MaviMelek Edebiyat
Hermes Kitap
"İnsan bir kuyuya düştüğünde, itenin ne önemi vardır ki. Onu en çabuk şekilde dibe götüren, kendi ağırlığıdır." John Webster

[Öykü]"Barış Gök, Orada Bir Dünya Yok" | James Hakan Dedeoğlu

Barış Gök, Orada Bir Dünya Yok | Sadi Güran

"BU CAMLARIN ARKASINDAKİ YERLER
GERÇEK Mİ?.."

Barış Gök bu soruyu kendine ilk sorduğunda Ankara-İstanbul arasında bir yerlerdeydi. Bu iki şehir arasında mekik dokumasına sebep olan işine yeni başlamıştı ve üçüncü seyahatini gerçekleştirmekteydi. Hayatında gerçekleşmeyen birçok şey vardı ve nedense gerçekleşenler hep önemsiz olanlardı. Yine de bunların hesabını yaparak zihnini meşgul tutmayı sevmezdi. Sürekli kendisini heyecanlandıran konular için zihninin açık olması gerektiğini bilir, bunlar üzerine kafa yormayı severdi. Bu yüzden de hayatındaki şansızlıklar aklına her geldiğinde hemen bir gazete açıp üzerine kafa yoracağı bir konu arardı gözleri. Kısık, puslu ve bir Uzakdoğulununki kadar olmasa da çekik gözleri vardı.

Barış Gök, kendine bu soruyu ilk yönelttiğinde yolunda gitmeyen bir dizi hadiseyi hatırlamıştı. Bir süre onlarla boğuşmuş sonra onları savmak için bir gazete aramaya koyulmuştu. Almayı unuttuğunu fark edince yanındaki iyi giyimli yolcudan istedi. Yanlış bir istekti bu; zira kendisinde de gazete olmadığını, kendisinin de çok gazete okumak istediğini ancak bir dizi inanılmaz olay yüzünden otobüse son anda bindiğini ve gazete alamadığını anlatmaya başladığında Barış, tekrar canını sıkan bir dizi hadiseyi hatırlamaya döndü. Zihnini dağıtacak bir şey bulamadığı bu gibi durumlardan rahatsız olur, düşünceler onu boğazından yakalar yer kabuğunun içlerine doğru çekerdi. Kendini savunmasız ve zayıf hisseder, herkesin onu ezmek için ağlar ördüğüne emin, ölümünü beklerdi.

Yanındaki adamın bir yere varmayan konuşmalarından kendi iyiliği için kurtulması gerektiğini biliyordu, bu yüzden adamın anlattıklarını umursamadan camdan dışarı bakmaya başladı. Otoban kenarında derme çatma bir iki yapı dışında hiçbir yapı göremedi. Ama yeşil yükseklikleri ve onları kaplayan ormanlıkları kestirdi gözüne. Orada olmayı düşledi o an. Otobüsü durdurup, inmeyi ve ağaçların arasına gidip, içinde ilginç konuların olacağı bir gazeteyle uzanmayı düşledi. İşte o zaman "Bu camların arkasındaki yerler gerçek mi?.." diye düşündü. "Bu yerler gerçekten var mı ki? Oralara ulaşmak imkânsız, sadece iki şehir arasında dokunamadığım, gözlerimin önünden geçen yerler buralar…" Aklını meşgul edecek konuyu bulmuştu. Yanındaki adam döndü:
"Pardon, sizce şu gördüğünüz yerler gerçek mi?" Adam yorum yapmaktan kaçınır gibiydi.
"Size soruyorum, sizce bu yerler gerçekten var mı?"
"Vardır herhalde görüyoruz ya…"
"Görüyoruz ama neden orda olamıyoruz?"
"Bilmem. Niye orda olalım ki? Orada işimiz ne?"
"Neden orda hiç işimiz olmuyor peki?"
"Ne bileyim…"

Barış cevap peşinde değildi. Tam tersi, sorduğu sorunun cevabını almak değil, cevapsızlığına tanık olmak istiyordu.

Ve yol boyunca aklını meşgul edecek, talihsiz olayları unutturacak meşguliyetini buldu. Ankara'ya varana kadar camın ardından gördüğü yerleri dikkatlice inceledi. Kıvrımlarını ayaklarıyla basarak hissetmek isteyeceği yer şekilleri, kızlarına sarkmak isteyeceği kasabalar, üzerinden orduların akın ettiği tepeler gördü. Neden ulaşılmaz olduklarını, neden hep otobüsün içinde olan kişinin kendisi olduğunu düşündü. Bir turist olduğunu düşündü, camekan arkasına sıkıştırılmış bilinmeyen bir dünyayı izleyen bir turist. Ankara'ya vardıktan sonra da iki gün boyunca bu düşünceyi aklından atmadı.

Dönüş yolundaysa yanına gazete almadı ve pür dikkat yolu izledi. Gördüğü tüm yerleşim yerlerini inceledi, tabelalardaki isimleri bir bir ezberine indirmeye çalıştı. Ama içinde büyüyen meraka engel olamadı. Sanki bilinmeyen koca bir yasak vardı; "yolcular yol kenarındaki dünyaya adım atamazlar!" Kendisi dışında neredeyse tüm otobüsün de aynı şüphe ve merakla dışarıyı izlediğini fark ettiğinde izini sürmekte olduğu gizemin gerçekliğine biraz daha inanmaya başladı. Ama inanmak Barış için yeterli değildi. O bilmek istiyordu.

Barış Gök aynı düşünceler, şüpheler ve meraklarla birlikte üst üste dört gidiş geliş daha gerçekleştirdi Ankara-İstanbul arası. Artık yol üstündeki neredeyse tüm kasabaları, münzevi evleri, ayrıksı ağaç öbeklerini, tepe kıvrımlarını biliyordu. Düşüncelerine iyice saplanmaya ve kanaat getirmeye başlamıştı; "oradaki dünyaya adım atmamız yasak ya da en tuhaf ihtimalle oradaki dünya biz yolcuların sıkılmaması için tasarlanmış yapay bir dünya." Her ihtimalde de keşfedilmesi gerekilen bir sır vardı. Tehlikeli ya da tehlikesiz bunu gün ışığına çıkarma işi Barış Gök'e kalmıştı.

Yolları daha iyi gözleyebilmek ve gözden bir şey kaçırmamak için gece yolculuk yapmamaya başladı. Elindeki kâğıda gördüğü yerler hakkında notlar alıyor, aklına gelen düşünceleri hızla yazıyordu. Her yolculukta dışarıdaki dünyanın gerçekliği üzerine şüpheleri giderek artıyor ama bu konudan kimseye bahsedecek cesareti bulamıyordu kendinde. Fikrin beynine çarpmasından iki ay sonra bir arkadaşına düşüncelerini iletmeye karar verdi.

"Daha önce otobüsle gittiğin güzergâhtan sapıp yol üstende herhangi bir yere gittin mi?"
"Yo, niye gideyim ki?"
"Bilmem. Misal, otobüste giderken gördüğün bir köy çok hoşuna gitti. Otobüsten inip oraya gitmek istedin. Yapar mıydın böyle bir şey?"
"Bilmem hiç düşünmedim. Yani uzaktan gözüme kestirdiğim yerler oluyor. Orda olmayı dilediğim de oluyor ama…"
"Ama orada olamıyorsun. Çünkü mutlaka olman gereken, varman gereken bir yer var."
"E doğru… Ne demek istiyorsun oğlum?"
"Demek istiyorum ki otobüsten atlayıp gördüğüm bir yere gitmek istiyorum. Ama gidemiyorum. Ve giden kimseyi de görmedim bugüne kadar. Haftalardır yolları gözlüyorum. Arabalar, otobüsler, kamyonlar otobanda tıkırında gidiyorlar. Ama sadece otobanda… ve dahası içindeki insanlar..."
"Yani…"
"Boş ver."

Barış Gök, İstanbul'a dönüş yolunda verilen bir molada, derme çatma tesisin mermer verandasında çayını yudumlayıp otobanının karşı tarafındaki araziye bakarken, hızla yerinden fırladı. Gündüzün sıcak, akşamların serin olduğu bir dönemdi ve güneş batmak üzereydi. Rüzgârın ona açtığı koridordan ilerleyerek tesisin arkasında uzanan, ne meyve verdiğini bilmediği ağaçların tarlasına yöneldi. Tarlanın sınırında bir süre durakladıktan sonra ağır ağır yaş toprakta adım atmaya başladı. Uzun zamandır varlığından şüphe ettiği dünyaya doğru varlığından hiç şüphe etmediği ayakkabılarıyla yürüyordu. Dizginleyemediği heyecanı dizlerinden başlayarak onu sarsmaya koyulduğunda meyve ağaçlarının altından geçmekteydi… ama fazla ilerleyemedi. Tarlanın sahibi olduğunu düşündüğü adamla göz göze geldiğinde, sessizlik yerini sözlere bırakamadan tesisten yükselen anonsu duydu. Paslanmış vidalarla elektrik direğine biçimsizce tutturulmuş eski megafondan Ankara otobüsü için yapılan son çağrı birkaç kez boş arazide süzüldü; Barış Gök'ü umutsuz ve çaresiz bırakarak. Kendini meyve ağaçlarının altına gömmek istediği birkaç saniyelik hasarlı zamanın ardından koşar adımlarla otobüsüne geri döndü. Yarın sabaha Ankara'da olması gerektiğini biliyordu.

Adını unuttuğu bir kıza, çocukluğunu anımsatan bir sıcaklıkla çırılçıplak sarıldığı bir sabah, güneşin ağaçların arasından kes yapıştır oynadığı günlerde, kendisine hazırladığı çayın neden demleme değil de poşet olduğuna saydırdığı zamanların hemen ardından ve tabii ki de şehirlerarası otobüste giderken bu hadiseyi birçok kez düşündü Barış.

Yeni bir aşk ve kafa yoracak birkaç hadiseyle bu düşüncelerinden sıyrılmaya başladığını hissettiği bir gün ulaşılamayan topraklara olan şüphesi ve merakı yurtdışından dönen bir arkadaşının anlattıklarıyla yeniden gündemine yerleşti.

"Uçak Berlin'den havalandıktan beş dakika sonra camdan aşağı baktım. Aslında çok korkuyordum bakmaya, çünkü uçaktayken tuhaf bir huzursuzluk kaplıyor içimi. Gözlerimi kapayıp kendimi birilerinin kucağında düşlediğim zaman sorun yok ama ufak bir zerre, küçük bir tıkırtı bile bana topraktan yüzlerce metre yukarda olduğumu hatırlatıyor ve sadece bir askıda asılı durduğumu hissediyorum. Sanki gözlerimi kapalı tutup yeterince yoğunlaşırsam uçağı havada tutabilecekmişim gibi geliyor; ama sonunda bu fikirden yoruluyorum ve uçağın düşüp düşmemesi bile umrumda olmuyor… Neyse, bir sebepten, hangi sebepten hatırlamıyorum, camdan dışarı baktım ve şehrin sınırlarının bittiği yerde muhteşem bir diyarın başladığını gördüm. Şehir sanki bir surun ardında gizlenmiş gibi bir anda bitiyor ve hemen ardında birilerinin elle yapmış olması muhtemel olan yeşil bir bütünlük başlıyor ve bütünlüğü bozan hiçbir şey yok. Orada olmak istedim, ama bunun söz konusu bile olmayacağını biliyordum. Asla orada olamam ve asla oraya gidemem… Ne kadar acı değil mi? O güzelliği görüp de gidememek, varlığından haberdar olup da onunla tanışamamak. O çok korktuğum uçağın içinde olmasaydım oranın varlığından haberdar bile olamayacaktım aslında. Sanki kendimi iyi hissetmem için oraya yerleştirilmiş bir resim gibiydi, sadece seyretmek ve takdir etmek için…"
"Seni çok iyi anlıyorum ama neden asla orada olamayacağını ya da olamayacağımızı anlayamıyorum. Bunun bir sebebi olmalı…"
"Bilmem ki, vardır herhalde…"
"Ya yoksa?"

Barış Gök artık şunu biliyordu; herkes yeryüzünde, şehirler arasında uzanan diyarların ve onun ulaşılmazlığının sessizce farkındaydı, ama bunu fısıldamak yasaktı ve bu insanların ormana gidip avlanmayı bırakmalardan beri süregelen bir anlaşmaydı. Sınırlar çizilmişti ve herkes buna ses çıkarmadan itaat ediyordu. Çünkü artık herkesin bulunması gereken bir yer vardı. Yolculuklar sadece bir noktadan başka bir noktayaydı, arada kalan mesafelerin, yerlerin bir önemi yoktu. Nerde olduğunun bilinmesi gerekiyordu, haritanda işaretlenmemiş bir yerde bulunmana izin yoktu. Zaten en baştan hep öyle öğretilmemiş miydi? X kentinden çıkan bir yolcu Y kentine saatte 80 km hızla kaç saatte varır ? Ya o yolcu Y kentine varmak yerine yoldan sapıp XTRS134SEFFY noktasına uğramak istiyorsa?

Barış Gök haritasında işaretlenmemiş herhangi bir noktaya varmanın yeminiyle kendisini son kez Ankara'ya götüreceğine inandığı otobüsüne binmek üzere evinden çıktı. Merdivenlerden inerken apartmanındaki tüm komşuların eski ahşap kapılarını değiştirerek yerlerine dört anahtarlı, özel zincir sistemli çelik kapılardan taktırdığını fark etti ve kendi kapısının tekinsiz sesini hatırladı. Döndüğü zaman kapısını değiştirmesi gerektiğine dair bir not atmaya kalktı zihnine. Sonra bu notun geri dönmesi için kendi yarattığı bir bahaneden ibaret olduğunu düşündü ve onu geldiği yere geri gönderdi.

Öğleden sonra otobüse atladığında artık yanına gazete almadığını ve ne zaman aklı, canını sıkan hadiselere takılsa gazete sayfalarını karıştırarak kafa yoracak bir konu aradığı zamanları geride bıraktığını anladı. Keyfinin bozuk olup yanına gazete almadığına küfrettiği ve camın öte tarafındaki dünyayı ayrımsadığı günü hatırladı… Çok yol kat etmişti beyninin içinde ve şimdi buna bir nokta koymanın vakti gelmişti.

Büyük bir sabırla apartmanların gecekondulara, gecekonduların fabrikalara, fabrikaların boş arazilere, insanların ağaçlara dönüşmesini izledi. Eski nişanlısının bir doğum gününde kendisine hediye ettiği pahalı saate baktı bir süre. Nedense sahte olabileceğine dair derin bir şüphe vardı hep içinde, ama o akşam her zamankinden daha sahte gözüküyordu. Saati çıkardı ve usulca oturduğu koltuğun arasına sıkıştırdı. Bir süre saati bulacak kişinin neler düşüneceğini hayal etti. Şehirden yeteri kadar uzaklaştığına kanaat getirdiğindeyse artık saati unutmuştu. Yanında oturan kadını rahatsız etmemeye çalışarak yerinden kalktı ve ağır adımlarla şoföre yöneldi. Dikiz aynasından kendisine bakan şoförün gözlerinden bakışlarını ayırmadan yanına yaklaştı.

"Burada inmem gerekiyor."
"Burada mı?"
"Evet şurda ilerde…"
"Ankara yolcusu değil misiniz? Biletinizde öyle demiyor muydu? Bir şey mi oldu yoksa?"
"Hayır hiçbir şey olmadı, sadece inmem gerek…"
"Bunu iyice düşündünüz mü?"
"Neyi?"
"İnmek isteyip istemediğinizi?"
"Aylardır düşünüyorum… şimdi lütfen beni indirir misin?"
"Bundan gerçekten emin olup olmadığını bilmek istedim…"

Barış Gök'ün daha fazla sorguya zamanı yoktu. Birkaç dakikaya inmezse Ankara'ya kadar koltuğundan kalkamayacağını biliyordu. Ama şoför tedirgindi ve her sorunun sonunda Barış Gök'ün gözlerinin içine bakıyordu ve gözlerinin içi titriyordu.

"Eminim... Beni burada, şimdi indir yoksa otobüsü kendim durdururum".
"Peki…"

Otobüsün kapılarının açılmasıyla birlikte Barış Gök basamaklardan atlayarak boş araziye doğru koşmaya başladı. Hiç durmadan, bir süre sonra yokuş olan arazide koşmaya devam etti. Yarım saat, belki de bir saat koştu, topraktaki engebelere takılıp birkaç kere düşmesi durdurmadı onu. Daha da ileri koşabilmek adına, biraz nefes almak için duraksadığında birkaç kilometre ilerdeki evleri seçebildi ve koşmaya devam etti ve koşarken ağlıyor olmayı diledi. Fonda ise yüz binlerce yaylının çaldığı bir zafer marşının dönüyor olmasını istedi. Ama ne zafer marşı vardı ne de sevinç gözyaşları. Sadece yorulan bacakları, kesilen nefesinin hırıltılı sesi ve yaklaşmakta olduğu evler vardı.

Toprak yola ayak bastığında ölmüş olmayı dileyecek kadar yorulmuştu. Ceketini üstünden çıkartarak yol kenarına fırlattı. Güneş batmak üzereydi ve havada 80'lerden kalma cılız bir rüzgâr vardı. Yol boyunca dağınık olarak dizilmiş evlerin arasından geçerken içlerinin boş olduğunu fark etti. Hiçbirinde bir yaşam belirtisi yoktu; perdeler örtülmüş kapılar kapalıydı. Başıboş dolaşan köpeklere bir şey sormak için yeltendi ama oralı olmadılar. Kasabının çıkışına doğru ilerleyen yolun sonuna kadar yürümeye devam etti. Toprak yolun sonunda çıkmış olduğu uzun yokuşa tepeden bakan bir ev olduğunu seçebildi. Işıkları yanıyordu ve kapısı açıktı. Adımlarını hızlandırarak eve yöneldi, açık kapıdan içeri tereddütsüz girdi. Özenle yerleştirilmiş ahşap mobilyaların arasından, onlardan destek alarak yürümeye çalıştı. Evin arka tarafından sesler geldiğini duyabiliyordu şimdi. Arka verandaya açılan kapıyı açtığında neredeyse on metrelik bir masa etrafında yaklaşık 30 kişinin büyük bir ziyafete başlamak üzere oturduğunu gördü.

"Hoş geldin."
"Hoş bulduk."
"Hadi kendine bir koltuk çek. Biz de seni bekliyorduk başlamak için. Yokuştan yukarı koşuşunu izledik hep beraber. Çok yorulmuş olmalısın. İkinci düşüşünden sonra hiçbirimiz senin kalkacağını tahmin etmiyorduk açıkçası, ama azimli adammışsın doğrusu. Bugüne kadar kimsenin o dik yokuşu öylesine bir deparla çıktığını görmedim. Haydi, haydi otur ve kendine bir tabak al."
"Peki…"

Konuşan adam ellilerinde, beyaz gür sakallı, şehirli aksanlı, masanın başucunda oturan, Barış Gök'ün tabiriyle bir beyefendiydi. Barış Gök teklif üzerine masaya oturdu, hemen önünde parlayan karpuza çatalını batırdı. Bir süre hiç ağzını açmadan önündeki yemeklere dadandı ve çevresinde konuşulanlara kulak kabartmaya çalıştı. Etrafındaki suratları bir bir inceliyor, göz göze geldikleriyle kaçamak mimiklerle selamlaşıyordu. Mutlu olup olmadığının farkında değildi; yorgundu ve başı ağrıyordu. Çevresindeki her yaştan insana sorular sormak, ne olup bittiğini çözmek isteyebilirdi ama olup bitenlerin olağanlığı karşısında soru sormasına gerek yoktu. Arkasına yaslandı ve yemeğin tadını çıkarttı. Sağından ve solundan gelen beylik sorulara cevap verdi; birçoğu gerçekti, kimileriniyse olmuş olmalarını dilediği gibi cevapladı.

Masayı sessizlik içinde bırakan tek bir soru dışında: "Neden geldin buraya?" Ama soru sorma sırası ona ne zaman gelse susmayı yeğledi. Başını kaşıdı, önüne baktı, öksürdü, gözlerini ovuşturdu ama soru soramadı. Ziyafet bittiğinde masanın toplanmasına yardım etti, etrafta dönen esprilere bıyık altından gülümseyerek ayak uydurmaya çalıştı.

Yemekten sonra verandada süren kasabanın günlük sorunlarıyla ilgili konuşmaları canı sıkılarak dinledi. Misafirler yavaş yavaş evden ayrılmaya başladıklarında beyefendi olarak nitelendirdiği adam ona geceyi geçireceği misafir odasına götürdü. Ahşap duvarları ve odayı neredeyse tamamen kaplayan iki kişilik dev yatağıyla şirin bir odaydı. Adama teşekkür edip kendini yorganların altına bıraktı.

Sabah odanın ahşap duvarlarından içeri sızan soğuk havayla uyandı. Henüz erken saatlerdi ve güneş yeryüzünü aydınlatma işine yeni koyulmuştu. Boş evin içerisinde sessiz adımlarla yürümeye çalıştı. Duvarları boydan boya çevreleyen raflarda boşluk bırakmadan yerlerini almış olan kitapları isimlerine bakmaksızın gözden geçirdi. Sabah soğuğuyla nemlenen verandaya çıkarak üzerindeki mahmurluğu atmaya çalışıyormuş gibi gözüken geniş araziye izlemeye koyuldu. Gözlerinin önüne serilen her şey ona dün gecenin gerçekliğini ispatlamak için bir yarış içerisindeydi. Ama Barış Gök'ün aklında akıp durmakta olan düşüncelerle yarış edecek gücü yoktu. Kendisine biçilen haritanın dışına çıkmıştı ve burada da nefes alabiliyordu. Etrafındaki her şey en az iki gün önceki kadar gerçekti. Bir fark beklemişti; bir zafer marşı, bir renk takası, cesareti için bir ödül, keşfi için bir kucak dolusu öpücük… Hayal kırıklığı değildi yaşadığı, bunu sonradan birçok kez kendisine de saygınlıkla itiraf edecekti. "Şaşkınlık" diyecekti bir içki masasında, kendisini pür dikkat dinleyen arkadaşına "saf, batıl bir şaşkınlık ve gerçeklik, başka bir şey değil." Otobüste gidip gelişlerini, şüphelerini anımsadı… İlerideki otobandan defalarca geçtiğini, buraları birçok kez uzaktan süzdüğünü hatırladı. Hayatının geri kalanını burada, otobanda gidip gelen hayaletini izleyerek geçirebilirdi. Bunu isteyebilirdi, gereken adımı atmıştı. Sonra kapısını, def ettiği notu hatırladı. Kapısının gıcırdısını duydu.

Birkaç dakika sonra Barış Gök otoban kenarındaydı. Kendisini, yeni bir kapı almak için İstanbul'a götürecek arabanının en kısa zamanda durmasını umut ederek baş parmağını boş yola doğru kaldırdı.

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics