MaviMelek
Hermes Kitap
"Kadın / Bir düştür / Bir kadının düşe / Dönüştürdüğü bir düş" Yol / Adonis

[Hezeyan]"Ödünç Rüyalar" | Mustafa Dalbudak

Ödünç Rüyalar | Sinan Çakmak

"TEPKİSİZDİN, ACI YOKTU İÇİNDE"

Seni gördüm, hiçbir şey beklemeden duruyordun.
Dünyada hiç umut kalmamış gibi.
Boş bakıyordu gözlerin, sadece bakmak için duruyorlardı yerinde.
Sonra biri geldi, daha sonra biri daha, çoğaldılar etrafında.
Zarar vermeye başladılar sana ellerindeki bıçaklarla.
Sana baktım aynıydın…
Tepkisizdin, acı yoktu içinde.
Uyanmak istedim, başaramadım.
Daha sonra kararsız bir adım attın.
Renklendi her yer birdenbire.
Sen ise bunca rengin içinde düşüp bayıldın…

Yoruldum artık, dedi kendi kendine, sıkılmıştı çevresinde dönüp duran karmaşadan; saçma vaatlerden, solan yüzlerden, yalan yakarışlardan. Sürekli düşündü, (Kendini değil yanlış anlaşılmasın) kafasındaki onu, ama şu andaki varlığını değil onu nasıl tanıdıysa, o haliyle. Bazen yürürken düşündü onu, bazen de küçük bir çocuğun okul servisine binerken ki haliyle. Yapay olmayan, doğal bir heyecanla hayal etti.
Mutluluk, dedi. Sen mutlu ol; sen yazın o parkta güldüğün gibi gül, karşındaki denize, yaşlı çifte aldırmadan, gelip ilan dağıtan gençlere aldırmadan gül…
İşte böyle dedi. Yapıyorsun beceriyorsun, yavaş yavaş öğreniyorsun gülmesini, hâlbuki gülmek sana ne kadar da çok yakışıyor farkında değilsin.
Bunu ben yapmıyorum aslında, ben güldürmüyorum seni, içindeki yapaylıktan uzaklaştıkça gülüyorsun. Sonra sen yaptın diyorsun bana, sen beni güldürdün… Ne yaptın bana diye soruyorsun anlamsızca, anlamak istemediğin için.
Saçmalıyorum senin yanında, anlamsız konuşuyorum, ama senin hoşuna gidiyor nedense bu durum… Senin hoşuna gittikçe ben daha güzel saçmalıyorum o yosun tutmuş parkta, kokuşan amca ve teyzelerle beraber. Aksine onların da hoşuna gidiyor bu; geçmişlerine dönüp bakıyorlar ve kaybetmiş oldukları yaşamları tekrardan yaşıyorlar senin sayende. Her şey senin etrafında dönüyor ancak sen bunun farkında değilsin.
Yeni bir gün doğuyor gün görmemiş omuzlarında. Yeni bir güne uyanıyorsun, bu sefer ne yapacağını bilerek. Karanlık odan; gene karanlık ancak pencerenin sağ köşesindeki dünyadan yeni bir ışık süzülüyor karanlık dünyana. Olamayacak kadar gerçek olan ve bir o kadar da gereksiz gördüğün bir ışık. Sürekli aynı güne uyanmaya alışmışsın, yatağında hafifçe doğrulup, sol çaprazındaki kitaplığı görmeye, o sıcak odayla beraber yeni bir güne doğmaya… Bu sefer farklı geliyor her şey anlamadığın bir şekilde.
İşte bugün ne yapacağını bilerek uyanıyorsun. Yavaşça kalkıp dünü düşünüyorsun. (Bunu düşünmüştün biliyorum.) Ve verdiğin sözleri kafandan geçiriyorsun, belki biraz zorunluluk belki de yapmak istediğin için, yavaşça kalkıp o karanlık pencerenin sağ köşesinden dalgalı bir denizin sonu olan bana ulaşıyorsun.
O dalgalı denizde kaptan sensin ve nereye gideceğini seçiyorsun. İşte ilk hedef benim. (Ki benim istediğim de bu.) Ağlıyorsun sessizce. Dünü düşünüp, geçmişine bakıp bana siyahın kaç aynalı, kaç sesli bir tünel olduğunu söylüyorsun.
Korkutuyorsun beni aklınca…
İşte ben ise, bu çok sesli tünele gözüm kapalı giriyorum, kendimi kaybediyorum senin güneş doğmayan omuzlarında… Her zaman kahve kokan teninde kendimi, sürekli kendimi arıyorum…

Ama nafile, biliyorum ki sen kendini çoktan kaybetmişsin ve yanlışlıkla bana rastlamışsın bu saçma oyun tünelinde; şekilden şekle girdiğin komik toplum aynalarında beni görmüşsün, sonra tekrar beni o karanlık aynaların görünmeyen kapılarında kaybetmişsin.
Hiçbir zaman açılmayan kapılarında…
Ama hata yapmadın sen hiçbir zaman. Kapalı tuttun karanlık kapılarını insanlara.
İşte bana da kapadın kendi kapını. Ben ise o kapıyı gören nadir insanlardanım, o kapıya belki de bu kadar çok yaklaşan tek kişiyim. Peki, sonuç ne acaba?
O kapalı kapı; her zaman geceleri doğmayacak bir güneşli rüya gibi kapalı…
İşte o zaman kendime soruyorum, geldiğim son nokta neresi diye. Ve birden anlıyorum ki ben hiçbir yere konulamadım senin için. Her zaman herkesin durduğu yerden belki de bir adım ileriye gidebilmişim o küçük ağaçlı yolda…
Ağaç demişken aklıma geldi, her zaman oturduğumuz bir yer vardı. Bilmem hatırlar mısın?
Saçma sapan bir mahalle köşesinde… Pek fazla araç geçmezdi oradan, ancak karşıdaki balkondan birkaç kişi çıkardı arada sırada. Yürürdük durmadan, sen anlatırdın çoğu zaman… Hatırlıyorum bir keresinde sahile çıkan bir yola girecekken bisikletli birini görmüştük. İşte o zaman sen o balıkçı hikâyesini anlatmıştın, tüm gerçekliğinle… Sonra tekrar o mahalle köşesine çıkmıştı yolumuz.
Karşıma otururdun genelde, yüzünü görmek istiyorum derdin bana. Karnımın aç olup olmadığını çok önemserdin nedense… Simit alırdın genelde. Bense bir türlü bitiremezdim o simidi seninle konuşmaya çabalarken, çünkü heyecanlanırdım. Sürekli sigara içerdim. Sense kızardın bana bu kadar çok içme diye, ancak gene dayanamayıp yakardım bir tane daha, sonra bir tane daha…

Değişen bir şey oldu mu dersen olmadı, şu an tekrar yakıyorum sigaralarımdan bir tanesini o zamanki yaktıklarım için…
Tam hatırlamıyorum ama kitaplardan bahsederdik, senin yazdıklarından… Şimdi hatırladım, rüyalardan bahsederdik daha çok. Sen hep kavga ederken görürdün bizi, bense saçma sapan bir mutluluk içinde hayal ederdim hikâyemizi. Ama rüyalarımı çok severdin. Anlat derdin bana, dinlerdin hep. Şimdi ise rüyalarımı dinleyen olmuyor benim biliyor musun? Anlatmak da istemiyorum pek fazla…
Rüya görüyor muyum diye sorarsan şimdi, görüyorum ancak hatırlayamıyorum sabahları kalktığımda. Rüyamda diyorum kendi kendime: Unutma bunu. Ancak sabah kalktığımda siliniyor her şey hayatımdan, senin gibi, rüyalarım gibi…
Sonra kalkardık o ağacın altından ve yavaş yavaş yürürdük çarşıya doğru… Ben ayrılmak istemezdim, sense güzel bir günün güzel bir şekilde bitmesini dilerdin hep. Kızardın bana…
İşte o 2007 yazı, İzmir sıcağı hiç bu kadar güzel gelmemişti bana. Zaten başka bir yaz daha geçirmedim sensiz İzmir'de.

Yeni yıl geliyor, herkes telaş içinde. Senin ne yaptığın hakkında en ufak bir fikrim yok, olsun da istemiyorum zaten.
Sanırım yarın ilk defa soğukta göreceğim o kuru ağacı. Belki de kesilmiştir, kim bilir? Üzülmüyorum yaşanmışlıklara… Solmuş, yalnız umutlara bel bağlamıyorum artık; belki de o solmuş umut ağacımı çoktan kestim attım…
O yüzden bu satırları yazabiliyorum sana, işte o yüzden belki de hâlâ seni sevebiliyorum…

Sayı: 25, Yayın tarihi: 06/05/2008

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics