MaviMelek
Hermes Kitap
"Biz, Tanrı'nın söz dinlemez, yaramaz çocuklarıyız. Bize cennette yer yok. O zaman kendi cennetimizi yaratmak durumundayız." Öldüren Şehir / Ömer Ayhan

[Gökçeyazın] "Öldüren Şehir - Ömer Ayhan" | Melek Öztürk

Öldüren Şehir | Ömer Ayhan

"BU ÇİÇEKLER ÖLÜM KOKUYOR!.."

Kentler, labirentlerinde kaybolmak için büyüyüp genişler, her geçen gün daha da artan bir ivmeyle. Yokuşlar, iniş çıkışlar, gece boyu süren yürüyüşler… Özellikle lodos fırtınasının uğultulu sesi. Şehrin vadilerinde, kavşaklarında hayatın özüne yaklaşma denemeleri sürerken geçmişle geleceğin arasında sıkışmış bir şimdiki zamanda, belirsiz bir "düşman" tarafından izlendiğini bilerek gelecekle çarpışmaya hazır olamamanın sancısı insanı çıldırmanın eşiğine getirebilir.

Sağanak yağmurun kuryesi, öfkeden kudurmuş denizin iletisidir sanki lodos. Henüz şifresi çözülememiş bir ayindir belki de. İstanbul'da estiği gibi başka şehirlerde esemez lodos. Evlerin çatılarını uçurur, deniz seferleri iptal edilir. İskelelerinde patlayan dalgaların karşısında, ıslanmayı umursamadan dikilmek ve soluk kesen sesini dinlemek rüzgârın; büyüleyen bilinmezliğinin başka bir rengi olduğu da düşünülebilir. Savrulan teneke kutular, boş şişelerden çıkan ses akisleri ve sahipsiz tüm nesneleri tartaklayan o koyu uğultunun çelikten soluğu… Hava boşluklarında giriştiği intihar dalışları bir süre sonra yerini, camlara makineli tüfek takırtılarıyla saplanan yağmur damlalarına bırakır. Nesnelerin ve doğanın bir belleği varsa, bu kentin -İstanbul'un- en karanlık dönemlerini hatırlamak da dikenli bir bahçede yürümek kadar zordur.

Öldüren Şehir adlı romanında Ömer Ayhan, bu koca şehirde, her gün fütursuzca önünden geçip gittiğimiz hatta birçoklarımızın içinde yaşadığı bloklar, uydu kentler ve sayıları her geçen gün artan gökdelenlerin, içinde insanlar olmadan da düşünebildiklerini, nefes alabildiklerini, duvarlarının rasathane ölçümlerinde bile saptanamayan titremelerini, uğultusunu ve yaşanmışlıklarını geçmişin izini takip ederek anlatıyor.

Yaşam ritminin bu koca kentte her geçen gün yükselmesine karşılık, gözlerden uzak yaşamayı seçen ayrık otlarının kendine özgü yerler olarak görebileceği gizli mabetlerin olmadığını da düşünemeyiz. Bir dönemin mimari çizgisini yansıtan yüksek binalarına, aynı zaman dilimini paylaşan insanların nahifliği ve duygusallığı eklenirse soğuk duvarlarının dile gelip konuşması da an meselesidir. Fırtınanın uğuldayan sesi şehirdeki tüm mabetleri ve insanları rüzgârına katmak için doğru zamanı bekler, gece olmasını.

Şehirdeki tüm mabetlerin etrafında dolanıp, onları en derin yerlerinden sarsan, gürleyen, öfkelenen lodosun çığlıklarına kayıtsız kalamaz genç müzisyen karakterimiz Ufuk da; Ömer Ayhan'ın Öldüren Şehir'inde. Lodosun dilini çözme ve imgesinde onu anlamlandırma çabası, her defasında kendini kaybedercesine sokaklara vurmasına, gece boyu süren uzun yürüyüşler yapmasına neden olur. Yine lodosun şehri sarıp sarmaladığı bir akşamüstü, posta kutusuna kim tarafından bırakıldığı bilinmeyen bir video kasette izlediği görüntülerden sonra, şehri ve kulelerini bir uçtan öbür uca dolaşmak kaçınılmaz olmuştur Ufuk için. Ancak bu öyle bir seyahattir ki, değil yürümek sanki bir helikopterin tutamaklarına asılıp, korkunç bir fırtınanın şiddetinde dünyadan çok uzaklara savrulmayı göze alabilmektir.

Ufuk'a gelen video kasette kısa süren hışırtıların ardından ilk görülebilen, rüzgârda eğilip bükülen eğreltiotları, birkaç bodur ve çıplak ağaç, kapalı bir hava ve eski Doğu Bloğu ülkelerindeki iç karartıcı yapıları hatırlatan görünümüyle gökyüzüne yükselen bir binanın, kameranın kadrajında sağa sola yalpalayarak ortadan kaybolmasıdır. Daha da tuhaf olanı, bu binanın roman kahramanını rüyalarında sayısız kez ziyaret etmiş olmasıdır.

Peki, video kaseti Ufuk'un posta kutusuna bırakan kişi kimdi ve iletişim çağında teknolojinin nimetlerinden yararlanmak bu kadar kolayken neden hurdacı tezgâhlarında gazete ve dergilerle ortak kaderi paylaşmaya mahkûm bir video kasette geliyor bu görüntüler? Esas soru, bu kimliği belirsiz kişinin amacının ne olduğudur aslında. Mutlaka bir amacı olmalı… Kim, neden posta kutunuza bir video kaset bırakıp sessizce ortadan kaybolsun? Görüntüde binanın giriş kapısı yer almaz, yani elde bir ipucu da yoktur. Ancak ipucu adım adım Ufuk'u takip eder, belleğinde açılan boşlukları, sünger çektiği çocukluğuyla yüzleştirirken taşlar kendiliğinden yerlerini bulur.

Ufuk'un çocukluk arkadaşları Emre ve Yılmaz'ı da atlamak olmaz. Çünkü okul yıllarından başlayan sağlam dostlukları hâlâ sürmektedir ve ortak bir geçmişin anılarında bir araya gelmeleri için her zaman bir neden bulmaları mümkündür.
Yılmaz, hakikât yolunda nefsini terbiye etmenin telaşında, fakat diğer iki arkadaşından dünya görüşü ne kadar uzak olursa olsun bu tercihi dostluklarının bitmesi için asla bir neden olamaz.

Emre ise, sert ve karanlık kabuğuyla ütopik adasında, çocukluğundan beri itinayla biriktirip korumaya aldığı müzik ve kitaplarıyla oluşturduğu dünyasında Peter Pan'ı aratmaz. 70'lerin sonlarında, bir yayınevinin sürekli takip ettiği çocuk kitapları serisine neden son verdiğini öğrenmesi onun için tam bir hayal kırıklığı olur. Çünkü şimdiki çocuklar çok zekidir, içine az buçuk şiddet katılmış daha sert kitaplara rağbet etmektedirler. Hızla değişmekte olan dünyaya ayak uyduramaması, kenarda yaşaması için bir nedendir. Osmanbey-Şişli pasajları… Emre'nin yeraltındaki mabetleridir. Pasajlara her gidişinde, iyice yaşlanan annesinin gençliği ve kendi çocukluğunun anılarını içi ürpererek izler.

Ömer Ayhan'ın daha önce Siyah Beyaz Bir Öykü (2001) ve Suspiria (2004) isimli yayınlanmış iki öykü kitabı var. Öldüren Şehir isimli kitabı ilk romanı ve üçüncü kitabı. Okuru sürükleyen yalın dili, mekân tasvirleri, karakterlerin yaşam biçimleri, anlatımındaki derin metaforlarla birleştiğinde ışıklar sönmeden salonu terk edemeyeceğimiz bir filmi takip eder gibi satır aralarında heyecana kapılıp kaybolmak hiç de zor değildir.

Bir "Çağdaş İstanbul" romanıdır Öldüren Şehir. Sayfalar akıp gittikçe bizler de olayların hayali birer tanığı haline dönüşürüz.

Geçmişte kalan düşler, bir hayaldi belki de, dünyada herkesin birbirini anladığı görkemli zamanlarda şarkılar söyleyip, bağlılık yeminleri etmek artık sadece düşlerde/anılarda kaldı. Bir zamanlar İngiltere'de ezilmiş çiçeklerle satılan plakların bir anlamı var mıydı? Peki şimdilerde her geçen gün artan göç ve doğumlarla büyüyen bu metropol şehir İstanbul ölümü çağırmıyor mu? Yazarın da dile getirdiği gibi: "Artık bu çiçekler ölüm kokuyor!.."


Öldüren Şehir, Roman
Ömer Ayhan
Notos Kitap, 2008, 186 sayfa

Sayı: 23, Yayın tarihi: 29/03/2008

melek@mavimelek.com

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics