MaviMelek
Hermes Kitap
"Hiçbir ses yakalayamaz beni / Dağlarda küskün, küçük / Bir ot parçasının yankısından başka." Doğa Çeşnicisi / Edip Cansever

[Öykü]"Parti" | Ziya Alpay

Parti | Sinan Çakmak

"ZAMAN BOŞLUKTA DURAMAZ"

"Biz
Aykırıya
Ayrıntıya
Ayrıksıya
Azınlığa tutkunuz."

"İnsanın insandan başka dayanağı yok. Yalnızlık bile başka insanların varlığı bilindikçe bir anlama kavuşuyor."
Edip Cansever

I.

Hep zamanımın çoktan dolduğuna inanarak yaşadım. Yani şimdiye kadar yaşamamalı ve çok önceki bir zamanda diğer tarafın saflarına katılmalıydım. Zaten 70-80 yaşlarına kadar yaşayan insanlar hep tuhafıma gitmiştir. Nasıl olup da dünyada bu kadar uzun süre durabildiler acaba diye düşünüp durmuşumdur. Ya hayat onlara bana davrandığından çok iyi davranmış ya da ben meseleleri gözümde fazla büyütmüştüm. Bilmiyorum. Neyin doğru neyin yanlış olduğunun analizini yapma yeteneğimi kaybettiğimden beri her şeye şaşırıyordum zaten. Bir gün zincir kopacaktı, ruhumu ve bedenimi saran, kıpırdamama dahi izin vermeyen düşünceler zinciri bir yerinden kopacaktı. Bunu biliyor ve o zaman gelmeden önce "zaman", "ruh", "ölüm" ve "Tanrı" denilen kavramların sırrını keşfetmek istiyordum. Sıradan bir keşmekeş içinde, sıradan işlerle ömrümü tüketmek bana çok sefil bir hayat olarak görünüyordu. Diğer insanların nasıl bu konular üzerinde fazla durmadıklarına da anlam veremiyordum. Benim ise hayatımın anlamıydı bu sorular. "Hayatı anlamlı kılmak" kilit cümle buydu işte zihnimdeki. Geçip giden hayatın monoton döngüsünün bir yerinde boşluğunu yakalayıp sırrını çözmek. Kendimi bilmek, kim olduğumu anlamak. Evet, biliyordum ki bu sorular çok zor, cevaplar ise çeşitli ve karmaşıktı. Tasavvufçulardan materyalistlere kadar düşünce renklerinden oluşan yelpazenin her sallanışında yüzüme çarpan havanın beni serinletmesini beklerken daha çok yanıyor ve bunalıyordum. Benim için başka bütün işler teferruattan ibaretti. Giyim kuşamdan para kazanmaya kadar. Bu yüzden diğer insanlarla olan münasebetlerimde çok sorunlar yaşadım. Bana hep tuhaf gözlerle baktılar. Onlara aldırmadım. Sonuçta bu benim hayatımdı. Yalnızca benim hayatım. Sonsuza dek yalnızlık diye de yorumlayabiliriz bunu. Çok defalar üzüldüm ağladım kendi halime. Ne yalan söyleyeyim umutsuzluk zehri damarlarımda yüksek dozda gezindi çoğu zaman. Ama bırakıp da gidemedim bu dünyadan. Yapamadım bunu.
Gördüğüm rüyalardan bahsetmek istiyorum biraz. Ateist bir arkadaşıma diyorum ki rüyamda; zaman boşlukta duramaz, mutlaka bir dayanağı olmalı. Bu dayanak ise Tanrı'dır. Bakalım buna ne diyeceksin? Bana cevap veremeden rüyam bitmişti. Uzun yıllar önce rahmetli olan babam gelip, dünyanın bir an için durduğunu ve sonra yeniden hareketine başladığını anlatmıştı.
Başka bir rüyamda ise, bir Tanrı'nın varlığına inanan fakat tüm dinleri reddeden bir arkadaşım okullardaki kara tahtanın üzerine Arapça yazılar yazmıştı ve bana okutuyordu. Orada Ahura Mazda'nın tek Tanrı olduğunu ve ondan önce de Ali'nin gerçek Tanrı olduğunu okumuştum. Nasıl ürperdiğimi anlatamam. Ben de ona dedim ki: Hani gelecekte, geçen yüzyıllarda Freud'un dediği gibi, artık insanlar dinin değil de bilimin kurallarına göre yaşacaklardı? Bana cevap vermemişti. Ya da vermişti de ben hatırlayamıyordum.
Ah Tanrım sorularım rüyalarda bile cevapsız kalıyordu.

II.

"Bir zamansızlığın bir zamansızlığa doğru içinde Yakup'un Yakup'a doğru içinde. Neredesin Yakup?"
Aklıma bazen Edip ustadan yarım yamalak hatırladığım dizeler geliyor, ben bu dizeleri söyledikçe sanki ruhum daha bir genişliyor, yaşadığım zaman parçasını değişik bir anlama dönüştürüyordu. Mutlu olduğum anlardı bunlar. Kendimi biraz iyi hissettiğim dakikalar… Gölgemi yakaladığımı sandığım zamansızlıklar. Ama gerçek öyle bir şeydi ki güneşli günde gölgesini yakalamaya çalışan bir deli gibi oluyordu insan. Yaklaştıkça uzaklaşan gölge: Gerçek.
Yağmurlu bir günde arkadaşlarımdan biri geldi. O hiç benim gibi değildi. Hayatın tadını çıkarmayı seven, daima neşeli ve canlı biriydi. Adı Umut'tu. Tabii yine beni her zamanki düşüncelerimde kaybolmuş bir şekilde bulmuştu.
"Napıyon oğlum bu saate kadar evde? Hadi gidiyoruz, Emellerde parti veriliyor. Biraz insan içine karışmalısın olum. Bu böyle gitmez, gitmez" dedi.
"Valla Umut, hiç keyfim yok. Sen git. Benim partiyle martiyle işim olmaz."
Aynen Oblomov'un Stolz'a verdiği cevapları veriyor onu başımdan savmaya çalışıyordum.
"Bir sürü boş laf dinleyeceğim orada. Yok Banu Hasan'la çıkmaya başlamış, yok Mustafa'nın yeni aldığı gömlek çok pahalıymış. İnan hiç beni ilgilendiren şeyler değil. Çok sıkılır kendimi içkiye veririm sonra beni taşıyarak eve getirmek zorunda kalırsın."
"Boş yere kapris yapıyorsun var ya. Sen kendini ne sanıyorsun ya! Sen de bizim gibi sıradan bir insansın işte. İçeceksin, dans edeceksin, eğleneceksin. Bunlara da ihtiyacın var. Kendini dışarı kapatmakla çok kötü yapıyorsun. Sonra psikiyatristleri dolaşmaya başlarsan hiç şaşırmayacağım."
Umut'un söyledikleri beni etkilemişti. Kendimi büyük görmenin ve içime kapanmamın sonu pskiyatrist koltuğunda oturup çocukluğumu anlatmaya başlamakla sonuçlanabilirdi.
"Tamam" dedim. "Ben de geliyorum ama çok sıkılır da gidersem bana engel olmayacaksın söz mü?"
"Tamam sen hele gel de gerisini düşünürüz."
Üzerimi giyindim. Siyah kot pantolonum ve siyah deri montumla bir metalci görünümü veriyordum. Gerçi metal müziği severim ama onlar gibi hayata bakmıyorum. Hem ayrıca siyah asil bir renkti benim için. Umutsuzluğumun rengiydi belki. Belki dünyada olduğum için yas tutuyordum. Neyse. Kime neydi ki. Benim tarzım da böyleydi işte.
Emellere vardığımızda daha erkendi. Sadece birkaç kişi gelmiş, koltuklarda oturuyor ellerinde birer bardak bira ile havadan sudan konuşuyorlardı.
Emel'le merhabalaştıktan sonra en köşelerdeki bir yerdeki koltuğa bıraktım kendimi. Umut da yanıma oturdu.
"Yani ben de olmasam o mezarda diri diri gömüleceksin de kimsenin haberi olmayacak. Dua et ki benim gibi bir arkadaşın var."
"Teşekkür ederim Umut. Sayende ben de kendimi yargılamaya başladım. Toplum içinde bir yer sahibi olmanın önemini kavramaya başladım diyebilirim."
"Şşşt sana bir sır vereceğim ama sakın kimseye söyleme. Seni buraya çağırmamı isteyen aslında Seçil'di. Seni çok merak ediyormuş. Seninle tanışmak istiyormuş. Gerçi o istemese de ben seni yine çağıracaktım. Ama fazla ısrar etmezdim. Anlıyor musun?"
"Hımmm, Seçil?"
Demek ki birileri beni merak ediyor benimle tanışmak istiyordu. Ne yalan söyleyeyim gururum okşanmıştı. Heyecanlanmaya başladım. Her gün iş yerinde beni gördüğü halde doğru dürüst bir selam bile vermeyen Seçil, beni tanımak istiyordu. Umut yanımdan kalktı, yeni gelenlerle selamlaşmaya başladı. Ben de kalkarak onun yanında yerimi aldım. Sonra tokalaşmalar, öpücükler vs…
Savaşı kaybetmiş bir komutan gibi geri çekilerek koltuğuma çöktüm. Bir bira istedim. Hemen getirdiler. Ben biramın dibini görmeye başlarken içerisi adam akıllı dolmuş konuşmalar gürültüye dönüşmüştü. Fakat hani Seçil? Seçil neredeydi… Onun üzerinde düşünmeye başladım. Sıradan bir kıza benziyordu; giyim tarzıyla, konuşmasıyla diğer kızlardan ayırıcı bir özelliği olduğunu söyleyemem. Beni merak etmesi ise gerçekten ilginç geliyordu şimdi bana. Derken kapı çalındı. Gelen Seçildi. Sanki ev sahibiymişim gibi kalktım yerimden, yanına gittim.
"Hoş geldiniz."
"Aa sen, sen de mi geldin? Hoş bulduk. Bu ne güzel sürpriz. Biz senin kitaplardan başını kaldırıp da etrafına bakacağını hiç ummuyorduk."
"Şey, doğrusu, Umut geldi. Yoksa benim partiden falan haberim yoktu. İlle de geleceksin deyince kıramadım ben de."
"Hımmm."
Beni orada bırakıp ilerledi ve diğerleriyle de selamlaştı, tokalaştı, öpüştü. Ben ise orada öylece pazarda kaybolmuş bir çocuk gibi ortada kalıverdim. Bir müddet ne yapacağımı bilemedim. Tekrar yanına mı gitsem yoksa bir koltuğa oturup ikinci biramı mı yudumlasam diye düşünürken yanımda Umut belirdi.
"Bak, işte seninki geldi."
"Evet, görüyorum ama hiç benimle ilgili görünmüyor."
"Bakma sen şimdi, içerisi kalabalık. Biraz tenhalaştığında yanına gelir. Muhabbet edersiniz."
"Peki." dedim ve koltuğuma döndüm. İkinci ve üçüncü biramı da bitirirken müzik setinde çalan Britney Spears parçalarıyla başım dönmeye başlamıştı. Kendimce hayaller kurmaya başladım: Birden içeriye polisler giriyor. Müziği susturuyor ve, "Yeni çıkan 18. maddenin 2789. fıkrasına göre Britney Spears'in parti ortamlarında çalınması yasak. Sadece Metallica ve Limp Bizkit gruplarının ve Türkçe olarak İsmail YK salağının ya da Hande Yener şıllığının çalınmasına izin veriliyor. Anlaşıldı mı?"
Herkes şaşkın gözlerle polislere bakıp "Tamam" diyor ve polisler çekip gidiyor."
"Birden müzik değişiyor Britney, Oğuz Yılmaz'dan "Bas bas paraları Leyla'ya" parçasını söylemeye başlıyor. Herkes önce garipsiyor sonra halay çekmeye başlıyor. Ben de halayın başına geçerek, "Teeey", "Teeeeyyy" diye bağırıyorum. Sonra da Britney'in söylediği Zuhal Olcay'ın "Ankara'da aşık olmak" parçası eşliğinde Seçil'le dans etmeye başlıyorum. Herkes de bizi izliyor, arada sırada alkışlıyor ve bağırıyorlar.
Salonun köşesinde duran su bardağının yere düşüp parçalanmasıyla bir büyü oluyor: "Ruh değişimi"… Herkes birbirinin bedeninde buluyor kendini. Erkekler kızların, kızlar da erkeklerin bedenine. Erkekler girdikleri kız bedenlerinin erojen yerlerini büyük bir zevkle okşarlarken, kızlar "Dur yapma" diyerek, çığlıklar atarak saldırıya geçiyorlar kendi bedenlerine. Böylece parti kavgaya dönüşüyor. Herkes farklı bir bedende partiyi terk ediyor.
Birden on sekizinci yüzyıldan bir tango çalmaya başlıyor. İnsanların üzerindeki kıyafetler de o çağa ait. Önce hiç kimse bunun farkına varmıyor. Bir müddet yapılan tangodan sonra Arap ezgileri eşliğinde kızlar birer dansöze dönüşüyor. Erkekler ise başlarında fesleri, ellerinde nargileleri ile onları izliyor. Parti bitip dışarıya çıktıklarında durumlarının farkına varıp bağrışarak sağa sola kaçışıyorlar. Üzerlerindekileri çıkarmaya çalışıyorlar fakat sanki derilerine zımba ile birleştirilmişçesine elbiselerinden kurtulamıyorlar.
Ben tam bu saçma sapan hayallerin içine dalıp gitmişken yanıma birisinin oturduğunu fark ettim. Başımı çevirdim. Seçil'di. Heyecanlandım birden. "Şey, nasılsın?" diye kekeleyerek konuştum. O da "İyiyim, sen neden bize katılmıyorsun? Ne güzel dans ediyoruz" dedi. "Ben dans etmeyi beceremem" dedim. "Zarar yok canım ayakta bir iki sallanırsın elini kolunu kaldırırsın işte sana dans. Ne olur yani."
"Evet" dedim, "Haklı olabilirsin. Ama hiç adetim değildir."
O sırada sanki içime bir ilham gelmişçesine " Ben gerçek sevgiyi arıyorum" dedim. Konumuzla hiç ilgisi olmadığı halde. O da şöyle bir baktı bana. Başını öne eğdi ve konuşmaya başladı:
"Her insan yalnız kendisini sever, yalnız kendisini anlar, yalnız kendisini arar, yalnız kendisi ile meşguldür. Ve diğerleri… Ondan başkası mutlak olarak ona yabancıdır. Yabancı… Bir başkasını tanıyıp sevdiğimizde farkında olmadan yine kendimize olan sevgimizi ortaya çıkarmış oluyoruz. Eline, arkadaşlarınla dostlarınla, sevgilinle vs birlikte çektirdiğin bir fotoğrafı aldığında yaptığın ilk iş nedir? Kendini aramak. Nasıl çıkmışım, nasıl görünüyorum diye bakmaktır. Ancak ondan sonra diğerlerine bakarız. Bu basit örnek dahi çok şeyi anlatıyor kanısındayım."
Bu sözleri ondan duymak beni çok şaşırtmıştı, diyecek bir kelime bulamadım. Neden sonra "Kalkalım mı?" dedim, "Balkona çıkar bir iki sigara yakar temiz hava alırız." O da "Peki" dedi.
Balkondaydık. Uzun bir süre sessizce sigaralarımızı içtik. İki kişinin birlikte olduğu durumlarda sessizlik beni hep tedirgin etmiştir. Bu durumdan kurtulmak için beynim sürekli çalışır, konuşacak bir şey bulmaya çalışır. Ve işte konuşacak bir şey buldum sonunda.
"Kitap okur musun? Mesela Türk Edebiyatından okur musun?"
"Evet okurum. Elimden geldiğince okudum. Tabii hepsini okumak mümkün değil."
"Hımmm, o zaman seninle iyi anlaşabiliriz gibime geliyor. Umut söyledi. Beni tanımak istemişsin. Doğru mu bu?"
"Evet, doğru. Umut da ne geveze ya. Ben öylesine gırgır olsun diye söylemiştim. Ciddiye almış demek beni."
O anda buz gibi bir su dökülmüştü sanki üstüme. Canım sıkıldı. Eminim Seçil de yalan söylüyordu. Anladım ki öyle bir şeyden hiç bahsedilmedi. Umut'un beni kandırmak için düzenlediği bir komploydu bu. Fena halde sinirlenmiştim.
"Demek beni tanımak istiyorsun. Ben her gün intiharını geciktiren Selim Işık'ım. Bir işte çalışıyor gibi görünen Aylak Adam'ım. Sürekli ilmeği boynunda, can çekişen Zebercet'im. Anlıyor musun? Ne ölüyüm ne sağ. Beni tanıdığına memnun oldun mu şimdi?"
Gözüme tuhaf ve çekingen bir şeklide baktıktan sonra mahçup bir edayla:
"Yani aslında yoksun. Yalnızca hayal kahramanlarının çeşitli parçalarından oluşan hayali birisisin." dedi. "Evet, yokum. Sizin gibi var olmaktansa, hep yok olmayı tercih etmişimdir."
Seçil bu son sözlerimi duyduktan sonra hemen ayrıldı yanımdan. Ben de bir sigara daha yakarak dumanın havada dağılışını izledim. Ne bileyim aslında akıllı birine benziyordu. Yok yere kızın kalbini kırdım diye yüreğim burkuldu. İçeriye girip bir bardak daha bira doldurmak için arkamı döndüğümde Seçil karşımdaydı. Hiç konuşmuyor öylece gözlerime bakıyordu. Sanırım sözleriyle değil de gözleriyle cevap vermeyi uygun bulmuştu. Sonunda dayanamadım:
"Niye bakıyorsun öyle?" diye, sordum.
Cevap vermedi. Sanırım beni yok olarak kabul ediyordu. Yanından geçip salona girdim. Bir bira alıp koltuğa oturup içmeye başladım. Umut kızların arasında konuşuyor gülüyor el hareketleriyle bütün neşesini etrafa yayıyordu. "Ahh!" dedim, kendi kendime, "Ben neden böyleyim?" Belki Seçil gerçekten beni tanımak istemişti. Baktım hâlâ balkonda durmuş uzak bir noktaya bakıyordu. Ya da bakmıyordu hiçbir şeye. Biramı bitirince yanına gittim. Tam yanında durup onun baktığı yeri tespit etmeye çalıştım. Seçil konuşmaya başladı:
"Onlar için hayat bir partidir biliyor musun? Gürültülü, içkili, şakalı, gülüşmeli, müzikli bir parti. Fakat benim için öyle değil. Aslında hep bu partinin dışında kalmayı istemişimdir. Ama nedense bir türlü beceremedim. Evet, balkona çıkmak partiden bir anlamda kaçmaktı. Bunu senden öğrendim. Bunun için sana teşekkür ederim. Sen o partidekiler için yoksun. Fakat benim için daima var olacaksın. Anlıyor musun?"
Gözlerim doldu, kalbim hızla çarpmaya başladı. "Anlıyorum. Daha başka bir şey söylemene gerek yok."
Ve sustuk birlikte. Dokuzuncu kattaki balkondan şehri izledik. Dışarıda yağmur devam ediyor, çatıların kiremitlerini dövüyordu. Çeşitli yerlerde su birikintileri oluşmuştu. Biz de içeriye baktık zaman zaman. Gökyüzüne baktık. Binalara ve ışıklarına, sokak lambalarına baktık. Biz sanki zamanı durdurmuşçasına hep oradaydık, hep oradaydık, hep oradaydık da sanki Yakup "Buradayım buradayım, beni mi çağırdınız? Buradayım" diye bağırıyordu. Ya da bana öyle geliyordu.

Sayı: 28, Yayın tarihi: 24/07/2008

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics