MaviMelek
Hermes Kitap
"Zaten hayat dediğimiz bu kapalı dairenin asıl mucizesi alışmak değil miydi?" Ahmet Hamdi Tanpınar

[Deneme]"Ne İçindeyim Zamanın" | Ziya Alpay

Abdullah Efendinin Rüyaları | Ahmet Hamdi Tanpınar"ÇÜNKÜ KANLA DEĞİL KELİMELERLE BESLENİYORUM"

Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.
Ahmet Hamdi Tanpınar

“Sanki zaman volkanından fışkırmış küllerin kapladığı bir diyarda idi; sanki süreklilik dediğimiz, yıldızlardan örülmüş zincir birdenbire kopmuş, kuyruğunu yeyip kendi kendinden doğan büyük ve ebedi yılan, ayaklarının ucuna upuzun ve cansız yıkılmıştı."(1)

We all raise with the sun
and we'll return to death
like a drop of rain towards the wide ocean.
I've dreamt a winged snake
eating its own tail, encircling the earth(2)

CadaveriaBiz hepimiz yükseltiriz güneşi birlikte
ve geri döneceğiz ölüme
tıpkı bir yağmur damlası gibi geniş bir okyanusa doğru.
İşte ben, kendi kuyruğunu yiyen kanatlı bir yılanın
kurduğu hayalim, arzın muhitinde.

Geçen gece hemen yukarıda görmüş olduğunuz İngilizce parçanın sözlerini zihnimden Türkçe'ye çevirirken birden bu anlatımı (imge desek daha doğru olur herhalde) daha önce "Abdullah Efendinin Rüyaları"nda okuduğumu anımsadım. Acaba aynı şeyi mi anlatmaya çalışıyorlar diye, sordum. (Kime sordum? Kime olabilir, kendime tabii ki!) Hemen o hikâyeyi açıp "kendi kuyruğunu yerken kendinden doğan yılan" imgesini aradım ve yukarıda görmüş olduğunuz gibi de buldum. Bu bağlamda zincirleme bir süreklilikten doğan fikirler silsilesi içinde zamanın malum olan doğası sebebiyle en önemli özelliğinin ve hatta zamanının bizatihi kendisinin "süreklilik" olduğunu, bu yüzden "süreklilik"in kaçınılmaz gerekliliğini düşündüm. Zamanda kopma, bölünme, parçalanma gibi durumlar söz konusu olamaz. Zaten zaman dediğimiz şey nedir ki? Olsa olsa "durmaksızın ileriye doğru bir hareket halinde oluş"tur. Bu hareket ancak bir noktadan ilerideki bir noktaya doğru oluyormuş gibi görünüyor. (Gibi diyorum çünkü tam olarak emin değilim; çünkü Einstein'ın son derece haklı olarak sözünü ettiği Öklit geometrisini bir türlü öğrenemedim.) Durduğunu sandığımız tüm nesneler hem dünya ile birlikte dönüyorlar hem de kendi içlerinde deviniyorlar ve yer değiştiriyorlar. Sanırım böylece de doğru fiili buldum: Yer değiştirmek. Ama ileriye doğru mu geriye doğru mu? Ya da sağa, sola velhasıl olası tüm yönlere doğru mu? Burada bir de işin içine izafiyet girecek olursa tamam artık. "Kime göre ileri kime göre geri?" diye soracağız… Kafam iyice karıştı: "İlerisi neresidir gerisi nere?" Bu içinden çıkılmaz durum bana bir fıkrayı anımsattı nedense, bir deli fıkrası, şöyle ki: "Delinin biri sokaktaki kaldırımda yürürken önüne çıkan birisine "Karşı kaldırım nerede acaba biliyor musunuz?" diye sorar. "Sen deli misin kardeşim, karşı kaldırım (Bu esnada işaret parmağıyla karşı tarafı göstererek) karşıda işte görmüyor musun?" der. Deli de bunun üzerine, "Ama oradaki kaldırımda yürüyen birine sorduğumda karşı kaldırımın burası olduğunu söyledi."
Peh! Hiç komik değil, değil mi? Neyse işte, ama evet, o zaman sorarlar adama deli bu soruyu ilk olarak hangi taraftaki kaldırımdayken sordu?
Bu kadar kafa ütüledikten sonra şimdilik burada sözlerimi bitiriyorum. "Acaba senin hiç işin yok mu da bunlarla uğraşıyorsun?" diyecek olursanız, var; var tabii, olmaz mı? Ben geceleri Kont Dracula olarak çalışıyorum. Ama ben pek de o hayali kahraman gibi değilim. Kimseye zararım dokunmaz. (Aslında Kont'un da insanlara verdiği düşünülen zarar, insanların birbirlerine verdikleri zararlara göre devede kulak kalır ya neyse…) Ne diyordum, diyordum ki: Çünkü kanla değil kelimelerle besleniyorum. Gece sokaklarda dolaşarak insanların beyinlerinden düşüp de kaldırımların içine geçmiş kelimeleri gözlerimle emiyorum.

Üstadımdan güzel bulduğum alıntılarla sahneden ayrılıyorum…

"Korku, akşam oldu mu, evimizi küçük ve tehlikeli bir deniz gibi istila ederdi. Onun, annemin öldüğünü söyledikleri her zaman için kapalı odadan siyah dalgalarla yükseldiğini, kabarıp büyüyerek etrafımızı aldığını kaç defa gözlerimle gördüm. Bu anlarda bütün etrafımdaki çehreler, bir enginde rastlanan gemi ışıkları gibi uzak ve gurbetli görünürlerdi."

"Bununla birlikte ne rüyalarında, ne de bugün tesadüf ettiği rakamlarda böyle bir akıbeti haber veren bir şey yoktu. Gelirken bindiği otomobilin numarasını hatırladı: 1873. Rakamları mutlak kıymetiyle tekrar topladı. Hepsi 19 ediyordu. 1+9=10. Sıfırı atıyordu. Elde kalan birdi. 1 onun çok iyi bir rakamıydı, evvela tekti ve sonra vahdetin ve vahdaniyetin rakamıydı."

"Zaten hayat dediğimiz bu kapalı dairenin asıl mucizesi alışmak değil miydi?"

"Hiçbir ifrit, hiçbir karışık mahluk, Abdullah Efendi'yi bu bacakları ve dudakları ayrı ayrı şeyler konuşan kadın kadar korkutamazdı."

"Doğrusu istenirse o küçük bir talihti, fakat bu küçük talih büyük bir ruha eklenmişti… Bilmem ki böyle bir tezadın ürpertmeyeceği bir düşünce var mıdır? "

"Bu mudil (çetin) ruh makinesinin en mühim tarafı istikrah (bir şeyi zorla ve iğrenerek işlemek) hissiydi. Abdullah büyük bir mistikti. Allahsız bir mistik."

(1) Abdullah Efendinin Rüyaları, Ahmet Hamdi Tanpınar
(2) The Magic Rebirth, Cadaveria

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2007 MaviMelek            website metrics