MaviMelek
"Hiçbir şeyin kimsenin olmadığını, kişinin gövdesinin bile yabancısı olduğunu herkesler bilir." - Balkur'da Akşam Yemeği / Demir Özlü

[Öykü] "Obur Öküzler" | İhsan Alaittin Bilgen

Obur Öküzler | KaraÇizme

"BU MEYDANDA KURAL İHLALİ DİYE BİR ŞEY YOKTU"

Belime bağlı kemerle hangardan çekilip karaya ayak basmam zaman aldı. Liman, dalgalı siyah mürekkep lekeleri taşıyan, kocaman beyaz bir bayrakla kaplıydı. Gövdelerimizden dumanlar tütüyor, bir kuyruk sallamalık desem boşluk bırakmadan kızgın betonun üzerinde bekliyorduk. Burun deliklerimizden buhar salıyor, başlarımızı yukarı doğru kaldırmış, bardak dibi gözlerimizle etrafı süzüyorduk.
Nice sonra, sürgülü demir kapılı ince uzun demir odaların içine tahta bir yolluktan yürütülerek, iki sıra halinde yerleştirildik. Kafalarımız yarışa kalkan atlar gibi demir borularla ayrılmış bölümlere itilmiş, burunlarımız kokusu kokumuza çalan yem oluklarına gömülmüştü.
Alelusul çiğnediğim yemleri midemin derinliklerinden çıkarıp yeniden çiğnemeye başlamıştım ki, altımızdaki ahşap zemin sarsılmaya başladı. Bedenlerimiz birbirine çarpıyor, dengemizi kaybediyorduk. Bitmek bilmez sarsılmalardan yorulup, zoru zoruna da olsa ahşap zemine çöktüğümüzde, üç aşamada sindirip çıkardığımız, kokusu daha da çekilmez olan vesaire batıyorduk. Alışkın değildik böyle bir duruma. Kalkarken; otururken olduğundan daha da zorlanıyorduk. Neredeydik bilemiyor ama hissediyordum. Seyretmekten keyif aldığımız söylenen o nesne bizi esir almıştı.
Demir odalardan indirildiğimizde güneş, tam karşımızdaki tepelerin ardında yükseliyordu. “Biz, yeni bir ülkeyi daha fethe çıkmış öncü öküzlerdik”. Gün ışığına hasret gözlerimizi, uzun beyaz kirpikli göz kapaklarımızı açıp kapayarak sulanmaktan korumaya çalıştık. Yaşam guruları tarafından eğitilmiş şirket, misyon, vizyon ve değerlerini benimsemiş “bilinçli öküzlerdik”.
Domates ve patates fideleriyle çevrili yatakhanelerimize, siz yatakhane dediğime bakmayın bu binanın bizim tek yaşam alanımız olduğunu biliyorduk, yerleştirilmeden önce ayaklarımız açılsın diye şöyle alelusul bir dolaştırılıverdik. Bu olağanüstü bir durumdu. Varlık nedenimiz olan veznimiz eksilmesin diye, fazla hareket etmemiz istenmezdi. Misyonu tohum dökmek olan birkaç damızlık dışında kabilenin tüm eril üyeleri kısırlaştırılırdı. Haksızlığa uğradığımızı söyleyemem. İlk deneyimimizi yaşamamız engellenmiyordu.
Kapalı anlatımlardan hoşlanmam. Mensubu olduğum şirket gibi açıklık yanlısıyım. Evet, ben malum yeri burulmuş genç bir boğayım. Üzülerek söylemeliyim, burulmak nefsi köreltmiyor. Karşı cinsten bir bireyin, kuyruğunu sallamasına bile gerek kalmadan kokusunu duymam, nefsimin uyanmasına yeter. Ama hepsi o kadar.
İlk ve son deneyimim mi? Adı üstünde ilk deneyim. Neslimizi sürdürme misyonu yüklenen “seçilmişlere” gelince, önlerine sürülen yemlere onlar için özel olarak ilave edilen azdırıcıların maliyetini hak etmekten gayri bir gayeleri olduğunu sanmıyorum. Bir çeşit görev; ne beklenebilir ki.
Önümüzdeki yaldan yemlerimizi iştahla yerken, “kutsal bilgi kaynağımız” dev ekranlardan, yaşam guruları tarafından bizim için özel hazırlanmış eğitici programları izlemeye bayılırız. Uyku saatlerimiz dışında bu dev ekran hep açık ve ağzımız hep doludur. Haftada bir kez, uzman veterinerlerin kontrolünden geçeriz. Kanımız alınır, yağ oranı ölçülür, yeteri kadar kilo almadığımız durumlarda, misyonumuz bedenimize vurulan iğnelerle bize anımsatılır. Maliyet artıran bu iğnelere ihtiyaç duyulmaması için “verimli öküzler” olarak yetiştiriliriz.
Ne büyük bir düzenin parçası olduğumuzu “kutsal bilgi kaynağımız” sayesinde görürüz. Kabukları soyulmuş patateslerin, ön kızartma için, bir çağlayan gibi yağ dolu kazanlara nasıl döküldüğünü; çelik bantlar üzerinde yağları süzülüp, soğutulup torbalanışını, dondurulduktan sonra, kamyonlarla taşındıkları restoranlarımızda kızartma tavalarının içinde mutluluktan zıplayarak cızırdayışlarını; domateslerin ketçapa; salatalıkların turşuya; göğüsleri yerde dişilerimizden sağılan sütlerin kehribar rengi peynirlere dönüşümünü izleriz. Kazanlarda formülü sır hamurlar yoğrulur, kesilir; üzerine her seferinde aynı miktarda susam serpilir, asansörlere bindirilip pişecekleri fırına sürülür, hamburger ekmeği kisvesinde fırından askeri bir intizamla çıkarlar.
Yakın zamana kadar dev kazanlarda yoğrulup, dilimlenen köftelerin neyle yapıldığını bilmezdik. Açıklık yanlısı şirketimiz, eğitimimizin belirli bir evresinde o tadı dillere destan köftelerin de nasıl yapıldığını gösteren filmleri bizlere izletmeye başladı. Önce kafamıza bir boru dayıyorlar sonra elektrikli testerelerle vücudumuz ikiye ayrılıyordu. Görünürde hiç kanımız akmıyordu. Kemiklerinden ayrılan etimiz çekilip, makinenin delikli ağzından boşalırken mutlu gibiydik. Halimiz kafaları kesilip; minik bedenleri parçalanmak üzere askılara ardı ardına asılan tavuklardan halliceydi.
Bu olağanüstü zincirin bir halkası kayıptı. Karın boşluğumuzu dolduran altı kat midemiz, bağırsaklarımız, kuyruğumuz, kafamız, kemiklerimiz ne oluyordu? Yanıtı bir rastlantı sonucu öğrendim. Misyonunu bizden önce tamamlamış “soydaşlarımızdan” birinin nasıl olmuşsa olmuş parçalanmadan kalmış, bir çift gözünü yem haznemde bulmuştum. Hüzünlenmedim dersem yalan olur. Kendimi yemeye vurdum. “Hüzünlü, verimli, bilinçli, öncü” bir öküz olmuştum.
İzlediğimiz filmlerin en keyifli kısmı kafasında kartondan taçlar takmış besili çocukların, anne babalarının gözetiminde yağlı kâğıtlara sarılmış etimizden olma hamburgerleri atıştırdığı bölümdü. Önce normal hızla gösterilen film, hızlanıyor, giren çıkanı belirsizleşen restoran her şeyin yalanıp yutulduğu bir “savaş meydanına” dönüyordu. Patates dilimlerini elleriyle atıştıranlar, ağzında henüz ısırdığı hamburger parçası varken, kum kovalarına benzer bardaklardaki gazlı - şekerli sudan avurtlarını dolduranlar, külahına konar konmaz, eriyiveren doldurmaları “kapıp da kaçan varmış” gibi ağzına sokup çıkaranlar... Bu meydanda kural ihlali diye bir şey yoktu. Savaşçıların ağız dolusu geğirmeleri bile mubahtı. Yaşamın gerçek anlamını kavramış, bu kavramı çocuklarına da aşılayan “kahraman” aileleri gördüğümde dünyada yalnız olmadığımı hisseder keyiflenirdim.
Bize üretim standartları da öğretilirdi. Hamburger hangi sıcaklıktaki ızgarada pişer; ketçapın akışkanlığının hangi kıvamda olması gerekir, hepsi gösterilirdi. “Dondurucudan çıkartılan köfte, pişirildikten on dakika sonra mideye inmezse toksinler üremeye başlardı.” İzlerken en çok sıkıldığım bölüm burasıydı. Bana neydi bütün bunlardan. Ne çalışanların it gibi koşturdukları restoranlarda çalışmaya niyetliydim ne de kendi etimden yapılma köftelerden yemeğe...

Burnuna konan sineği dilinin ucuyla kovalamaya çalıştı. Dili ağzına hapsolmuş gibiydi. Yeniden denedi. Ağzının kenarına yapışmış, kalmış az önce yediği cipsin tuzlu tadını aldı. Arsız sinek yeniden burnunun ucuna konmuştu. Çaresiz, güçlükle göz kapaklarını araladı. Televizyonda donmuş kalmış görüntüye gözü ilişti.
İzlerken uyuyakaldığı film, reklam kampanyalarını aldıkları şirketin tanıtım filmiydi. Tanıtım filminde belirtilen vizyon, misyon ve değerlerle örtüşen, hedef kitleyi sarmalayan, rakipleriyle aralarındaki kapanmaz mesafeyi son derece çarpıcı üç dakikalık bir senaryoya sıkıştırıp pilot planlarıyla birlikte önümüzdeki hafta reklam verene sunması gerekiyordu. Tanıtım filmindeki o, çipil gözlü öküzü, reklam filminin merkezine oturtmayı düşünüyordu. Çok dengeli davranması gerekirdi. Dünyadan bir haber, her şeyle barışık halli öküz, izleyenlerde acıma duygusu uyandırabilir, daha da kötüsü hayvan sevenlerin tepkisini çekebilirdi. Üstelik o çipil gözlü öküzün bu tanıtım filminden mi, yoksa başka bir kampanyadan mı zihninde asılıp kaldığından da emin değildi. Neresinde uyuklamaya başladığını kestiremediği tanıtım filmini baştan sona yeniden izlemesi gerekiyordu. Son dönemlerde üzerine iyiden iyiye bir uyuşukluk çöreklenmişti. Kaygılıydı. Karnı acıkmıştı.
Telefona uzandı. Diğer uçta ekrana düşen forumda adı görülmüş olmalıydı. Telefondaki ses içecek siparişini de aldıktan sonra, “Semir Bey, siparişiniz yarım saate kalmadan elinizde olacak,” dedi.
İsteksizce yerinden kalktı. Midesi kazınıyordu. Üzerine bastığı boş cips paketi ayağına dolandı. Boş gözlerle buzdolabının raflarını süzdü. Kapaktaki raftan parlak kâğıtlara sarılı çikolatamsı bir şey çekti, aldı. Ortası çökmüş kanepedeki boşluğu yeniden doldurdu.

Kayıt oynatıcının ekranındaki saate baktı. İzlemekten keyif aldığı yaban hayatını anlatan belgesel başlamak üzereydi. Üzerinde keyifle çarpışan buzlar yüzen, kabarcıklı, kahverengi sıvının kulağa hoş gelen foşurdayışıyla, içeceği litrelik istemediğine pişman oldu. Klimanın uzaktan kumandasına uzandı. Soğukluk ayarını yükseltti.

2006 / Kayseri

~~~
Sayı: 50, Yayın tarihi: 02/04/2011
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics