MaviMelek
Hermes Kitap
"Herkesin durduğu bir yere gittim. Ben Yakup / Ya onlar kimdi / Aralarına aldılar beni. Artık ben hiçbir şey göremiyordum…" Edip Cansever

[Öykü]"Mor Ekim" | Münire Özgencan

Mor Ekim | Ayla Keskin

"GRİ BİR BOŞLUK"

Cambazhane
Cambaz ertesi gün yapacağı gösteri için prova yapıyor, aşağıda bir çift meraklı minik göz onu izliyor, dikkatle, hayranlıkla. Cambaz ipin üzerinde ilerliyor, küçük çocuk içinden sayıyor; 17, 18, 19 ve 20; derin bir nefes alıyor çocuk. Cambazla göz göze geliyorlar, cambaz ceketinin yakasındaki karanfili çıkarıp çocuğa atıyor…

Hazan mevsiminde bir İstanbul sokağı
Ayların bir rengi olduğunu düşündünüz mü hiç? Ben hep düşünmüşümdür. Neden bilmiyorum ama, ayların bir rengi olsaydı eğer, ekim ayı kızıl-kahve olurdu bence. O yıl da, içimizdeki çocuk sevinciyle karşılıyoruz kızıl-kahve renkli ekimi. Mahalledeki metruk köşkün bahçesinde birkaç çocuk kovboyculuk oynuyoruz. Herkes bir ağacın tepesinde. Ellerimizde uzun plastik borular, içlerine yerleştirdiğimiz kâğıttan külahları birbirimize fırlatıyoruz. Rakiplerimi daha iyi görebilmek için ayağımı bir üst dala atmamla elbisem eteğinden neredeyse belime kadar yırtılıyor. Umursamıyorum, oyunun en heyecanlı yeri. Cebimdeki külahlardan birini borunun içine yerleştirip, ceviz ağacındaki Ahmet'in ensesini hedef alıp üflüyorum kuvvetlice. “Aaaah!” diye bir ses duyuluyor; “Yaşasın, vurdum seni!” diye bağırıyorum. Köşkün çıngıraklı kapısının açılmasıyla oyunumuz yarıda kalıyor. Ablamın beni çağıran sesi duyuluyor: “Aysun, hadi yemek yiyoruz.”; “Beş dakika daha lütfen!”; “Olmaz, herkes seni bekliyor, annemi kızdırma.”; “Offf! Tamam tamam,” diyerek ağaçtan iniyorum.

Eve girer girmez mis gibi sütlaç kokusu alıyorum. Ellerimi yıkadıktan sonra tadına bakmak için mutfağa girmemle annem odadan sesleniyor; “Sakın elini sütlaçlara sürme.” Bazen annemin arkasında da gözleri olduğunu düşünüyorum. Annem, yemekten sonra çaya misafirlerimiz olacağını söylüyor ve ardından her zamanki uyarısını da yapmayı unutmuyor: “Misafirlerin yanında yaramazlık yapmak, her lafa karışmak yok, anlaşıldı mı?”

Misafir odasında televizyonun sesinden başka bir ses duyulmuyor. Annem, babam, ablam, ben, misafirler herkes televizyondaki ecnebi diziyi izliyoruz. Bir ara görüntü kaymaya başlıyor, ardından karıncalanıyor ve yayın kesiliyor. Herkesin hevesi kursağında kalıyor, babam, “Olur mu şimdi bu, en heyecanlı yeriydi.” diyor. Misafirleri yolculadıktan sonra annem direktifini veriyor, “Çabuk elinizi yüzünüzü yıkayıp, doğru yatağa”, “Yarın okul yok ki” diye itiraz ediyorum, ama her zamanki gibi annem galip geliyor. Yatağıma uzanıp, sokak lambasının ışığında, odanın duvarına yansıyan incir ağacının yapraklarının gölgesine bakarak uykuya dalıyorum.

Ertesi gün odamda ders çalışırken açık pencereden içeri Ayten Alpman'ın “Memleketim” şarkısı doluyor. Zaten caddeler, sokaklar hep “Kıbrıs Fatih'i” Karaoğlan'ın resimleriyle dolu. Daha sonra megafondan duyduğum bir sesle sevinçten havalara uçuyorum. Az sonra kapının zili çalıyor, Ahmet telaşla odama giriyor. “Duydun mu? Cambaz gelecekmiş yine bu akşam”; “Evet, mutlaka gidelim” diyorum.

Cambaz zaman zaman gelir, mahalledeki boş arsada gösteri yapar. Çocuk yaşımda yerden onca yükseklikteki bir ipin üstünde yürümek çok büyüleyici geliyor bana. Büyüyünce ne olmak istiyorsun diye soruyorlar. “Cambaz” diyorum. Gülüyorlar. Ama biliyor musunuz? Hâlâ bir yanım cambaz olmak istiyor.

Akşam erkenden gidiyoruz arsaya. Elma şekerlerimizi alıp, çalışanları izliyoruz. Cambazı göremiyorum, yoksa gelmeyecek mi? Zaman ilerliyor, hava kararıyor, yavaş yavaş kalabalıklaşıyor meydan. Cambaz yok. Ağlayan çocuk sesleri, gülüşme sesleri, çıngırak sesleri, tüm sesler birbirine karışıyor. Aklım cambazda. Hasta mı acaba? Bir ara ablam yanıma gelip bir şeyler söylüyor, ne söylediğini duymuyorum başımı sallıyorum sadece. İşte, gördüm orada! Cambaz telaşlı telaşlı yanındaki kişiyle konuşuyor. O an, çok kısa bir an, belki bir saniye göz göze geliyoruz, gözlerindeki hüznü görüyorum. Üzerinde mor bir ceket ve boynunda mor bir fular var.

İşte nihayet beklediğim an geliyor, cambaz ipin üzerinde yürümeye başlıyor. Herkes dikkatle cambazı izliyor. Herkesin duyduğu tek ses, sessizlik... Sanki kimse nefes bile almıyor. Kim bilir kaçıncı kez yürüyor ipin üzerinde, pamuk ipliğine bağlı hayata karşı. Bir ara dengesini kaybediyor, sendeliyor ipin üzerinde. Herkesin yüreği ağzında, yüzlerde endişe, korku. Cambaz bir an kıpırtısız duruyor.

“Hadi! Bu kadar zor mu? Bırak bedenini boşluğa.”
“Bu kadar kolay mı sanıyorsun, yıllardır yorgun ruhumu taşıyan bedenimden bir anda vazgeçmek?”
“Ne var bunda bu kadar düşünecek, her şey en fazla birkaç saniye sürecek.”
“Peki ya ötekiler, ne yaparlar benim yokluğumda, nasıl yaşarlar?”
“Korkaksın sen! Koca bir korkak!”

Şimdi her şey olağanca hızıyla dönüyor, kulakları uğulduyor, sesi çıkmıyor. Tek görebildiği gri bir boşluk. Gri boşluğa doğru bir adım atıyor, bir adım daha…. Gri boşluk yerini giderek karanlığa bırakıyor.
O gece hiç kimsenin beklemediği bir şey oluyor, hiç kimsenin anlamadığı. Cambaz bir an dengesini kaybedip düşerek ölüyor. Bağırmalar, koşuşturmalar, ambulans sireni. Bir tek ben anlıyorum, cambazın canına kıymak istemesini, ben görüyorum.
Meydan boşalıyor, herkes bir bir gidiyor, sesler kesiliyor. Sokak köpeklerinden başka kimse yok etrafta. Her yer hüzün kesilmiş. Elektrik direğinin altında parlak bir şey görüyorum. Elimi uzatıp alıyorum. Mor bir fular. Biliyorum, bu gece özellikle seçmişti bu rengi cambaz. O da biliyordu, mor hüzün demekti.

~~~
Sayı: 37, Yayın tarihi: 07/05/2009

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics