MaviMelek
"Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. Bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor anlıyor musun?" - Tehlikeli Oyunlar / Oğuz Atay

[Deneme]"Sönmüş Bir Yıldızın Parıltıları" | Levent Açlan

Oğuz Atay

"IŞIĞI HÂLÂ BİZİ AYDINLATAN ÖLÜMSÜZLÜĞÜN YAZARINA!"

Yeni doğanın, kulağına fısıldayacak neyimiz var
Vakitsiz gidenin ardından, dökecek neyimiz var?
Haydar Ergülen

Üniversite yıllarında tanışmıştım Oğuz Atay metinleriyle. Dillere pelesenk olmuş ve adeta bir “KUTSAL KİTAP” misali kulaktan kulağa dolanan, TUTUNAMAYANLAR'ı ilk okuduğumda doğrusu çok da bir şey anlamamış ve yıllar sonra tekrar okumak ihtiyacı duymuştum.

Bu yazıyı hazırlamak için giriştiğim okuma serüvenimde birçok sürpriz ile karşılaştım ancak bir şey fark ettim ki, Oğuz Atay metinlerinin en zor ve kapalı olanı Tutunamayanlar'dı ve onu anlamak için hem insani duyarlılıkların hem de kültürel birikimin ortalama olması kesinlikle yeterli değildi. Zaten Oğuz Atay da bir söyleşisinde bunu açıkça dile getirir:
Ülkemizde okur sayısı oldukça düşük. Büyük kalabalıklarla bağ kurduğu sanılan romanların bile aydınların dışında bir okuyucu kitlesi bulduğunu sanmıyorum. Üstelik aydınlar bir de kendileri hakkında yazılanları okumak zorunda. Bu bakımdan benim gibi yeni yazmaya başlayan birini arayıp bulmak ve alıp okumak zahmetinin üstesinden gelmiş okuyucuların, ilk bakışta yorucu görünen sayfalar arasında güçlük çekmeyeceğine güveniyorum. Okuryazarı az olan ülkemizde bile, okuyucular böyle bir kitap yayımlandığını haber alırlarsa, birçok yazarımızın aklından bile geçiremeyecekleri bir yetenekle daha neler neler okuyabileceklerine inanıyorum. Okuyucuyu yeteneksiz sayarak, yazmak istediklerini sadeleştirme çabasına girişenlerin de neden oturup yazdıklarını anlamıyorum.(Pakize Kutlu, “Oğuz Atay ile Konuşma”, Yeni Ortam, 30.09.1972)

Oğuz AtayHangi insan'ı yazıyordu Oğuz Atay?

Bugün Oğuz Atay, kitapları onlarca baskı yapmış, üzerine yüzlerce inceleme ve makale yazılmış bir yazar. Nasıl oluyordu da yaşarken ödül almış olmasına rağmen, ne yeterli ilgiyi görebilmiş ne de kendi yaşadığı dönemin (aydın/entelektüel) çevrelerince kâfi derecede anlaşılabilmişti?

Yazarın yalnız kalmışlığına ilişkin bir röportajında şöyle diyor Murathan Mungan:
“Yazdığımız mektubu bir şişeyle edebiyat okyanusuna atıyoruz. O mektup birinin eline geçse bile her zaman doğru okunmuyor.” (Söyleşi: Sema Aslan, Radikal Kitap Eki, 19 Ekim 2007)

Peki, neydi Oğuz Atay'ın derdi? Ömrünün son yedi yılında, çektiği onca ruhsal ve fiziksel sıkıntıya rağmen, neydi Atay'a iki bin sayfayı aşkın bir külliyat yazdırtan? Atay, bir röportajında şöyle açıklıyor bu durumu:
Tutunamayanlar ile ne yapmak, neyi vermek istediniz?”
Tutunamayanlar ile çok basit bir iş yapmak istedim: İnsanı anlatmayı düşündüm.” (Pakize Kutlu, “Oğuz Atay ile Konuşma”, Yeni Ortam, 30.09.1972)

Bu noktada şu soru gelebilir akıllara ve gelmesi de son derece olağandır: Hangi insan'ı yazıyordu Oğuz Atay? Onun kitaplarında karşımıza çıkan karakterleri şöyle bir anımsarsak durum aydınlığa kavuşur sanırım.

Tutunamayanlar'ın Turgut Özben'i ve Selim Işık'ı, Tehlikeli Oyunlar 'ın Hikmet Benol'u ve Albay Hüsamettin'i, Oyunlarla Yaşayanlar'ın Coşkun Ermiş'i ve Eylembilim'in Server Gözbudak'ı.

Tehlikeli Oyunlar | Oğuz Atayİlk bakışta neredeyse hiç sorunu olmayan, törensel durumların saygı duyulan ve varlıklarıyla bu törensi oyuna sahicilik katan ve bu yüzden de kurtlar sofrasının kazananı ve ulaştıkları mertebenin hak edenleridir bu insanlar. (Ama görünüştedir bu ve görünüş nereden ve nasıl baktığınızla değişebilir.)
Peki, ne olur da bu rahat yaşantıyı ve küçük burjuva dünyalarını değiştirme çabasına girer bu kişiler? Her şeyden önce, Oğuz Atay insan denilen varlığın nasıl bir menem olduğunu hissetmiştir. Evet evet, insan bir melek olmak için önce tüm şeytani yollara girmek zorundadır, aksi zaten Selim Işık ve Hikmet Benol gibilerin yaşaması demektir ki, bu da iki başyapıtın, yani Tutunamayanlar ve onun ardılı kabul edilen Tehlikeli Oyunlar'ın bugün okuyucu karşısında olmamaları anlamına gelirdi. Nasıl ki Rodin, her eserinin aslında o taş bloğun içinde olduğunu ama onu oradan çıkartmak için yontmak gerektiğini söylüyorsa, insanın öyle basit bir varlık olmadığını, adeta bir mıknatıs gibi üzerine olumlu/olumsuz birçok özelliği çektiğini ve bu fazlalıklarından arınmadan yaşamanın, mümkün olamayacağını anlatmaya çalışır Oğuz Atay da.

Bir röportajında Ece Ayhan da insana ve onun karmaşıklığına yönelik şu sözleri söyler:
“Keşke her şey; nesneler ve insanlar… bu gezegende o denli yalın olabilseydi olsaydı. Şiir de olmazdı! Düşünce de!”

“Uyuttular alkışladık, Uyandırdılar alkışladık.” Disconnectus Erectus

Bugün Oğuz Atay'ı kaybedeli 35 yıla yaklaşırken şu soruyu sormadan edemiyor insan: Seni ne kadar anlıyoruzdur acaba Oğuz Abi?
Bir Bilim Adamının Romanı | Oğuz AtayYalnızlaşan insan tapınmak için alışveriş merkezlerine koşuyor. Kitaplar ise raflarda en afili yerlerde öylece ve anlaşılmaz bir gülümsemeyle, insanların ta gözlerine bakıyor ve susuyor. Düşünüyorum, umudun olmasa nasıl yazılırdı onca kitap. Peki ya yazmana neden olan olaylar ve durumları nasıl açıklayabiliriz? Acaba Romain Rolland'ın formüle ettiği biçimiyle, “düşünmeye dayanan bir kötümserlik, iradeye dayanan bir iyimserlik” miydi sana bu çelişik durumda dayanma gücü veren?

Gece olup gözlerimizi uzak bir ufka doğru çevirdiğimizde, gerek ışığı gerek şekliyle bizi kendine çeker o yıldız. Oysa söneli belki de milyonlarca yıl geçmiştir ve biz, eksik ve sınırlı varlık insan! Buna rağmen o yıldızı görebildiğimizi düşünür ve hatta bununla da yetinmeyiz. Yaptığımız onca araç gereç ile bu algımızı daha da derinleştirmek için, yanımızda duran insanın gözlerine bakmak yerine, çok ama çok uzaklara çeviririz gözlerimizi.

Brecht olsa belki şunu sorardı: Peki, o yıldızı görmenin yararı nedir? Evet, sevgili yazar Oğuz Atay, bu soruya her okurun cevabı farklı olabilir, benim yanıtım ise şu: Bir toplum kaybedenleri göre göre, neden kaybetmediğini görebilir!

Yıldız Ecevit Oğuz Atay'ın eserlerinde bolca otobiyografik unsur olduğunu söyler ve yazar açısından, hem çok verimli hem de bir o kadar mayın tarlası durumundaki bu kaynağı işlemesindeki mahareti şu sözleriyle aktarır:
“Atay'ın yazar olarak dehasının görünüm kazandığı noktalardan biri de bu. Atay, yazarın elindeki malzemelerden en tehlikelisini: otobiyografiyi öylesine incelikli bir biçimde estetize ediyor ki, o artık metin denilen organik dokunun bölünmez bir parçası oluyor. Motif düzleminde ise Atay'ın yaşamının bir parçası olmaktan çıkıyor, genel bir insanlık durumunun yansımasına dönüşüyor.” (Cumhuriyet Kitap, 07.07.2005)

KafkaDemiryolu Hikâyecileri'ne dair:

Oğuz Atay bu öyküsünü ölümünden kısa bir süre önce tamamlar ve Türk Dili dergisine gönderir. Öyküde, bir tren istasyonu ve bu istasyonda yaşayan ve çalışan insanlar bulunur. Yiyecek satan ve halkı temsil eden kişilerin yanı sıra, bir de devleti ve Atay'ın da içine işlemiş olan bir gücü sembolize eden istasyon şefi yer alır. (Şef, açıkça genç Yahudi Kafka'nın vücut bulmuş halidir.) Gelen geçen trenlerdeki yolculara hikâye satmaya çalışan üç yazar ve bunların çevreleriyle olan ilişkisi ve sonunda yalnız kalan yazarın, okuyucusunun nerede olduğunu soran bir final ile öykü tamamlanır.

Oğuz Atay bu öykü ile kırgınlığını açıkça dile getirir. Ancak belki de onun oyun ile olan sıkı bağı ve sitemle bile olsa soru sorması, içinde derinlerde hâlâ bir anlaşılma umuduna işaret eder sanki.

Nasıl okumalı?

İlk okuduğum zaman Tutunamayanlar'dan aklımda kalan birkaç şey vardı yalnızca. Aksaraylı Dıragut ve Selim'in ölümünden sonra pusulası kırılmış bir gemi gibi ortalıkta dolanır görünen ama bir çıkış arayan Turgut'un gelgitleri.
Şimdiyse, yani on yıl sonra yeniden Oğuz Atay külliyatını yeni bitirmişken edindiğim izlenim şu oldu: Oğuz Atay artık bir markalaştırılma sürecine çekiliyor ve Tutunamayanlar adeta bir mit ambalajına sarılarak, ne yazık ki edebiyatın metalaştırıldığı bir zamana doğru ilerliyor.

Oysa bu sorun bir tarafa, onun Eylembilim, Oyunlarla Yaşayanlar ve Bir Bilim Adamının Romanı kitaplarından başlanırsa ve Günlükler'i ile ardından öyküleri okunacak olursa inanıyorum ki Tehlikeli Oyunlar ile Tutunamayanlar, ilk yüz sayfası bitmeden elden bırakılan kitaplar olmaktan çıkıp yazarının hak ettiği ilgi ve anlaşılırlığa kavuşacaktır.

Oğuz AtaySonuç:

Yazdığı dönem Oğuz Atay'ın temelde öz bakımından görünürdeyse biçim açısından, anlaşılması bir yana, neredeyse görmezden gelinmesine neden olmuş ve bu ayrışma yazarın da, aydın/entelektüel/münevver çevre ile arasında tamiri imkânsız bir kopuşa neden olmuştur. Belki de bu nedenledir ki oyun ile haşır neşir olan Atay, ileriye bakmaktansa kavgasını içten içe sürdürdüğü “baba” imgesiyle, 1974 yılında günlüğüne babası için yazdığı mektupta uzlaşır. Evet, babasının ve kendinin hayata ve sanata bakışları taban tavana zıttır ancak Oğuz Atay, babası üzerinden tercihini yapar. Atay, Cumhuriyet dönemi aydınını, yaşadığı zamanın aydın/entelektüellerine tercih eder.*

Döneminin yazarlarından olan Yusuf Atılgan ve Sevim Burak ile de aşağı yukarı benzer bir kaderi paylaşmasına karşın, ironik bir şekilde Tutunamayanlar bir araya gelmeyi ne yazık ki becerememişlerdir. Gerçi Atay, Atılgan'a romanını göndermişse de, Atılgan sonradan yazdığı üzere, bu değerli kitabın zaten yeterince övgü aldığını düşünerek, bir yanıt vermeyi gerekli görmez. Bu durumun da Oğuz Atay'ın ileriye/geriye ikilemindeki tercihinde etkili olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

Ömer Hayyam'ın şu dörtlüğü geldi aklıma ve selam ediyorum o çok uzakta sönmüş ama ışığı hâlâ bizi aydınlatan ölümsüzlüğün yazarına! Çünkü insan var oldukça ölümsüzlük ancak bir yazar için mümkündür.

“Bilgenin yüreğinde her dilek,
Anka kuşu gibi gizli gerek.
Damla nasıl inci olur denizde:
Sedefler içinde gizlenerek.”

levent@mavimelek.com

* Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken, "Babama Mektup", İletişim Yayınları, 26. Baskı 2008, s. 171

~~~
Sayı: 44, Yayın tarihi: 29/01/2010

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics