MaviMelek
"Talihsiz ölümlülere tanrılar şu kaderi dokudu: Yaşayacak insanlar acı içinde. Ama ölümsüzlerin hiçbir kaygısı yok." İlyada / Homeros

[Deneme]"Tek Başına Yaşam: Mitolojik İnsan Philoktetes" | Hüsen Portakal

Philoktetes

"BECERİKLİ OLMAK MI,
ERDEMLİ OLMAK MI?"

Tek başına yaşamı önce Yunan mitologyasında görüyoruz. Sophokles'in bize anlattığına göre, Herakles'in ölürken silahlarını bıraktığı Philoktetes'in ayağını bir yılan sokunca, bu kahraman hem sakat kalır, hem de yarası çok kötü koktuğundan yolda bir adaya bırakılır. Philoktetes Limni Adası'nda tam on yıl boyunca o sakat ayakla tek başına ve en ilkel koşullarda yaşar.

Daha sonra artık dünyaca ünlü diyebileceğimiz Robinson Crusoe'nun öyküsü geliyor. Robinson'un bir ada üzerinde tek başına yaşaması, gerçek bir öyküye dayanır. Daniel Defoe, yaşanmış bir olayı değiştirerek, biraz daha uzatarak, daha romanlaştırarak anlatır. Elbette bu yazar için önemli olan, anlattıklarının ilginç olmasıdır. Zaten olayın gerçek kahramanı da bir günlük tutmamıştır; yaşadıklarını kabaca anlatmış, Defoe bundan bir roman çıkarmıştır. Daha sonra, bize yakın bir tarihte William Golding'in uygar bir dünyadan gelip ıssız bir adaya düşen ve orada vahşileşen çocukların öyküsünü anlattığını biliyoruz.

Tragedya yazarı Sophokles'in Philoktetes'i, Homeros destanlarının bir ayrıntısı, bir uzantısı sayılabilir. Bu kahramanın trajik bir yaşamı vardır, ama sonunda Troya'nın düşmesinde önemli bir rol oynar.
SophoklesPhiloktetes'in ıssız bir ada üzerinde tek başına yaşamı üzerine çok az bilgimiz var. Biz onun sadece yaşam koşullarını biliriz. Bir kral oğlu olarak uygar bir dünyada ama çalışmadan, üretimden uzak yaşarken ve Herakles'in silahlarını taşımak gibi büyük bir onura sahipken, tanrılara karşı saygısızlıkta bulunur, yaşamının on yılını acılar çekerek, tek başına ve en ilkel koşullarda geçirir.

Sophokles bu kahramanın kötü yazgısını, kargışlı kişiliğini anlatır. Oysa burada bizi ilgilendiren, uygar bir ortamda yetiştikten sonra ilkel bir ortamda yaşamak zorunda kalan, yaşamı ilkel koşullara indirgenen bir insanın durumudur.

Issız bir adada

Philoktetes için Robinson'un atası denilebilir. Her ikisi de benzer koşullarda yaşamıştır. Yalnız Robinson daha şanslıdır; önce bir tanrının değil, insanların düşmanlığını üzerine çekmiştir; sağlığı yerindedir. Bulunduğu ada doğal bir yaşam için daha uygundur; örneğin şiddetli soğuklar bilinmez, hem balık avlama şansına sahiptir, hem kara hayvanlarını avlar ya da kendisi ağıl kurarak besler.

Belki Philoktetes'in yaşamının da doğruluk payı vardır. Böyle bir kahraman gerçekten de yaşadı ve Troya savaşına katıldı. Tarihte neyin ne kadar efsane, neyin ne kadar gerçek olduğunu bilecek ve doğrulayacak durumda değiliz. Özellikle işin içine dinsel inançlar ve tanrılar girince.

Philoktetes'in yazgısını Herakles'in ölümü değiştirir. Herakles, bilmeden giydiği zehirli gömleğin işkencesine dayanamaz ve ölmeye karar verir. Kendi yakacak odunlarını hazırlar, üzerine uzanır; birisinin odunları ateşlemesini ister. Kimse buna yanaşmaz. Yalnız Philoktetes odunları ateşler; Herakles de ödül olarak ona silahlarını bırakır.

Herakles | Alanya MüzesiHerakles, aslında masum bir yarı tanrıdır; çünkü Zeus'un oğludur. Oysa Zeus baba çapkın bir tanrıdır; eşi -ve kız kardeşi- Hera'dan başka kadınlarla da yatar. Bu kadınlardan birisi de kraliçe Alkmena'dır. Zeus bu kraliçe ile yatmak için, kocasının görünümünü alır; kadın da onu kocası sanır ve böylece yatarlar. Bu birleşmeden bir erkek çocuk dünyaya gelir. Hera bu olayı duyar, kıskançlık damarları kabarır ve önce çocuğu öldürmeye kalkışır. Zeus'un korumasındaki çocuğu öldüremeyince, bu kez Hera onun başına çeşitli belaları salar. Herakles son olarak eşinin kendisine verdiği zehirli bir gömleği giyer. Bu işkenceye dayanamayınca ölmeye karar verir.

Herakles'ten kalan ve ancak tanrısal bir güce sahip olanların kullanabileceği yay ve oklara böylece Philoktetes sahip olur. Ama yarasının çok kötü kokması yüzünden, Odysseus onu yarı yolda, ıssız bir adada bırakır.

***

Troya savaşları sırasında en büyük kahramanlar tek tek ölür. Akhilleus Hektor'u öldürür; onun peşinden Paris de Akhilleus'ü öldürür. Bilindiği gibi Akhilleus ancak topuğundan vurulabilir. Paris de okuyla onu topuğundan vurarak öldürür.

Bu olaylar sırasında Odysseus, Hektor'un kardeşi Helenus'u tutsak alır. Helenus bir peygamberdir. Yunanlılarda peygamberler -ya da kâhinler- din yayıcılığı yapmazlar; sadece tanrılarla insanlar arasında bağlantı kurarlar, gelecekte ne olacağını bildirirler. Tutsak düşen Helenus, ya Troya savaşlarının sonucunu doğru söyleyecek ve ölümden kurtulacaktır ya da öldürülecektir. Helenus canını kurtarmak için doğruyu söyler; Troya'nın düşeceğini, ama bunun için Herakles'in okuyla yayının savaşta kullanılmasının kaçınılmaz olduğunu bildirir. Helenus tutsak olarak kalır; dediği doğru çıkarsa özgür bırakılacaktır.

Peygamberlerin tüm söyledikleri doğru çıkar. Helenus'un açıklamaları da doğru çıkacaktır.

Onun kız kardeşi Kassandra da bir peygamberdir. Tanrı Apollon bu güzel kıza aşık olmuş, ona peygamberlik yeteneği vermiştir. Ama genç prensesten istediği karşılığı bulamayınca, ondan peygamberlik yeteneğin geri almamakla birlikte, sözlerine inanılmamasını istemiştir.

Troya düştükten sonra Helenus, Akhilleus'un krallığının mirasçısı olur; tutsak alınan Andromakhe1 ile evlenir.

***

Helenus'un verdiği haberden sonra, Odysseus ile Akhilleus'un oğlu Neoptolemus Limni adasına gelir; Philoktetes'in elinden silahları alıp gitmenin yollarını ararlar.
Odysseus önce Philoktetes'in gözüne görünmekten kaçınır; çünkü iyi karşılanmayacağını, onun kendisine güvenmeyeceğini bilir.

PhiloktetesBir kral oğlu

Ada üzerinde yalnız kalan Philoktetes, kendine bir ev yapmamış, iki kapılı bir mağarada, yere serdiği kuru yapraklar üzerinde yatmaktadır. Ayrıca yemek pişirdiği bir ocak vardır. Kap kacak ya da başka bir mutfak ve ev eşyası görülmez. Sözün tam anlamıyla ilkel koşullarda yaşıyor denilebilir, ama ilkel insanlar bir arada yaşar; en basit anlamda aralarında bir iş bölümü bulunur. Örneğin birisi avcılık yaparsa, öteki balıkçılık yapar ya da meyve toplar; kadınlar ev işleri yaparken, çocuklara bakarken, erkekler de ava gider.
İlkel insan öteki cinsle bir arada yaşar, cinsel yaşamı, insan sevgisini, dostluğu, düşmanlığı bilir; hastalığında -umutsuz anında- yalnız değildir. Buna karşılık ilkel insan, hep tehlike içinde olduğunu da bilir; her an saldırıya uğrayabilir; yırtıcı bir hayvanla karşılaşabilir.
İlkel insanın koruyucu güdüleri, modern insan kadar güçlüdür; ama yeterli önlemler alma yeteneğinde olmadığı gibi bunun için bir uygarlık da geliştirmemiştir.

Tüm canlıların ortak yanı, önce biyolojik varlıklarını sürdürmektir. Diğer bir deyişle, bedensel varlığı korumaktır. İlkel insan bu aşamaya geldikten sonra daha öteye gitme gereğini duymamıştır.
Oysa ıssız bir adada tek başına kalan bizim kahramanımızın durumu ayrıdır. O özellikle de bir kral oğlu olarak iyi bir evde yaşamayı, güzel yemekler yemeyi, kumaş giysiler giymeyi bilir. Bununla birlikte, tüm bunları hazır alır; üretim sürecine girmemiş, silah kullanmanın dışında el becerisi kazanmamıştır. Eğer Philoktetes bir prens değil, bir işçi, bir köle olsaydı; tek başına kaldığı ada üzerinde daha iyi yaşayabilirdi.
Bu konunun uzmanları onun için, “İnsanlıkla, vahşi hayvanın sınırında bulunuyor.”2 diyorlar. Yani ilkel insandan daha geri bir durumda. Oysaki Philoktetes vahşi doğmamıştır, yaşadığı ortama uyarak vahşileşmiştir. Daha sonra Evrim Kuramı'ndan anladığımıza göre canlılar ancak bulundukları ortama uyum sağlayarak hayatta kalabilirler.

Bu yalnız kahramanın içinde bulunduğu trajik durumu, kendisini aramaya gelen gence -Neoptolemus'a- anlatırken kendi dilinden öğreniyoruz:
Ah! Eğer içinde bulunduğum durumun gürültüsü ülkeme kadar, sadece Yunanistan olan ülkeme kadar ulaşmadıysa, benim acılarım durmadan büyürken, beni bu kadar zalimce terk edip gidenler bana sessizce gülüyorsa, acaba alçak bir insan olup tanrılara diş bilemeli miyim? Ah çocuğum, Akhilleus'un oğlu, benim kim olduğumu belki duymuşsundur; ben Herakles'in silahlarına sahip olan kişiyim. Ben kral Peas'ın oğluyum; bu Philoktetes'i bizim ordunun iki şefi ve Kefalonların kralı alçakça buraya fırlatıp attılar; oysa öldürücü bir yılanın zehri benim etime korkunç bir şekilde akmıştı. İşte evladım ben bu acılar içindeyken, onlar beni burada bırakıp gittiler. Benim denizden çıktığımı, kıyıda bir kayanın gölgesinde uyuduğumu gördüklerinde çok mutlu oldular; bana sadece birkaç zavallı yabani hayvanla, biraz yiyecek bıraktılar, sonra çekip gittiler. (…) Onlar gittikten sonra uyandığım anı gözlerinin önüne getir çocuk, gözlerimden sel gibi yaşlar akıyordu; ne korkunç acılar çekiyordum. Her yere gittiğim gemiler artık yoktu! Acı çektiğim zaman yanımda olabilecek, bana yardım edecek bir tek insan bulunmuyordu! Her yana baktım, sadece bana acı veren şeyler gördüm, hem de bol bol. Zaman, an be an geçiyordu; bu basit çatının altında her şeyi tek başıma düşünmem gerekiyordu. Açlığımı gidermek için gerekli olanı bu yay karşılıyordu: Kuşları havada vuruyordu. Yaban hayvanlarını vurduktan sonra, ona bu zavallı ayağımla oraya kadar ulaşmam gerekiyordu. Eğer içmek için su gerekiyorsa ya da kış günü her yeri kırağı sardığında biraz yakacak odun kesmek için çaba harcıyor, oralara kadar sürükleniyordum. Bundan sonra ateş yakmak, bunun için, taşları birbirine sürtmek, beni kurtaracak olan ateşi içlerinden fışkırtmak gerekiyordu. (…) On yıldan beridir karnımı doyurmak yerine açlıktan acı çekiyorum.
Agememnonİşte çocuk, Atreus oğulları
(Kral Agememnon ile Helena'nın kocası Menelaus H.P) ile güçlü Odysseus bana bunu yaptılar. Olympos'un tanrıları da onlara aynı acıları çektirsinler, benim öcümü alsınlar.

Savaşta insanlar birer araç, birer ayrıntıdır

Bizim kahramanımızı ıssız bir adaya terk ettiklerinde ona bir balta ya da bıçak bıraksalardı, işi çok kolaylaşırdı. Hayvanları avladığında, onları nasıl kestiğini, parçalara ayırdığını da bilmiyoruz. Ayrıca acaba düşünemediği için mi yoksa gücü yetmediği için mi kışlık odunu yazdan hazırlamıyor?3

***

Sophokles olayı Troya savaşları açısından ele alıyor ve dönemin ahlaksal değerlerini eleştiriyor. Savaşa giderken, baş komutan Agamemnon, yolda kalmamak için kendi kızı Iphigeneia'yı bile kurban eder; Odysseus ise başarıya ulaşmak için her yolu hoş görür.

Savaşta insanlar birer araç, birer ayrıntıdır. Tanrılar için önemli olan kendi çizdikleri yazgıların gerçekleşmesi, kusursuz saygı görmeleridir. Krallar ve komutanlar için önemli olan buyruklarının yerine getirilmesi ve savaşı kazanmaktır. Homeros kendi döneminin anlayışını çok iyi anlamıştır. Sophokles döneminde de bu anlayışın değişmediğini ve bu yazarın da Homeros'u izlediğini görüyoruz. Yunan tragedyası için Epos'un bir devamı demek yanlış olmaz.

Apollon***

Philoktetes de en ilkel insanlar gibi çiftçilik yapma aşamasına bile gelmemiştir; belli ki tohum ekmez, hasat biçmez; doğada hazır bulduklarıyla yetinir. Belki de yaralı bir ayakla günlük yiyecek ve yakacak odun peşinde koşması ya da ekecek tohum, yeri eşeleyecek bir alet bulamaması ona çiftçilik yapacak fırsatı vermemiştir.
Öte yandan tanrı Apollon da kendisine saygısızlık yapan bir insanı cezalandırır ve sonrasını unutur. Eğer Philoktetes bu tanrıya kurbanlar adasaydı bu cezadan daha önce kurtulabilirdi. Bunu yapmıyor, belki de bu acısının bir tanrıdan geldiğini bilmiyor, yılan ısırmasını doğal sayıyor, suçu sadece kendisini terk edip gidenlerde buluyor.

Tragedya, değer yitirmedir

Philoktetes'in durumunu trajik yapan herhalde sadece yarası yüzünden çektiği acılar değildir. Diğer insanların bu kahramanın varlığını bilmemesi, hiçe indirgenmesidir. Eğer yaşadığı bilinmiyorsa ve diğer insanlarla görüşmüyorsa var olmanın ne anlamı kalır? Diğer insanlarla bir arada olmayınca hiçbir değeri kalmamış, insan olmaktan çıkmış, trajik bir varlık olmuştur.

Tragedya, değer yitirmedir; bir prensken, tek başına umarsız kalmak, kimsenin umursamadığı bir varlığa dönüşmektir.
Savaş sırasında hiçbir yakını gelip onu aramamış, alıp evine götürmemiştir. Tam on yıllık4 bir yalnızlıktan sonra, bizim vahşi kahramanımız karşısında genç bir insanı görür. (Çünkü Odysseus ilk anda ona görünmekten kaçınır, geride kalır; Neoptolemus ilerler, yanında bir de denizci vardır.) Birden konuşmaya başlar:
OdysseusPhiloktetes – "Ah yabancılar; siz kimsiniz? Gemilerin uğramadığı, kimsenin yaşamadığı bir yere kürek çekerek nasıl geldiniz? Burada karşılaşmak istediğim insanların acaba ülkesi ve soyu nedir? Üzerinizdeki giysileriniz ve görünüşünüz, benim için en değerli insanlar olan Yunanlılarınkine benziyor. Ama ben sizin sesinizi duymak istiyorum. Korkup rahatsız olmayın; vahşileşen bir insandan korkmayın. Dostsuz, tek başına terkedilmiş bu mutsuz insana acıyınız.5

Bizim vahşi insanımız, birden karşısında bulduğu yabancıları tehlikeli görmez; hemen silaha sarılmaz; tam tersine, sözlerinin başında, onların yardımına sığınır. Vahşi bir doğada saldırgan kesilmek yerine, zayıflamıştır. Avladığı hayvanlar birer düşman değildir; sadece karnını doyurmak için onları öldürür.
Yine ağaç yontacak bir alet bulamadığından olacak, Philoktetes kendine bir kayık yapamaz, yakındaki adalardan birine ulaşmaya çalışmaz. Oysa o denizleri dolaşan birisi olarak çevreyi tanıyordur.

Philoktetes'in yalnızlığı, insanların birer yazgısının, bu yazgının da tanrılara bağlı olmasının bir sonucudur. Bununla birlikte ortada bir durum daha vardır. İnsanların başına tüm kötülükler savaşlar yüzünden gelir. Savaş başlı başına bir kıyımdır. Bunun en iyi örneği de Troya savaşlarıdır. Bu savaşlar, kahramanlar çağında on yıl sürmüş. Bir ikisinin dışında nerdeyse dönemin tüm seçkin insanları ölmüştür. Troya gibi görkemli bir kent yerle bir olmuştur. Savaş, kendi başına bir yıkımdır, toptan bir yıkımdır; savaşın yanında tek bir kişinin acı çekmesi, hesaba katılacak gibi değildir.

İnsanlar bir arada yaşadıklarında, kümelere ayrılırlar, birbirlerine saldırırlar, suç işlerler. Oysa bir ada üzerinde tek başına yaşayan Philoktetes, kimseye zarar vermez, suç işlemez. Yalnız kalmak, ruhu arındırır. İnsanı, daha önce işlediği tüm kutsal suçlardan kurtarır. İnsanın tek başına olduğu yerde sorumluluk olmaz, ahlaka gerek kalmaz.

Öldükten sonra tanrılar katına yükselen Herakles, piyesin sonunda Philoktetes'in gözüne görünür. Ona savaşa gitmesini söyler. Eğer Troya önüne gidecek olursa, orada yarası iyileşecek, eski sağlığına ve gücüne yeniden kavuşacaktır.

Herakles'i Zeus elçi olarak göndermiştir. O da Apollon'un oğlu ve doktorların tanrısı Aesklepios'u Troya önüne gönderecek, bizim yaralı kahramanı sağlığına kavuşturacaktır. Sağlığına kavuşan Philoktetes, Helena ile birlikte kaçan ve Troya savaşlarına yol açan Paris'i öldürecek, savaşlar son bulacaktır.
İlk başta olduğu gibi, son kararı da tanrılar verir.

Troya SavaşıKötülük tanrıların kendisinde

Troya savaşları aslında tanrıların kendi aralarındaki sürtüşmelerden çıkmıştır; insanların kötülük eğilimleri ve zayıflıkları bu savaşların yaşanmasını sağlamıştır. İnsanlardaki kötülük eğilimlerini, Homeros kadar Sophokles de gözler önüne serer. İnsanlar yalnız tanrıların değil, kendi tutkularının da kurbanı olurlar; tanrılara karşı saygısızlık yaptıklarında bunun cezasını çekerler. Buna karşılık insanlar kendi aralarında çatıştıklarında, tanrılar bu kavgaları önlemeye çalışmaz; ya yan tutarlar ya da seyirci kalırlar.

Daha sonra Platon, Homeros'a karşı çıkacak ve “Tanrılar iyinin kaynağıdır.” diyecektir, ama bu yargı doğru değildir; çünkü bize göre ya tanrılar omnipotentia niteliğine sahip değildir ve kötülüğün kaynağını tanrıların dışında, insanda aramak gerekir ya da kötülük tanrıların kendisinde de vardır.

Çağımızda tanrıların rolünü dışta bırakmak, yaşama yalnız insanların eğilimi açısından bakmak akla daha yakın geliyor. Örneğin Yunan mitologyasının en önemli kişilerinden Odysseus, başarıyı öne çıkarır, erdemli davranışları ölçü almaz.

Odysseus ile Neoptolemus, Philoktetes'in elinden okları ve yayı almak için geldiklerinde, işi kurnazlığa dökerler ve başarıya ulaşırlar. Neoptolemus, yayı ve okları ele geçirdikten sonra bu yaptığı hoşuna gitmez; bu nedenle Odysseus ile aralarında bir tartışma geçer.

“Odysseus – Sen ne sözde, ne de eylemde becerikli birisin.
Neoptolemeus – Bence dürüstlük beceriden daha değerlidir.
Odysseus – Benim buyruklarımın dışına çıkmak, dürüst olmak mıdır?
Neoptolemus – Alçakça bir hata yaptım; bunu düzeltmeye çalışacağım.
Odysseus – Böyle davranırken Yunan ordusundan korkmuyor musun?
Neoptolemus – Ben doğru oldukça senin ordundan korkacak değilim.”6

Becerikli olmak mı, erdemli olmak mı? Bu tartışma günümüzde de sürüp gidiyor.

***

Homeros, tanrıları yüceltmez, insanları tartışma götürmeyen inançlara boyun eğmeye çağırmaz. İnsanlar arası değerler her zaman tartışmaya açıktır. Yunan tragedyasının da, Sokrates'in başlattığı insan felsefesinin de kaynağında Homeros'un Epos'u olduğunu ileri sürmek yanlış olmaz. Sözün kısası, Humanista kültürünün kaynağında bu destanlar yatar.

***

William Adolphe Bouguereau (1825-1905) - Homeros ve RehberiYaşamak, sürekli mücadele vermektir

Philoktetes'in bir adada on yıl boyunca yalnız yaşama metaforuna gelince, bu süre Troya savaşlarına eşittir. Eğer bu kahramanın ayağını yılan ısırmasaydı ve savaştan geri kalmasaydı, elindeki silahlara bakarak savaşın gidişinin değişebileceğini, daha çabuk biteceğini ileri sürebiliriz.

Homeros tanrılarla insanlar arasında o kadar çok ustalıkla ilişkiler kurar ve özellikle kahramanlara öyle roller verir ki, savaşı on yıldan önce bitirmez. Bu kahramanlardan birisi de, Neoptolemus'un babası Akhilleus'tur. Bu kahraman çeşitli bahanelerle on yıl boyunca bir türlü savaşa katılmaz; oturduğu yerden seyirci kalır. Ama bir kez savaş alanına girince, savaşın gidişi değişir; Troya'nın düşeceği belli olur. Akhilleus da, savaş karargahında, oturduğu yerde bir adada yaşar gibidir.

Yunan tanrıları Olympos'ta suyla değil, havayla çevrili bir adada yaşar. Deniz tanrısı ve Zeus'un kardeşi Poseidon'un yuvası deniz altındadır. Yeraltı tanrısı Hades ile tanrıça Persephone de yer altında yaşar. Kır tanrısı Pan'ın yaşam alanı, tanrılar evi değil, adı üstünde dağlar ve vadilerdir.
Ya tanrıça Artemis? Vahşi doğada tek başına yaşayan av tanrıçasıdır.

İnsan nereye gitse, toplum içinde de olsa, bir anlamda kendi başına yaşar.
Yaşamak için tanrıların pek sorunu olmaz, nasıl olsa olağanüstü güce sahiptirler. Onların özel yiyecekleri -ambrosia-, özel içecekleri -nektar- vardır; damarlarında ayrı bir kan -ikor- dolaşır. Sıra insanlara gelince, her gün, her an yiyecek bulmak, hem kendi soydaşlarından, hem diğer doğal tehlikelerden korunmak zorundadır. İnsan için yaşamak, sürekli mücadele vermektir. Philoktetes örneğinde gördüğümüz gibi.

Notlar:
1 Andromakhe, Hektor'un eşidir; diğer bir deyişle Helenus'un yengesidir.
2 Jean-Pierre Vernant ve Pierre Vidal-Naquet: Mythe et Tragedie I, s. 170
3 Sophokles, Tragedie Completes, s. 306-7
4 Çünkü Troya savaşları on yıldır sürmektedir.
5 Sophokles, Tragedies Completes, s. 305
6 Sophokles, agy, s. 338

~~~
Sayı: 39, Yayın tarihi: 24/07/2009

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics