MaviMelek
"Bir hikâye ne denli bütünlük içinde anlatılırsa, örttüğü boşluk o kadar derin, söylediği yalan o kadar büyük demek ki…" - "Dalgakıran" / Türker Armaner

[Öykü]"Mühür" | Türker Armaner*

Gökhan Bulut"BAZI ACILAR ÇIPLAKTIR,
ORTADA DURUR"

I

Tepeye tırmandıkça parlak, çiğ bir yaz öğleni ışığında ada gittikçe büyüyor, genişliyor. Seyrek de olsa yanımızdan arabalar geçiyor. İki gecedir uykusuz, yol yorgunuyum. Ara sıra dalsam da, traktörün römorkunun sarsıntısı uykumu bölüyor.
Uyumaktan vazgeçtim, aşağıdaki denizi seyrediyorum. Römork, traktörden bağımsız, onu ardı sıra izleyen bir canlı gibi deviniyor. Bir “toprak” aracında kendimi iğreti hissediyorum. Traktörün kendisi ile sürücüsü de bana bu iğretiliği hissettiriyor. Bir saate yakın limandan köye gidecek araç bekleyip umudumu kesmişken beni almıştı; neden adaya geldiğimi, işimi, adımı, nereli olduğumu hiç sormadı. Böylesi çok daha iyi.
Ben toprağa bağlı biri değilim. Ait olduğum bir kara parçası olmadı hiç. Toprağı işlemekten, işlenmiş topraktan anlamam.
Toprak insanlarını biraz olsun tanırım ama; içine doğdukları ortamı merkez alarak dünyaya bakarlar. Karşılaştıkları yeni bir insanı, yeni bir yeri, birer bilgi olarak çerçeveleyip belleklerinin çekmecesine yerleştirirler.
Aile önemlidir onlar için; geldikleri aile, kurdukları aile.
Aileden, topluluklardan kaçanlara birer “hüda-i nabit”, ya da zararsız bir ucube gözüyle bakar, tedavi etmeye çalışırlar.
Bu adam öyle birine benzemiyordu.
Gömleğinden bir sigara çıkarıp yaktı. Bir sigara daha çıkarıp başını çevirmeden bana uzattı. Alıp “Sağol,” dedim, yaktım. Vitesi değiştirdi. Artık yokuş aşağı iniyorduk.
Düzlüğe vardık, traktör yavaşladı, taş bir evin önünde durdu. “Burası,” dedi, “aradığın yer.” Teşekkür etmeye çalışırken çoktan gitmişti.

Evin maviye boyanmış açık kapısı rüzgârdan sallanıyordu. Denize bakan karşıdaki kapı da aralıktı. Duvarlardan birine adanın haritası çizilmiş, bulunduğumuz yer işaretlenmişti.
Çantamı omzuma alıp tedirgin adımlarla içeri girdim.
Adımlarımın tedirginliği bu evin ıssızlığından değildi. Yeni her mekâna, dışarıdan bakanlarca güvenli, emin, kendime içeriden baktığımda ise tedirgin sayılabilecek adımlarla girerim.
Gözüm karanlığa alışınca ilk fark ettiğim, kapının yanındaki duvarda örümcek ağlarının örttüğü bir pencereden sızan ışıktı. Şimdi üç yerden ışık geliyordu: içeri girdiğim kapı, denize bakan aralık kapı ve örümcek ağı kaplı pencere.
İki kapı arasında büyük bir şarap imal makinesi vardı. Devasa bir silindir; döndükçe üzümler bir yana, çekirdekler öte yana düşüyor.
Artık dönmüyor, otuz küsur yıldır duruyor.

Tahta merdivenden üst kata çıkmaya başladım. Çürük basamaklardan çıkan sesler bir an tekrar alt kata inebileceğime ilişkin güvenimi sarstı.
Dördüncü basamakta buz kesmiş gibi durdum. Ne çıkabiliyor, ne de inebiliyordum. Nefesim başka birinin soluması gibi geliyordu kulağıma.
Merdivendeki her basamak, başka bir sesle, başka bir kelimeyi fısıldıyordu. Cesaretimi toplayıp dördüncü basamağa birkaç dakikadır hareketsiz duran sol ayağımla biraz daha yüklendim. Aynı ses, bir kez daha “BURADA,” dedi.
Duyduklarımın beni yanılttığına ya da yazdığım bir hikâyenin kahramanı olduğuna inanmayı çok isterdim. Bu sesin, kelimenin, benden bağımsız oluşmadığına, istediğimde kelimeyi, basamakları, evi, traktörü değiştirebileceğime kendimi ikna etmeye çalıştım.
Başımı çevirip silindire baktım. Üç ışık huzmesi, içinde kıpırdayan milyonlarca toz taneciğiyle makineyi aydınlatıyordu.
Yavaş, ürkek, dikkatli, son dört basamağı tırmandım.

Beşinci basamak: “KİLİTLENMİŞTİR”
Altıncı basamak: “ÖLÜMÜN”
Yedinci basamak: “SUSKUN”
Sekizinci basamak: “MEKÂNINA”

Bu kez ter içinde hızla aşağıya indim, sesler birbiri ardına tekrarlandı.
İlk basamaktan başlayarak yeniden üst kata çıktım:
ZAMANIN
GERİ ÇEVRİLMEZ
SESSİZLİĞİ
BURADA
KİLİTLENMİŞTİR
ÖLÜMÜN
SUSKUN
MEKÂNINA

Çantamı açtım, not defterime bu cümleyi yazdım.

Üst katta dört oda vardı. Sağdaki ilk odaya girdim, kollarıma bacaklarıma yapışan örümcek ağlarını silkeleyerek. Siyah, büyük bir sandık odanın ortasında duruyordu. Sofaya çıktım. Duvardaki çengelde pastan sararmış beyaz bir gömlek vardı; sahibi birazdan dönecekmiş gibi asmıştı.
Sandık odasının karşısındaki yemek odası olacaktı, duvarlarda tavalar, tencereler, ceviz kaplamalı masada üst üste tabak çanak takımları, bardaklar diziliydi. Çaprazdaki odaya geçtim. Çalışma masasının yanındaki kitaplığın cam bölmelerinden birinde bir dosya gözüme ilişti. Camı açtım, dosyayı aldım. İçinde evin alımıyla ilgili 1960 tarihli evrak vardı. Acemi bir hırsız gibi ellerim titreyerek birbirine yapışmış kâğıtları karıştırdım.

Alt katta bir uğultu koptu. Sofayı geçtim, merdivenin başına gidip baktım.
Silindir ağır ağır dönüyordu. Basamaklardan koşarak aşağıya indim.

MEKÂNINASUSKUNÖLÜMÜNKİLİTLENMİŞTİRBURADASESSİZLİĞİGERİÇEVRİLMEZZAMANIN

Silindirden çıkan ses her yeri kaplamıştı. Kendi çevresinde devinmekle kalmayıp, dönerek sağa sola da gidebileceğini, istediğinde beni ezebileceğini hissettim.
Ortalığı kesif bir şarap kokusu doldurdu. Başım dönmeye, kulaklarım uğuldamaya başladı.

II

“Zamanın,” dedi Yorgo, “bu kadar hızlı mı geçmesi gerekirdi? Psilikatzidiko'mu daha dün açmış gibiyim. Oysa yarın tam otuz iki yıl olacak. Bu kadar zamandır adadan uzak kalmışım demek ki.
“Adadayken şarap yapardık. Kırmızı, ekşimsi, içimi kolay bir şarap; dedemden pedere, pederden bana kalan bir makineyle.
“Adada yapar, adada satardık. Orada olan her şey, orada tüketilir. Bazı muhterisler adaya gelip, yanlarında on-on beş şişeyle dönmek isterlerdi, biz yabancılara iki şişeden fazla vermezdik. Adalılar da içeceği kadar alırdı zaten.
“Bazen para bile kullanmazdık. Mesela ben Marika'nın kocasına şarap verirdim, o bana zeytinyağı.”
“Otuz iki yıl önce o günlerde...”
“Bırak o günleri şimdi, hatırlamıyorum bile. Benim bildiğim, doğduğumdan –tevellüt on dokuz– altmış beşe kadar olanı. Sonra başka bir memlekete gittik işte, o dükkânı açtık. Otuz iki yıl geçti.”
“Unutmayı mı tercih ediyorsun?”
“Hatırlamak ya da unutmak tercih edilmez ki! Altmış beşe kadarı bir hayattı, sonraki de bir başkası...”
“Hayatını değiştirmeyi de sen seçmedin, hafızanda neyin, nelerin kalacağını seçmediğin gibi.”“Şarap, diyordum. Hiçbir yerinkine benzemezdi. Tek ben değildim tabii, başka şarap imalatçıları da vardı. Bağdan üzüm alır, getirir, makineye koyardık. Döndükçe üzümler bir yana, çekirdekler öte yana düşerdi. Sonra üzümleri ezip şırasını çıkartır, büyük fıçılar içinde mayalanmaya bırakırdık. Biz kırmızı şarap yapardık, onun için çekirdekler ve kabuklar da mayalanmaya bırakılırdı.
“Silindirin kendi ekseninde yaptığı her devir, zamanın içindeki bir andı benim için. Devir tamamlanmadıkça, 'an' da yarım kalmış gibi gelirdi.”
“Senin zamanının... Silindirin durmasından sonrası senin değil, başkalarının, adalı olmayanların, hiç görmediğin, görmeyeceğin, ama yaşantının her parçasında, silindirin her devrinde kendilerine karşı mesul olduğunu hatırlatanların belirlediği bir zamandı.”
Neden sorguluyor beni? Makinemden, şaraplarımdan, evimden, adamdan koparılmak yeterince acı vermedi mi? Evet, nasıl koparıldığımı unutmayı tercih etmedim belki ama, hatırlamak istememeyi hak etmedim mi? Yaşamış olmam yetmiyor mu? Taşımak zorunda mıyım o günleri, belleğimde asalak birer aşağılanma damgası olarak?
Acıyı taçlandırıp bir heyula gibi hafızada taşımaya mı “vakar” diyorlar? Neyi, nereye kadar unutabilirim zaten? O günlerden silmeye çalıştığım her tasviri, muhayyilem başka bir şekle sokup mütemadiyen karşıma çıkarıyor.
“Bağlar yukarıdaki köydeydi.”
“Bir evin daha vardı senin?”
“Kızımla damadım oturuyordu, yok artık.”
“Kızınla damadın da adada değil.”
“Onlar da yok, göçtüler, uzak bir memlekete.”
Uzak bir memleket! Adanın dışındaki her yer uzak benim için aslında. Yapageldiğim işten mahrum bırakılmak da göçmek bir nevi. O evin, başka evlerin neden artık bizim olmadığını, ne koşullarda satıldığını, elimizden çıktığını sen de biliyorsun. Nedir asıl söyletmek istediğin? Resmi yazının tebliğ edildiği günü mü öğrenmek, bilmek istiyorsun?
Stefanos yapmasa başkası yapacaktı tanıklığı, ona husumet duyduğumu işitmek istiyorsun belki de, nefret etmenin insanın asli özelliği olduğunu düşünüyorsun.
Sen çok farklı bir yerden geliyorsun, kendi gözünle adalılara bakıp bizim yerimize hislerimizi tanzime kalkıştın. Dinlediğinle yetin, tanımak istiyorsan bizi; gördüğünün dışında bir alaka aramaktan vazgeç!
“O yazı sende mi hâlâ?”
“Ne önemi var ki bunun, bir yerlerdedir işte.”
Siz “metin” diyorsunuz değil mi? Bizim felaketimizi hazırlayan yazılar birer “metin” sizin için. Seslerimizi, görüntülerimizi kaydettiğiniz bantlar da birer “metin”. Okuyacak, dinleyecek, seyredecek, bundan belki bir makale, bir tez, belki de bir hikâye çıkaracaksınız. Bambaşka bir tarihten, coğrafyadan, dilden gelip idrak etmeye çalışacaksınız aklınızca. Acı, olduğu yerde duracak. Sonra da itham edeceksiniz, yaşanmış olanı yaşandığı gibi dile getirmediğimiz için.
“Konuşmak istemiyorsun.”
“Seninle, bu mevzularda değil en azından. Ama bir bardak şarap ikram edebilirim.”
Güldü. “Kendi imalatım değil tabii ki.”
Sen de beni küçümsüyorsun, iki yönden: “anlamaya çalışmam”ı boş, yetersiz bir çaba olarak görüyorsun. Ben senin için –böyle ifade etmesen de, çünkü tespit ettiğin gibi bambaşka bir dilden geliyorum– bulduğu her malzemeyi yazıya dönüştüren bir yazarım.
Benim ıstıraplarımı da bu adanın yaşadıklarıyla karşılaştırılabilir görmüyorsun. İlki olmasa bile bu doğru.
Tezgâhtan iki su bardağı alıp yarılanmış şarabın mantarını gevşetti, bardaklara doldurdu, birini benim önüme sürdü. Karşılıklı birer sigara yaktık.
“Bağın sahibi Marika'nın babasıydı. Marika o sırada Stefanos ile evli değildi. Onlar bağları olduğu halde şarap işine girmediler. Zeytinyağı yapıp satıyorlardı. Ben onların konuştuğu Rumca'yı garip bulurdum, onlar da bizimkini. Bu küçücük adada her köy farklı konuşur. Ben de senin dilini farklı telaffuz ediyorum. Ama sen bunu yüzüme vurmuyorsun. Genelde sizin oradan buralara gelenler yabancı olduklarını saklayıp, bizimle daha çok sohbet etmek uğruna kendi dillerini bizim ağzımıza uydurmaya çalışırlardı. Böyle bir kisve beni onlardan daha da uzaklaştırır, iki şişe şarap verir savardım, nazikçe tabii. Onlar savıldıklarını anlamazlar –nezaket de bu gayeye hizmet ediyorsa bir kisvedir– 'başka' bir yer görmüş, 'başka insanlar'la tanışmış oldukları için sevinerek giderlerdi. Bunun da bence senin çok merak ettiğin 'o günler'den fazla bir farkı yok. Senin gene çok merak ettiğin hükümet yazısını yazanları ya da yazdıranları da bu dil komedyasını oynamak için üç günlüğüne buraya gelenler vekil seçti.
“Şehirdekilerin çoğu ben oraya gidip dükkânı açınca 'memleketine döndü,' diye düşündü. Oysa benim memleket diye bellediğim yer o adadan başkası değildi. Sanıyor musun gittiğim yerdekilerle aynı dili konuşuyorum?”
“Marika'yı eskiden beri tanıyorsun demek ki.”
Sigarasını söndürdü.
“Çocukluğum Stefanos ve Marika ile geçti. Stefanos'un annesi kahve işletirdi, hâlâ da oradadır sanıyorum, dibek kahvesi yapar.”

III

“Yorgo da bir ara bizimle zeytinyağı imalatında çalışmak istemişti,” dedi Marika.
“Stefanos ile birlikte.” Sustu, gözlerini uzağa dikti.
“Bir zeytinyağı imal makinemiz vardı. Yorgo bizim bağdan üzüm almaya geldiğinde akşama kadar orada çalışırdı. Üç kişi çevirirdi makineyi; Yorgo, Stefanos ve kardeşim.
“Biz pederle zeytinliğe gider, zeytinleri sopalarla silkeler, getirirdik. Şakulî bir mil, onu dik olarak kesen barlarla kendi ekseninde çevrilirdi. Üçü de barları ucundan iki eliyle kavrar, omuzlarıyla yüklenerek döndürür, zeytinleri presleyerek yağını çıkarırlardı. Biz de geriye kalan küspeden prina yağı çıkarırdık.”
“Arta kalan posayı ne yapardınız?”
“Yakacak olarak kullanırdık, külleri de zeytinliğe gübre yapardık. Bu adada hiçbir şey ziyan olmaz.
“Makineyi çalıştırırlarken ben bazen onları seyrederdim. Önce sırayla dizilmişler gibi gelirdi. Sonra yavaş yavaş barlara yüklendiklerinde dairenin içinde hangisi orta noktadaydı, karıştırırdım. Dairevi biçimde dönmeye başladıklarında üçü de orta noktadaydı. Hepsi sırayla dairenin sonsuz noktalarından birer birer geçerlerdi.
“Yorgo Stefanos'un, Stefanos kardeşimin, kardeşim Yorgo'nun başladığı noktaya gelirdi. Belirli bir noktayı gözüme kestirirdim. O nokta bir Yorgo olurdu, bir Stefanos.”
Sustu. Bir şey söyleyecek sandım, suskunluğu uzadı.
“Kahve içersin değil mi?” diye sordu. “Dibek kahvesi. Madam'ınkine benzemez ama...”
Bu yabancıya neden anlatıyorum ki bunları? Geçmiş gitmiş. Nerden bilir zeytinyağı imalini? Neden bilsin ki? Kafasında kurabilir ancak. O makine de yıllardır dönmüyor artık; otuz iki yıldır. Çalışırken çıkardığı sesi ben bile hayal meyal hatırlıyorum.
“Hep aynı yönde mi dönerlerdi?”
“O alet,” dedi Marika. “Geri çevrilmez.”

IV

“En çok neyi özledim, biliyor musun?” dedi Stefanos.
“Sessizliği.
“Adadan ayrıldıktan sonra gittiğim her yerde sesler büyüyerek kulağıma geliyor. Adadaki sesler benim seslerimdi, her birini tanıyordum.
“Bir mekân kendi sesini de üretir. Benim gibi doğduğun yerden hiç ayrılmamışsan, ayrılman da kendi isteğinle olmuş değilse, yeni bir yerde kendi sesini de tanıyamazsın. Ben adayla birlikte kendi sesimden de koparıldım.”
“Marika?”
“Ayrıldık.”
“Yorgo?”
İhanet ettiğimi düşünüyorsun değil mi? Resmi yazıyla gelip sorgulayan birine karşı koymak kolay mı sanıyorsun? Ben yapmasam başkası yapacaktı tanıklığı.
“Bilmiyorum. Bir dükkân falan açmış galiba.”
Herkes Yorgo Marika ile benden önce birlikte olduğu için o kâğıdı imzaladığımı sanıyor. Oysa ben Marika'yı, ailemi korumak istedim. Yorgo'lar nasıl olsa gönderilecekti.
Gerçi biz de gönderildik, annem hariç.
“Zaman durduğunda mekân da susar.”
“Zaman duralı...”
“O günler”i soracaksın değil mi? Hatırlamıyorum. Adadaki zamanı, mekânı, sesleri, insanları mühürleyen o günlere dair bir şey yok aklımda. Bize olan oldu, sen ise bir “Sözlü Tarih” fantezisi peşindesin.
“Tarih”, zaten sözlüdür, anlatılır, kelimenin menşei bizden gelmedir. Sizin yazılarınızda bizler; kalanlar, gidenler, adanın büyüklüğü, zeytinlerin, şarapların oranı, insanların koyunlara oranı, koyunların otlara oranı, otların araziye oranı birer sayıdır. Bizler, adanın tümü, sizin üçüncü sınıf kâğıtlara basılmış mecmualarınızın içinde, sonra da ciltlerin arasında birer sayıyız.
Bu sayıları topladığınızda, çarptığınızda, böldüğünüzde, bilgisayara verip istatistiksel sonuçlar aldığınızda bu bir “tez” olacak değil mi?
“Tez” kelimesi de bizden gelir, bir fikri tesis etmek demektir. Siz bizi numaralayarak neyi tesis etmiş olacaksınız?
“Tez” dediğiniz varolandan yola çıkıp yeni olanı görmektir. Varolan geçip gitmiştir, kalanlar orada duradurur, bizse göçmüşüzdür. Sizse bunları afili cümlelere döküp rütbenizi artırırsınız.
“Çok oldu. Otuz iki yıl. Ne yapacaksın?”
Ben onlardan değilim ki. Nasıl anlatırsın şimdi? Derdimin sayılar olduğunu sanıyorsun herhalde.
Bense Yorgo'yu, Marika'yı, seni merak ediyorum. Yorgo'yu düşünürken aklından geçen kelimeleri, zeytinyağı imal makinesini çevirirken önce ona, sonra Marika'ya bakışını, kâğıdı imzalamadan hemen önce düşündüğün şeyin Marika'yı korumak mı, yoksa Yorgo'yu uzaklaştırmak mı olduğunu, imzaladıktan hemen sonra rahatladığını mı, üzüldüğünü mü, korktuğunu mu, kaçmayı mı, orada durmayı mı tercih ettiğini, kulağına ilk gelen sesin ne olduğunu, hükümet görevlisine içinden ne dediğini, kâğıt adamın elindeyken kendinden emin olamadığından imzana tekrar bakmak isteyip istemediğini merak ediyorum.
“Hiç. Sordum sadece. Yanımda bir şişe şarap var, biraz içer miyiz?”

V

“Kahveyi beğendin mi?” diye sordu Marika. “Stefanos ile evliyken öğrenmiştim nasıl yapıldığını, annesinden.
“Madam'ın kahvesi çok güzeldir, yazları hava sıcakken Stefanos ile dışarıda, çardağın altındaki masalarda otururduk. Sadece ikimiz oradaysak kahveyi kocası yapardı. Üstü açık silindir kabın içindeki kahvenin döğülme sesi kulağımda hâlâ.
“Ben de sana bunları anlatıyorum. Sen herhalde Stefanos ile nasıl ayrıldığımızı soracaksın.”
“Belki.”
“Evet, öyle. Siz bunları merak edersiniz. Kendi ayrılıklarınızdan farklı görürsünüz. Adaya, başka yerlere, müzeye gider gibi gidersiniz. Ben ne düşündüğümü açıkça söylerim. Erkekler bunu pek yapmaz.”
“Bir erkek hemcinsinin ne düşündüğünü bilir az çok.”
“Latif cinsin ne düşündüğünü ise çok az bilir. Kadınlar o yüzden daha fazla konuşur.” Durdu, siyah başörtüsünü düzeltti.
“Stefanos...”
Bu kelimeyle hayatının yarısını anlatmış gibi sustu.
“Beni, onunla yalnız bırakmamak uğruna kahve yerine gelir bizde çalışırdı. Kendi köyünden bizimki on-on beş kilometre çeker, sabahları bazen çam ormanlarının, pırnal meşelerinin, hayıtların, zakkumların arasından geçerek yürürdü.
“Yorgo ile neden evlenmediğimi düşünüyorsun herhalde. O kendisini çok fazla severdi.
“Fedakârlık etmezdi pek; bir kadın için önemlidir bu. Hava bozduğunda –sık sık olurdu bu; benim köy kuzeydedir, lodos rüzgârlarına açıktır– köyünden beni görmeye gelmek için hiç kendini zorlamadı mesela, kaldı ki orası bize daha yakındı.”
“Sen de Stefanos ile evlendin.”
“Küçümsüyorsun, erkekler bunu anlamaz. Kadınlar, kendilerinin dışına çıkabilen birini eş ister.
“Gene de, o imzayı atabilen biriyle evliliğimi sürdüremezdim. Tanıklığı o yapmayabilirdi, Stefanos yapmasa başkası da yapmak zorunda değildi. Neyse...”

VI

“Burada,” dedi Andon. “Son mührü açık cezaevi vurdu. Senin geminin yanaştığı liman var ya, onun tam çaprazında, adanın güney batısına kuruldu. Zaten adadaki aileler bir önceki yıl darmadağınık olmuştu. Çok hırsızlık oldu. İnsanlar daha da canlarından bezsin, daha çok malından mülkünden olsun diye kurdular bu cezaevini buraya.
“Yaşadığın yerin bir hapishanenin sınırları olarak tescillenmesi ne demektir bilir misin? Bir anda kendini de mahkûm olmuş bulursun. Adaya cezaevi kurmak, mahkûmlar kaçamasın, adalıların geri kalanı da kaçamayan mahkûmlar yüzünden kaçsın demektir. Onlar işledikleri farz edilen cürümler yüzünden adaya düşmüştür, bizse işleyeceğimizi farz ettikleri cürümler yüzünden adadan atılırız.
“Sence 'hükümlüyü topluma kazandırmak' ne manaya gelir?”
Bir cevap vermem, ne diyeceğim onu pek ilgilendiriyor görünmüyordu. Devam etti.
“Böyle basmakalıp bir lafa bel bağlamışsan kişi hükmünü giyse de çıkarsa da, onu dışarıda görüyorsun demektir. Bunu diyen, kendini 'toplum', hükümlüyü 'kaybedilmiş' olarak görür. O kişi cürüm işlemiş olsa da, olmasa da 'toplum' dediğiniz yerde değildir. O kişi, bunu diyenin gözünde, zaten kendisiyle birlikte 'toplanmış' biri değildir.
“Peki biz; adalılar, bizi gönderenlerle aynı biçimde mi toplandık?”

VII

“Bu kayalara ne denir, biliyor musun?” dedi kalın bir ses.
“Peynir kayaları.”
Yaklaşık yarım saattir dilimlenmiş kaşar peynirini andıran kayaların üzerinde oturuyordum. Balık kokusu küçük koyun tümüne sinmişti. Sesin geldiği yöne döndüm. Kilisenin yanındaki dükkânın önünde, bir gölgeliğin altındaydı. Ben bir şey söyleyemeden sesini yükseltip konuşmaya devam etti. (Yalıtılmış olduğumu, kimsenin beni fark etmediğini düşünüyordum. Açık denizin maviliğine, koyun iskelesine bağlanmış kayıkların dalgalara göre hareketlerine bakıyordum. Aklımdan bin türlü şey geçiyordu, bu kayaların ismi ya da jeolojik yapısı hariç. Oysa o kadar zamandır beni izliyormuş.)
“Deniz bu kayaları böyle oydu,” dedi. “Ya da tersinden alırsan, kayaların denizin öyle oymasına uygun bir yapısı var. Kaya başka türlü olsaydı biçimi de başka türlü mü olurdu?”
Yerinden kalktı (ben de kalktım) yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle yanıma geldi.
“Biçimi başka olsaydı bu kaya aynı kaya mı olurdu? Şunu da düşün: Biçiminden bağımsız olarak, sadece bakarak, kaya ile ilgili bir bilgi edinebilir miyiz?
“Böyle sorulara alışık olmadığın belli. Soruların cevabı yerine bu tür soruların ne işe yaradığını düşünüyor olmalısın.
“Adadaki dördüncü köydesin şimdi, gezdiklerin arasında denize en yakın olanı. Baktığın, gördüğün, işittiğin, dinlediğin şeyler oldu. Bildiklerin vardı, yeni şeyler öğrendin.
“Geçmişe ilişkin kesin bir bilgi için verilerin doygunluk noktası var mıdır?”
Bu kez bana sormuyor, düşünüyor gibiydi. Öteki köyleri gördüğümü nereden biliyordu? Biri, birileri mi söylemişti?
“Hayır,” dedi. “Denize yakın olan hep biraz daha fazla bilir.”
Ben “Hayır” derken kendi sorusuna cevap verdiğini sanmıştım.
“Kendi soruma cevabım da aynı,” dedi.
Korkarak, çekinerek, en uygun dili bulmaya çalışarak ne işle uğraştığını sordum.
“Otuz iki yıldır ufak tefek işlerle,” dedi. Sonra çakır mavisi gözlerini gözlerime dikerek yaşlı, esmer parmağını kiliseye doğru uzattı.
“Daha önce bu kilisenin papazıydım.”
Sustum. Bir süre sessizliğin mi konuşmanın mı kabalık olacağını kestiremedim. Sonra az önce ortada kalmış bir soru olduğunu hatırladım.
“Doygunluk noktası kişinin kendisinde mi biter acaba?” dedim, alçak bir sesle.
Gülümsedi.
“Yani kişi ruhsal doygunluğa ulaştığında mı geçmiş kurulmuş olur?”
Bu noktadan sonra herhangi bir şey söylemenin kabalık olacağından emindim.
“Bu kayalar senin için 'peynir kayaları' artık. Çünkü ben onları adlandırdım; ya da adlandırılmış olanı sana aktardım. Adı olmasaydı bu nesne senin için belirlenmiş olmayacaktı. Ama adlandırılmalarını sağlayan 'şey' bu kayalarda mı mevcut? Bu 'şey' onların aynı zamanda kaya olmalarını da mı sağlıyor?
“Bu sorular binlerce yıldır sorulur. Ben, cevapları olmasa da, soruları biliyorum.

“Adanın geçmişini adlandırabildin mi?
“Susuyorsun. Acının da biçimi vardır, önce bunu görürsün. Her biçim gibi, bunun da algılanış yolları vardır. Bazı acılar çıplaktır, ortada durur. Bazıları ise kendini ele vermez. Acıyı –bilinçli ya da bilinçsiz; gerçi bu ikisinin nerede ayrıldığını uzun hayatım boyunca öğrenemedim– örtmenin de yolları vardır.
“Emin olduğum nadir şeylerden biri, acının hiçbir yere gitmediğidir. Bir mekâna yayılmışsa, kendine has bir koku siner her yere. İkame edebilirsin tabii; örtmek dediğim de budur.
“Örtüyü aralayabilmek zaman ister. Acının, gördüğün biçiminin ötesinde bir şeyler hep kalır. Örtülmüş acıyı çıplak olarak görebilme cesaretini kazanmak da zaman alır. Kimileri, çok kimse belki, kendi karanlık yüzeylerine sırt çevirirler hayatları boyunca. Kimileri, çok azı, böyle bir alanın varlığından haberdardır; tedirgin adımlarla yoklarlar bu yüzeyi. Bilgi, böyle kullanılır.

“Bu kayaların acısı, biçimlerine...”
Kilisenin çanı çalmaya başladı. Cümlesini şimdi tamamlarsa ne dediğini duyamayacaktım.
Çan sesleri sustu.
“Kilitlenmiştir.”

VIII

“Ölümün,” dedi Yorgo, “beklenecek bir yanı yok. Ne de beklenmeyecek.”
Bardaklarımızdaki şarapları tazeledi, kendi sigarasından ikram etti.
“Sevginin de öyle. Ne zaman başlayacağını, ne zaman biteceğini önceden kestiremezsin. Ne Marika'ya olan sevgim azaldı, benimle evlenmediği için, ne de Stefanos'a aslında, yaptığı tanıklık nedeniyle.
“Sevgi de acıya benzer bir bakıma, bir yere gitmez. İkisinin de üzerini çeşitli kumaşlarla kaplar, sustururuz. Onlar kapattığımız hücreden konuşmayı sürdürürler. Sesleri başka sesler olarak hayat boyu çınlar kafamızda.
“Marika beni değil onu eş seçmekte haklıydı. Oyun tahtamız bir üçgenin yüzeyiydi. Ben sevdiğim gibi sevilmek istedim. Demek ne oyunun kurallarını biliyordum, ne de bu kuralların varlığından haberim vardı. Yıllar öncesinin tahlillerini yapmak ne kolaydır...
“Oysa yapmam gereken, Marika'yı, o yüzeyin tümünü benimle doldurabileceğine ikna etmekti. Stefanos bunu yaptı, oyun bitti. O Marika'yı, Marika'nın kendisini sevmesini istediği gibi sevdi.
“Bunlar öğrenilmiyormuş.
“Çok zaman Marika'yı görmek istediğim halde göremedim; çünkü ben tek çocuktum ve bizim şarap makinesinin başında birinin sürekli durması gerekiyordu, peder de gittikçe yaşlanıyordu. Bunu Marika'ya hiç söyleyemedim, çünkü o, benim zeytinyağı işinde çalışmak istediğim için oraya gittiğimi sanıyordu. Sadece kendisi için gittiğimi bilmiyordu. Oysa ben şarap yapmayı da, içmeyi de çok severim. Stefanos'un belli bir işi yoktu, kahve o olmasa da dönüyordu, o işten sıkıldığını da biliyordum. Ben işimi iyi yapıyordum, kendimi işimle tarif ediyordum. Bana göre kişinin varlığının mekânı, işidir zaten.
“Marika'ya hep hava koşullarını bahane ettim, işime olan sevgimi kıskanmasın diye. Benim rakibim Stefanos ise, Marika'nınki bizim dev silindirdi. Çoğu kez gitmeyi gerçekten istediğim halde gidemedim. Zaten bir kadın için önemli olan bir çaba harcanması değil, o çabanın bir sonuca dönüşüp dönüşmediğidir.
“Sonra herkes kendi işine döndü; ben şarapçılığa, Marika zeytinyağına, Stefanos da Marika'ya... Evlendim ve üçgen başka bir biçimde yeniden kuruldu; şarap verdim, zeytinyağı aldım.

“Malum yazı geldi bir gün. Peder göçtükten bir yıl sonra.
“Bana ait taşınmazların bulunduğu arazi kamulaştırılmış.
“Bu 'kamu' nerededir, sizin ‘toplum' diyegeldiğinizle aynı şey midir? Bizim adanın dışındaki her yere bu ad veriliyor anlaşılan.
“Bir kişinin, arazinin hudutlarını belirlemek için tanıklık etmesi gerekiyormuş. Alışverişimiz çok oluyor diye Stefanos'u seçip, imzayı atması için zorlamışlar. Reddetmemiş.
“Bu son söylediğim kelimeyi de 'husumet işareti' olarak kullanırsın sen şimdi, aradığın, duymak istediğin bu çünkü. Buna müsaade etmek istemem.”
Stefanos da sevgiyi tanıyordu. Marika'nın bana duyduğu “ilk” sevginin çığlığını biliyordu. Kendisininkini de. Gündelik hayatın bunları boğmadığının, tam tersine beslediğinin farkındaydı. O da, öldürmeyi tercih etti.
“Direnememiş, demek daha doğru olur. Direnmiş olmasını beklemeye de hakkım yok.”

IX

“Şarap güzelmiş,” dedi Stefanos. “Neredeyse Yorgo'nunki kadar.”
Sustu. Söylenmemesi gereken bir şey söylemiş gibi gözlerini yere dikti.
“Bence kişi kendini sevdiği insanla tarif etmelidir. Yorgo işine çok bağlanmıştı. Gerçi iyi de yapardı ama...
“Marika'yı kendisinin çok dışında tuttu. Ben onun neden gelemediğini biliyordum, ama Marika'ya hiç söylemedim. Böyle bir durumda ancak Yorgo'nun bana bir kötülük yapmasıyla denge korunur değil mi?
“Bak 'kötülük' dedim. Yaptığımı kendim nitelendiriyorum.
“Marika kendisini terk edip benimle evlendiğinde Yorgo işine dönmüş, evlenmiş, bana olan sevgisini azaltmamıştı. Benden nefret edip suçluluğumu yok etmeme yardımcı olabilirdi. Marika'nın beni seçmiş olmasının bedelini, bana olan sevgisini öldürerek ödetebilirdi.
“Yapmadı.

“Tanıklık etmek için gönüllü olmadım, biliyorsun. İnsanı en çok rahatlatan kötülük, istemeden yapılmak zorunda olandır sanırdım.
“Yanılmışım.
“Marika kendisini korumak istediğimde beni daha çok sever sanıyordum.
“Bunda da yanılmışım.
“Yorgo beni sevmeyi sürdürdü, Marika'yı da. Suçluluğum içimde büyüdü, örtülmez bir hale geldi. Tanıklığı herhangi birinin yapabilecek olması önemli değildi aslında.
“Bu kişi ben olmamalıydım. Marika da terk etti beni.
“Bunca yanılgıdan, Yorgo'dan, Marika'dan, adamdan, dilimden koparılmış olduktan sonra doğru şeyler söylüyor olmak neye yarar.”
Bir sigara yaktı. Kibritin alevi sönmeden bana uzattı, ben de yaktım. Doğru şeyler söylüyor olmasının, söylediklerinin doğru olup olmamasının benim için bir önemi yoktu.
Sigarasını bitirene kadar bir şey söylemedi, ben de.
“Suskun,” dedi, izmaritini küllüğe bastırırken, “kalmak en iyisi galiba.”

X

“Yorgo'nun şarapçılığı ne kadar sevdiğini biliyordum,” dedi Marika. “Neden zaman zaman beni görmeye gelemediğini de. Öne sürdüğü bahaneleri hiçbir zaman yüzüne vurmadım. Stefanos da Yorgo'nun işiyle uğraştığı için köye gelemediğini biliyordu. Onun, bunu bilip benden saklamak istediğinin farkında olduğumu da belli etmedim.
“Her şey tersine dönseydi Yorgo Stefanos için tanıklık yapar mıydı?
“Sanmıyorum. Stefanos da adaya çok bağlıydı tabii, ama asıl bağlı olduğu bendim. Yorgo'nun işi, adasıyla, diliyle daha içeriden bir bağ kurmasını sağlamıştı.
“Geçmişe dönüp böyle koşullu yargılarda bulunmak da haksızlık.

“Bana olan sevgisini her şeyi öldürmek için kullanan bir erkekle de birlikte olamazdım.
“Ayrıldık.
“Önce birbirimizden, sonra adamızdan. Ayrı memleketlere gittik.
“Ben o güne dek adamdan hiç çıkmamıştım. Başka yerleri de hiç merak etmiyordum. Yeni bir yere gittik, gitmek zorunda kaldık. Çocuklar benimle geldi, ara sıra babalarını görmeye giderler. Adadan niye ayrıldığımıza artık akılları eriyor az çok. Onlara Stefanos'un Yorgo'ya ihanet ettiğini hiç söylemedim.
“Stefanos tanıklığı ile Yorgo'ya, Yorgo işiyle bana, ben Stefanos ile Yorgo'ya ihanet ettim.
“Bıraksalar ölünceye dek orada yaşayıp adama gömülmek isterdim. Bıraksınlar gömülsün herkes kendi...”
Siyah başörtüsünün ucuyla yüzünü kapattı, boğuk, uzaklardan gelen bir ses duydum.
“Mekânına.”

XI

“Ben burada dokumacıydım,” dedi Todor. “Şu taş evi görüyor musun? Git, bak oraya. Seni burada bekliyorum.”
Sesi uzaktan geliyordu.
“Pencereden bak!”
Eğildim, biraz aşağıda kalan odaya baktım dışarıdan. Karanlık odanın içinde bir dokuma tezgâhı vardı.
“Dikkatli bak!”
Tezgâhın silindirinde bir parça kumaş vardı. Aceleyle terk edilen bir yerde kalmış tek göze çarpan nesneydi. Bütünlenecek, bütünlenmeye başlanmış bir dokunun eksik kalan kısmıydı. Kendi başına bütünlüğü, doğmadan düşürülmüş bir çocuğunki kadardı.
“Ben orada çalışıyordum, altmış beş haziranına, bir tabur asker adaya çıkana kadar.
“Herkes gitmişti; Yorgo, Marika, Stefanos, Andon... Geride kalan ailelerin gündelik hayatı sarsılmıştı. Ben inatla yalnız başıma burada çalışıyordum. Yorgo'nun şaraplarını özlüyordum en çok. Tezgâh sürekli dönüyordu, düz dokuma yapıyordum, şimdi pek kalmamıştır.
“Otuz iki yıl olmuş ayrılalı, ayrılmak zorunda kalalı.
“Hepsi öldü şimdi, ben de. Altmış beşe kadarki hayatımız birer kelime olarak gömüldü basamaklara, benimki hariç. Ben dokuduğum kumaşı bile bitiremedim.

“İşini bitiremeyen ölülerin dili, söyleyeceği sözü olmaz.”

XII

Silindirin sesini duymuyordum artık. Şarap kokusu da yitip gitmişti. Şarabın acı tadı duruyordu belleğimde sadece. Derin derin soludum, küf kokusu geldi burnuma.
Gözlerimi açtım. Dışarıda, evin duvarının önünde yığılıp kalmıştım. Başım ağrıyordu. Derin bir nefes daha almaya çalıştım, nefesim yarıda boğazıma takılı kaldı. Hava, herkes, her şey çürümüş, geniz yakıcı bir koku olarak doluyordu ciğerlerime. Sırtımı yasladığım duvara baktım. Haritada bulunduğumuz yeri gösteren işaret silinmişti.
Bir motor sesi duydum. Ses büyüdü, köşeden bir traktör göründü. Yaklaştı, yanımda durdu.
Sürücü motoru durdurmadan “Bin artık,” dedi. “Dönüyoruz.”

*Taş Hücre kitabının içinde, Metis Yayınları, 2000.
~~~

Sayı: 39, Yayın tarihi: 20/07/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics