MaviMelek
Hermes Kitap
"Siz, saatleri yaşadınız. Henüz sözcük haline dönüşmemiş, ya da bir sözcük karşılığı oluşmamış durumlar yarattınız. Tanığınızım." Siz, Saatleri / Cemal Süreya

[Öykü]"Mola" | Çiğdem Aldatmaz

The Two Fridas | Frida Kahlo

"HERKES BİRAZ YARINDAN ALACAKLI"

Şehirlerarası otobüs duraklarının mola verdiği tesislerden birindeyim. Gece yarısını geçip, sabahın ilk ışıklarını inatla bekleyen gökyüzü, yıldızlarını sergilemekten yana cömert. Yaz sıcağına inat, insanın inceden içine işleyen bir rüzgâr var. Üşüyorum. Mola yeri kalabalık.
Gidenlerle dönenlerin yollarının kesiştiği harikulade mekânlardan biridir mola yerleri. Herkes, hikâyesinin ilk yarısındadır aslında. Buraya gelene kadar ne yaşarlarsa yaşasınlar, bundan sonra her şey değişebilir… Ani bir kararla rota bir başka yöne çevrilebilir. O anda orada bulunan herkes, duyulan her ses birbirini tetikleyip, hikâyelerinin yönünü çevirebilir. Bir hayatın değişmesi gerektiği ânın en iyi hesaplanabildiği yerlerden biridir burası. Eksiyle eksinin çarpımının artı olduğu o basit matematik kuralını, rüzgârdan titreyen zihnimizle birden bire keşfettiğimiz anlar burada yaşanabilir. Evet, eksiyle eksinin çarpımı artıdır, su içinde hızla dibe vuran her nesne, vurduğu hızla yukarı yükselir, ve insan ne kadar dibe vurursa o kadar hızlı çıkabilir düştüğü yerden, yeter ki çıkmak istesin. Onu oradan çıkaracak cesareti bulabilmesi yeter… Ya da eksilerimizle eksilerimizin çarpımından doğabilecek bir artı olduğunu bilmeseydik eğer, nereye kadar katlanabilirdik ki sürekli dibe vuran hayatlarımıza.
Mola yeri kalabalık, mola yeri soğuk, mola yeri kırık ve bir vakit sonra kırılacak olan öykülerle dolu. Ben, aceleyle yaktığım sigaranın dumanını rüzgâra karıştırırken, bir takım bilimsel yasaların izini sürüp, giderek anlamsızlaşan hayatıma anlam aramaya çalışan bir zavallıyım.
Yolculuk sabaha kadar sürecek. Sabaha kadar gidecek bir yol olduğunu bilmek bile ince ve anlaşılmaz bir keder bırakıyor insanın içine. Bir hikâyenin nerede biteceğini bilmek, çoğu kez acıtır. Çünkü, zamanın esaretine razı olmaktır karşılığı. Birilerinin size sormadan üzerinize biçtiği eğreti bir role bürünüp, oynarsınız. Oynamaya devam ettikçe, hissizleşir, itaat etmeyi öğrenir, kendiniz olmaktan uzak, süre giden bir senaryonun içinde kaybolursunuz. Yaşam yolunun doğru bilmez eğrisine kapılıp, yepyeni bir yol seçecek cesareti aradığım bu yolculuk, nereye giderse gitsin razıyım.
Otobüslerin yıkamaya alındığı alanın yanında, yukarıya çıkan basamakların yanı başında durdum. Elimdeki su şişesini açmaya çalışırken, gözüm az ilerideki otobüsün kapısındaki genç adam ve kadına takıldı. Kadın hâlâ çocuktu aslında. Büyümesine çok vardı. Fakat, kendisini kolundan tutup sürükleyen adam dahil, hiç kimseye anlatamıyordu bunu. Gözaltlarında büyüyen halkalar, erken yorulmuş bedeni ve hayatın ağır yükünün erkenden çökerttiği omuzları sadece yaşamak istediğini anlatıyordu. Adam, ailesinin kendine biçtiği rolü kolaylıkla üstlenmiş, kızı otobüse zorla bindirmeye çalışırken, kızın gözlerinin çok derinlerinden akan yaşı görmüyordu. Karanlık, bu acı hikâyenin üzerini kapatmıştı ve insanlar bunu es geçiyorlardı.
İnsanlar görmez. Dünyanın tüm çığlıkları yanı başında yankılanırken, içlerindeki boşluk öyle çok büyür ki, o uğultu tüm seslerin üzerini örter. Oysa bu gece burada bir kadın, kendisine zorla biçilen bir hayattan kaçmak istiyor, fakat elini kolunu bağlayan, hayallerine set çeken engellerin aşılamadığı o eşikte tüm korkularıyla aynı anda yüzleşmeye çalışıyor.
Aslında hepimiz bir sabah aniden çekip gidivermek istiyoruz. Her şeyi sıfırlayıp yeniden başlamak, gidilmemiş ülkelerin havasını solumaktır hayalimiz. İyi, kötü ve kırık ne varsa geride bırakmak ve yaralarımızı iyileştirip yeni hikâyeler yazabilecek gücü toparlamak için yapamayacağımız şey yoktur. Fakat gizli bir el hayata tutunma gücümüzü görünmeyen bir şırıngayla damarlarımızdan çekmiş gibidir ve hayatımızı sürüklenmeye razı bir rüzgâr gibi peşinden koşturan bağlılıklarımız, boynumuza asılmış ağır bir madalyon gibidir. O madalyondan kurtulsak derin bir nefes alabileceğimizi fark etsek de, o madalyona dokunmaya bile cesaretimiz yoktur aslında. Bir sonraki adımda ne yapacağımızı bilememenin korkusu, bir şeylerden ödün verecek olmanın tedirginliği, vazgeçmenin eşiğinde içimizi kemirip durur. Seçilecek yeni bir yol ayrımında doğru anlamını yitirir ve zaman kalbimizin ağrısına aldırmadan geçip gider.

Şu an, mola yerinde rahatsız uykularından uyanıp, hava almak için kendini otobüslerinden dışarı atmak isteyen herkes, aslında aynı korkuları taşıyor. Hepsi karanlıkta uzanan otobana bakıp, çekip gitmenin, hatta hep yolda olmanın hayalini kuruyor. Uyku sersemliği ve yol yorgunluğuyla belli belirsiz aralanan gözkapaklarında hep bu istek var aslında.
Aslında herkes hangi hayat standardında olursa olsun, az önce gördüğüm, bir adamın kolundan zorla tutup götürmeye çalıştığı kadınla aynı korkuları paylaşıyor. Fakat kiminin hayatındaki vazgeçemediği konfor, alışkanlıklar, sevgi bağımlılığı, maddiyat bağımlılığı ve yarını yitirme korkusu, o kadın gibi kaybedecek hiçbir şeyin kalmadığı sıfır noktasına getiremiyor insanları.
Bir hayat ne zaman değiştirilmelidir?
Sular ters akmaya başladığında ve sabah uyandığınız yatağa ait hissetmediğinizde kendinizi. Bir kez daha elinize geçmeyecek olması akan zamanın ve kederin aşındırdığı kalp oyuklarında biriken öfkenin patlamaya yüz tuttuğu o korkunç anda, ters akıntıdan kurtulmak için inatla ve hızla kulaç atmaya başlarsınız. Şanslıysanız, bunun farkına varmanız, son nefesinize denk düşmez.

----------000----------

Havada inceden bir nem kokusu var. Otobanın ardında alabildiğine uzanan tarlalar gecenin tüm renklerini karıştırıyor. Sabaha karşı çiğ düşecek. Sabaha karşı, tarlalara, sabaha karşı kalbimize… Sabaha karşı, ince bir buzul örtüsünün altından ince ince gülümsenecek bir sabah kaldı mı diye bakarken, büyük şehirlerin yorgun pencereleri, gün ağarmadan ekinlerinin seslerini dinleyen adamların uzandığı tarlaların ardından yollara sürüyor olacağım yüreğimi. Nereye gidiyor bendeki karanlığın sonu?
Nerede bitiyor bu ince çizginin ucu?
Soruların cevapları yok; olsaydı, yolculuklara gerek kalmazdı. Olsaydı, yolcu olmanın bir anlamı olmazdı.
Çekip gitmek üzerine yazılan her satır, ancak çekip gidildiğinde anlam kazanır. Gidenler kalanları anlar, kalanlar gidenlere kızgındır. Aslında ne giden, ne de kalan vardır. Herkes biraz sürgündür, herkes biraz yarından alacaklı…
Neden buradayım?.. Bir sahil kasabasına giden rastgele binilmiş bir otobüsün içinde neyi arıyorum? Biraz vaktim vardı. Birazcık boş zamanım. Hayatın benden çaldıklarına karşılık lütfettiği birkaç zavallı gün. Kendimi yola atışımın bir sebebi yok, fakat kendimden kaçma sebebim belli. Sular tersine akmaya başladı. Beni her gün içine alan, duymaya, düşünmeye, hissetmeye vakit bırakmayan hayatım korkularımı peşime takıp karanlıkta izimi sürmeye başladığında, anladım. Kırılma noktasının şaşkınlığını kustuğum ilk durak bu mola yeriydi.
Şimdi çevremdeki bu insanları, yolları, yolcu olanları ve yolculukları okuduğum bu geceden sonra her ne yapacaksam, ben artık eski ben olmayacağım.
Düşleyeceklerimizin sonuna mı geldik? Her şey sonsuz deviniminde akıp giderken, elimizdeki seçenekleri pervasızca harcayıp durduğumuz, hayatımıza girip, iz bırakanları kolayca unuttuğumuz, çoğu zaman yeni bir hikâyenin, yeni bir inancın, yeni bir rengin peşine düşmek zor geldiğinden, eskilerine tutunup, ısrarımızla soldurduğumuz günlerde, yeni bir hayata dair hayallerimiz, yaramaz bir çocuğun annesinin elinden kurtulup kaçması gibi kaçıp gitti mi ellerimizden? Yoksa çok mu fazla ciddiye aldık her şeyi? Dünya açlık, kıran, savaş ve sömürü içinde boğulurken, sadece tüketmeyi öğrettikleri için bize, elimizde avucumuzda ne kadar yaşama hevesi varsa alıp tüketmiştik de sanki, Tanrı'nın harflerinden çalmaya başlamıştık Sonra, ya sonra ne olacak? Yarın ne olacak, akşama ne olacak? Bu dostluğun, bu aşkın sonu ne olacak? İşlerimiz nasıl sonuçlanacak? Yeni eşyalarımız ne renk olacak? Teknoloji bize hangi kolaylığı getirecek? Dövizdeki dalgalanma, sulardaki kimyasallar, bizi hayatta tutacak yeni stratejimiz ne olacak? Hangi madeni çıkarıp satsalar daha çok zengin oluruz? Bir sonraki tatili nerede geçireceğiz? Bir sonraki işimiz, bir sonraki sevgilimiz, bir sonraki hayatımız… Her şeyi planlamak zorundayız. Bu arada içimizden geçenler, birdenbire çarpıldığımız düşler ve işte hayallerimiz, düş kurmanın sınırsızlığı terk etmiş olmalı bizi. Binlerce watt gücündeki ihtişamlı ışıklar gözlerimizi yakıyor. Gözümüzü onlardan alıp kendimiz olmaya gücümüz yok. İçimize bakmaya, hayatımıza girenlerin içine bakmaya gücümüz yok. Dünya böyleyken, masalların, rastlantıların, gerçekleşen hayallerin peşine düşmek gitgide zorlaşıyor. Oysa inanmaya ihtiyacım var. Aslında bütün dünyanın, herkesin… Mucizelere, içimizdeki güce, aşkın, sanatın, hikâyenin, yıldızların, rastlantıların, gelecek güzel günlerin gücüne masallara inanır gibi inanmak gerek.
Şimdi bu mola yerinde, otobüse tekrar binmek üzere son sigaramı yakarken, gideceğim yere daha yakın hissediyorum kendimi. Çakmağımı ararken, yanımda biri beliriyor: "Otobüsün kalkmak üzere, istersen yakma onu." diyor. "Hem zaten artık daha yakınsın…"
Ne diyeceğimi şaşırıyorum. Birden, bizim otobüsün yolcuları için anons yapılıyor, muavin otobüse çağırıyor herkesi. Şaşkınım. Kim olduğunu göremiyorum. Sigara elimde kalakalıyor ve ben apar topar otobüse biniyorum.
Hareket hali, yolda olma durumu, insanın içinde sürekli köpüren, dalgalanan, fırtınalar çağıran o denizi durgunlaştırmaya yetiyor. Penceremden kayıp giden otoban çizgilerine takılıyor gözlerim. Her şey ne de çabuk geçiveriyor. Böyle sessiz ve akıcı… Bir o kadar da yaralayıcı aslında. O çizgiler akıp gitmek için var. Hiçbirini tutamazsınız, durduramazsınız, saymaksa hiç mümkün değildir. Geçecek hepsi. Yapacak hiçbir şey olmaksızın geçip gidecek ve bir gün yarı uykulu bir otobüs camından, kalpteki sızıya engel olamadan öylece izlenecek, yaşantılarımız gibi. Hiç gerçekleşmeyecek bir hayalden söz açar gibi. Menekşe kokulu kaldırımlarda bıraktığınız çocuk gülüşünüzü ararken içinizde, her geçenin bir çizik bıraktığı kalbinizi buluvermeniz gibi. Bu sessiz geçişimin hiçbir çaresi yok. Sadece yeterince otoban çizgisi tükettiğinizi anlayıp bir gün bir yerde, huzur içinde duracağınızı bilerek gitmek var.
"Gideceğin yere beni de götürecek olmasaydın, bu yolculuğun mutlaka bir anlamı olurdu." diyor aynı ses. Yanımda oturuyor. Belki de otobüse ilk bindiğim andan beri orada beni izliyordu. Meraklı ve geveze biri olmalıydı. İçimden geçenleri yüksek sesle söylemedim oysa. Kafamı çevirip iyice inceledim. Hırkalarımız aynı renk. Başında siyah bir şapka olduğundan yüzü seçilmiyor. Elinde benim de aylardır okumaya çalıştığım fakat bir türlü bitiremediğim kitap var. Beni izliyor.
"Sen de kimsin?" Nasıl? Nasıl olur da düşündüklerimi duyarsın?
"Paniğe kapılma. Ben sadece senin bir parçanım. Azımsayamayacağın, yok sayamayacağın, korkularını, kuşkularını büyüten bir parçan."
"Hayır" diyorum. "Mola yerine varana kadar yanımdaki o koltuk boştu. Sonra birden çıkageldin."
"Hayır, birden çıkagelmedim, ben yıllardır buradaydım. Yanı başında, içinde, ellerinin arasında, kalbinin ortasında… Gizli olduğunu düşündüğün her yerde apaçık içindeydim. Şimdi de bu yolculukla yüzleşmene yardım edeceğim. Geri dönmemek istiyorsun. Kaçmak; sevmediğin yanlarından, sana zor ve anlamız gelen hayatından kaçmak. Ama bunlara sebep olan yanını değiştirmek işine gelmiyor, çareyi kaçmakta buluyorsun. Başka bir şehir, başka bir gök, başka bir yalnızlık umuyorsun kendine. Hadi bir kez olsun direnmek yerine savaşmayı dene. Gitmek çare olmayacak yoksa, inan bana."
Dikkatle inceliyorum onu. Gözleri aynı ben… Bakışları, sesi, sessizliği… Haklı olabilir. "Kaçmıyorum ki ben. Sadece nefes almaya çalışıyorum. Seçeneklerimi çoğaltmaya, hesaplarımı kapatmaya çalışıyorum. Bana öğretilen, birilerinin doğuştan kanımıza zerk ettiği, öğretilmiş doğrulardan, ezberletilmiş hedeflerden, yanlış toprağa saldığım köklerden, başkalarının hayallerinden kurtulup, gerçekten ben olmaya, bu dünyada neyi gerçekten istediğimi bulmaya çalışıyorum. Tıpkı ilk insan gibi gelişmiş toplumun bütün kurallarından sıyrılıp, yemek, içmek, sevişmek gibi keşfettiğimiz doğal istençlerimi bulmaya çalışıyorum. Mümkün olduğu kadar sadeleştirilmiş, tüketmeyi alışkanlık haline getirmeyen bir yaşamın peşinden koştuğum için deli muamelesi yapıyorsun bana. Evet, belki de delirdim. Akıllıların aklı beni son derece rahatsız ediyor. Böylece beni yolumdan döndürebileceğini düşünüyorsan çok yanlıyorsun."

Saatlerce tartıştık. Otobüsteki insanları sesimizden rahatsız etmemek için oldukça çaba sarf ettim. Bir sonraki mola yerine geldiğimizde, uykusuzluk ve tartışmanın harareti beni iyice yormuştu. Bir ara daldım ve muavinin, ikinci mola anonsuyla irkilerek uyandım. İnsanlar otobüsü boşaltmıştı. Yanımdaki koltuğun boşaldığını fark ettim. Gitmişti. Belki de gitmemişi. O gerçekten benim bir parçamdı. Haklı mıydı bilmiyorum. Buna kim karar verebilirdi?
Yarın sabah ne olacağını bilmeden, yollarda olmanın büyüsü şimdilik bana yetiyordu…

Sayı: 30, Yayın tarihi: 24/09/2008
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics