MaviMelek
Hermes Kitap
"Ateşi olmayanlar yakıcı bir vadiye götürülecek. Soykırım. Ateşin kırımı. Töz adına. Cehennem, kabuğunu kalıt olarak bırakacak insanın derisine." Halil Gökhan

[Öykü]"Neçare" | Halil Gökhan

Neçare | Güneş Bozkurt

"ÇİFT DEMEK İKİ DEMEK DEĞİLDİR"

Neçare, şehrin elinde bu sabah uyanıyor. Uyandığı bütün sabahlar onunla birlikteydi bütün gece. Ona bu sabahı, bu bütün uyanılmış sabahların bileşkesi olan son sabahı armağan etmek için meme uçlarını birleştirerek uzun bir tünel kurdular.
Neçare bunu uykusunda gördü. Tünelin saçlarını tarıyordu. Tünelde birbirlerinin üstüne ölmek için yürüyen, ak kubbeler giymiş insanlar var. Tünelde yeni bir cami inşaatı için sabun ve kurşun karılıyor. Az da nikel, demir para. Cami avlusu güvercin maviliği ortasına kurulacak. Camiden çok uzakta.
Cemaat serinlikte toplanıp, uzun bir yürüyüşten sonra cehennem ateşinde namaz kılacak.
Öteden beri Tanrı'nın avluları ve kubbesi çok yer değiştirdi. Avlu ve kubbe birbirinden ayrıldı. Avlu serinledi. Ama kubbe, yani gerçek ateş, uzaklaştı ve çapını en büyük imanda kurdu. İnanç, imandan ayrıldı aslında. Kimse nereye baş koyduğundan artık kuşku duymuyor. Serinlikte toplanıp eleniyorlar ve yalnızca dayanıksızlar, ateşi olamayanlar gidiyorlar ateşe. Bir ozanın dediğinin tam tersine, ateşi olanlar avluda, serinlikte kalıyorlar.
Neçare'nin uyandığı tünelde, orada bulunmaması gereken taşlar da vardı.
Neçare taşları sayıyor: Bir.
Bir İskenderiye falcısı söylemiş. "En soylu sayı ikidir."
On gece önce, "İki, iki kişi demek değildir" denmesine gülmüştü Neçare. "İki çift değildir." Buna da güldü.
Üç. İskenderiye falcısı hiçbir zaman Neçare'nin kulağına bu sayıyı fısıldamadı. Çünkü soyluluk orada bitti.
Dört.
Soysuzluk başlıyor.
Günün her saatinde şehri yıkamak zorunda olmalılar. Bu şehir iki şeyin üzerine kurulmuştur: Başka bir şehir ve bir köyün üzerine.
Köyü artık hiç kimse bilmiyor. Garip... Köylü de bilmek istemiyor.
Köy, şehir adına kopuşunu bitirmek istiyor. Bu yüzden şehre gitti ve yeniden yaptı şehrin burçlarını. Yeni ve daha basık kuleler kurdu. Şehrin kendinden nefret etmesini istediğinden, şehirde şehir olmak istemedi.
Bu yüzden, bir nefreti yıkamak gereği yüzünden, günün her saati bu şehri yıkamalılar. Yeni gettoların parçalarından bu nefret akacakken, bu nefreti, yeni caddelerin katranı, zifti yapmak istemelerini anlıyor Neçare.
On iki yıl önce bir cezaevi arabasında unutmuştu ailesini. Bir hacda dedesini.
Neçare, bir köprüde uyanmak için tünelde uykuya dalıyor yeniden. Doğudan gelen ve batıya geçen tek yönlü bir köprü karabasanı onun en gözde düşü. Yine kurşun ve sabun karıyorlar. Yeni bir köprü asfaltı için. Köprüyü yeniden, bu kez çift yönlü kuracaklar. Batı-Doğu, Doğu-Batı.
Çift demek iki demek değildir.
Her iki soylu değildir.
Neçare bu köprüde uyandığında, her iki yolun maddesinin aynı olmadığını, kurşun ve sabunun asla karışmadığını görüyor. Ayakları, beli, sırtı kurumamış bir sabun harcının yolu içinde. Dirseği yerde, eli şakağında. Yana doğru uzanmış bir uyanış. O hep böyle uyanır. Onu hep böyle bulurlar.
Kurşun yola bakıyor. Sert, kaygan, parlak ve yürünmez.
Kurşun yolda uyanmak için yağmuru bekliyor Neçare. Düşünde sabun köpükleri içinde koşmak istiyor. Kurşun yolda uyanmak ve hep bir yere gitmek.
Bu yer uyku.
En sonunda, itişme ve kakışmanın günün ilk ışıklarını unutturduğu bir durakta uyanmış buluyor kendini Neçare. Duraktan az beride evi var. Eski bir kahvenin üstünde. Evin kapısını hiçbir zaman soluk soluğa terk etmedi. Hiçbir zaman sokağa çıkma heyecanı duymadı. Kalabalığa karışma zevkinin ne olduğunu hiç bilmiyor. Kalabalığa değil de aynı tadı mekanik bir biçimde taşıyan çuval içindeki on binlerce şeker zerresine karışır gibi geliyor ona. Bu şeker bile günü tatlandırmaya yetmiyor. Her adımda sanki bir ay çöreğini eziyor; ayağının altına fırlatılan kız çocuklarını, lekesiz mendilleri, sararmış çarşafları görmeden ay çöreği eziyor. Bir çörekten öbürüne, buruk bir kahvaltı sonrası esenliği içinde kapıyı buluyor. Bir otobüsün kapısı bu.
Ayaktakiler hiçbir zaman sona yaklaşmak istemediler. Nereye gittiğini bilmediği bir dünyanın hangi durağıyla işi olabilirdi? Hangi duraktan sonra inme yerine yaklaşır ve basamaklara son bir kaç adım için tutunma demirine yapışırdı?
Ayaktakiler yerlerini hiç kimseye vermek istemezler. Sıra oturanlardadır. Oturanlar dünyanın içini yadsırlar. Çünkü dünya değil mi ki nereye gittiğini bilmez; böyle içi boş bir dünyanın içinde göz göze gelecek kim olabilir ki?
Ayakta kalan yaşlılar. Çocuklu kadınlar. Sakatlar. Başörtülü, çarşaflı kadınlar, hastalar ve yorgunlar. Yerkapıcılar. Yolu en uzun olanlar.
Herkes bilir. Bu otobüsle dünya da bir yere gider aslında, ancak herkesin yolu uzundur. Tartışmasız herkesin yolu ötekinden uzundur, kendine göre. Kimse yerini vermek istemez. Ayaktakilere bu yüzden kimse bakmaz. Ayaktakiler de kaçan bakışların hedefi olmak istemezler. Yol uzundur. Ağaçları vardır. İlginç yapılar, uykulu insanlar vardır. Onları izlerler. Oturanlarsa hep ikinci katları, ağaçların tepelerini.
Kırk yıldır çöküyor bu ülke. Herkes çöktükçe bakıyor. Baktıkça çöküyor. Hep bu yaşlılar. Ah, bu yaşlılar. Utanmazlar. Kırk yıldır süren çöküşün en büyük sorumlusu da bunlar işte. Bunlara niye yer vereceksin? Bir de oturanlar içinde hep gençlerdedir gözleri. Bir sorumluluk ararlar. Kendilerinde bulunmayan sorumlulukları. Kendilerinin olmayan. Duymadıkları sorumluluklar. Bu adamlara hiç yer vermeyeceksin. Hem bunlar otobüsle doğmadılar bile. Yürümeye, ayakta kalmaya alışkındırlar.
Genç bir kız yana doğru kaçıyor. Tutunduğu yeri bırakmak istemiyor aslında. Yaşlı adam onun üstüne yapışmış bir durumda. Neredeyse aynı yerden tutuyorlar. Sanki yaşlı adamın arkasında çok kişi varmış, arada kalıp sıkışmış gibi. Ancak adamın arkası bomboş. Kız ikide bir adamın yüzüne bakmayı deniyor. Bir türlü bakışlarını yakalayamıyor adamın.
Kötü niyetinden kuşku duymanın utanıldığı bir yaşlı adam bu. Giysisi kırık dökük. Belki bir dul. Hayır, niyeti kötü olamaz. Tutacak başka bir yer olmayabilir. Ama ya sapıksa? Olur böyleleri. Yok bu adam sapık bile olamaz.
Rum Ortodoks kilisesi önündeki durakta iki kişi iniyor. Başları olduğunca yerde. Otobüsün arkasında ayakta duran ve gülüşen genç çocuklar arasından biri, "Şuraya iki molotof kokteyli atsak ne olur ortalık," diyor. Ortalık ne olur? Yanar önce. Öleceği olan varsa ölür. Yaralılar kurtarılır. Sargılar. Yanıklar. Ağrılar. Ziyaretler. Ama hiçbir şey yanmayı izlemek kadar geçmiş olamaz.
Ayaktakiler sona yaklaştılar artık. Neçare sonun başlangıcını tuttu ve gelen ilk durakta otobüsten indi. Evden çıkarken yanına aldığı siyah torbayı, inerken bir koltuğun altına itiverdi. Bırakılınca ağzı açılan torbadan yayılan mide bulandırıcı kokuyu duymalarını izledi Neçare, otobüste kalan yolcuların.
Kimse duymuyor. Ağaçların tepeleri, ikinci katlar, camdaki yüzler var, ancak torbadaki üç gün önce ölmüş güvercin kafalarının yaydığı çürük kokusu kimseyi rahatsız etmiyor.
Otobüsün arkasından bakakalıyor Neçare. Kimi yerlerinde çürüyen etleri bir kez daha sızlıyor. Sabunla yıkadıkça çıkmayan çürük rengi en sonunda çürükleri kurşunla sıvamaya götürüyor Neçare'yi. Bir kurşun dökmeci kadın, çürüklerin artmaması için yüreğinin de kurşunlanması, sıvanması gerektiğini söylemişti.
Bir semti ikiye ayıran, pek de geniş olmayan bir kanala atılmış insanlar arasında Neçare. Yürüyen bir sandık içinde. Neçare yürüyemiyor. Sandık, peşinden bir sandığı sürükleyerek, hafif yokuş boyunca tırmanıyor. Tramvay bu.
Sabah evden iki kişi çıkmışlardı. Şehir dışına gidecek olan öteki, "Seni bir kasabadan ararım," demişti Neçare'ye. Kasabalarda daha yalnızım ve oradan aramak o denli heyecan verici ki.
Neçare her gün bir başka kasabada konaklayan çelik tencere pazarlamacısı arkadaşını uğurlarken aklından dev bir tencere geçirmişti. Elindeki kibritle ısıtmaya çalışıyordu tencereyi. Yağ, su (deniz suyu), heykel, cadde, köprü, kule, cami, kapı ne bulursa atmıştı tencerenin içine. Bütün bunlardan güzel, ağzına layık bir yemek çıkaracaktı. Ne var ki tencere bir türlü ısınmak bilmiyordu. Elinde kalan son kibriti çakmak üzereyken başka ateşler düşündü. Hastaların ateşi, örneğin. Yirmi beşine kadar eli kız eline değmemiş ve genelevlere de utancından gidememişlerin ateşini. Karşı balkonlarda perdenin altında, göbeğinin altını okşayan genç kızların ateşini; bilinmeyen ateşleri...
Yakılmamışları.
Gerekli ateş bulamayan Neçare, tramvaydan ikinci katları izliyor. Bu kez oturmuş. Ayakta kalanlar pek fazla değil.
İşe yetişmek için acele etmiyor. Gerçekte işyerinde fazla işi olduğu söylenemez.
Tramvay son durağa yaklaşırken arka kapıdan biletsiz bir genç adam bindi. Vatman yardımcısı onu görmedi.
Şimdi gördü ve tartışıyorlar. Her ikisi de kendi yasalarının iktidarını kurmaya çabalıyor. Sonunda yumruğun iktidarına sıra geliyor ve vatman yardımcısının yüzünde patlayan kafa darbesi, iktidarı kaba güce teslim ediyor. Hiç kimse araya girmek islemiyor, ama oturan her kimse birilerine ayırmaları için bağırmak istiyor. Bağırdıkları kimsede kendilerini görüp susuyorlar. Bu arada genç adam yumruklarıyla hakkını savunuyor. Vatman yardımcısının burnundan, ağzından gelen kan, genç adamın açık renkli gömleğini kirletiyor. Bir daha vuruyor yaşlı adama.
Sandık durduğunda polisler geliyor. Genç adam haklı, bağırıyor: "Bana küfretti, anama küfretti!"
Neçare ancak bir hafta sonra yaşlı vatman yardımcısını görebilecek. Bu kez daha küskün adam, koyu kahverengi gözlüklerinin altından korkulu gözlerle bakıyor. Ancak gövdesi saldırgan.
Bu kavga, tartaklamalı bir ayrılığı hatırlattı Neçare'ye. Kısa bir süre öncesine kadar evliydi. Kadın ona şöyle demişti: "Ben sana hainlik etmiyorum. Asıl beni bırakmakla hainlik eden sensin."
O kadın adet günlerinde kutsal kitaba elini süremezdi. Yaklaşamazdı bile.
Neçare, onun odanın ortasında kalıvermesini görüyor. Bir süre tartışılıyor. Yazıyor mu yazmıyor mu? Kadın sinirlenince ayağa kalkıyor ve dolaba doğru yöneliyor. Sonra birden duruyor ve kaşlarını çatarak bakıyor ona. Orada ne yazıyor. Bir daha hiç bakmadılar. Kadın buna yeltenmedi bile.
Kadına kalsa Neçare'yi vuracaklardı. Öldürürlerdi bile. Herkes boyun eğecek. Aynı kitaplarda yazdığı gibi. Hiç kimsenin bilmemesi, düşünmemesi gereken kör bir töz geliyor. İnsan çığırından çıktı. Göğün tözüyle insanı sularda boğmak gerek.
Sinsi iktidar yaklaşıyor. Kimse kılını kıpırdatamayacak. Herkes boyun eğecek. Aynı kitaplarda yazıldığı gibi. Hiç kimsenin bilmemesi, düşünmemesi gereken kör bir töz. Denizde. İnsan çığırından çıktı.
Onu sularda yeniden boğmak gerek.
Deniz hiçbir zaman taşmadı aslında. Neçare, arada bir tufan beklediğini sanıyor. Köprülere kadar ne varsa alıp götürecek bir tufan. Onun ardından bir kuraklık. Çölün tufanı. Her zaman birkaç saniye geriden gelen çölün. Sonra bir başka tufan.
Sabun köpürecek ve insanların boynundan aşağı akacak kurşun. Yürekler kabaracak ve herkes kendi ateşini alacak eline. Ateşi olmayanlar yakıcı bir vadiye götürülecek. Soykırım. Ateşin kırımı. Töz adına. Cehennem, kabuğunu kalıt olarak bırakacak insanın derisine.
Tufandan en son insan uyanacak. Suyun kıyılarına çekildiğini tarihin başlangıcı sayacak. Yeni bir peygamber, yeni bir kitap.
Yeni okullar, yeni saraylar, yeni savaşlar. Yeni boyunlar.
Bir kez daha sularda boğmak gerekecek insanı.

*Düşler Öyküler; Sayı 4, Mayıs 1997

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics