MaviMelek
"Adama, iki kişilik toplumda başlıca amacın bunu üç kişilik yapmak çabası olduğunu düşündürüyorlardı." - Aylak Adam / Yusuf Atılgan

[Öykü]"Soğan: «Minimalizm Nedir»i Anlamaya Çalışan Adamın Öyküsü" | İ. Kürşat Çetin

Minimalizm Nedir | Kara Çizme

"FİLMİN KOPTUĞU YER"

Otobüs yolculuğunda izlediğim, hiçbir şey anlamadığım ve sonradan da 25'in üzerinde yurt içi ve yurt dışı ödülü olduğunu öğrendiğim bir film vardı. İzmir'den İstanbul'a gelirken izlemiştim. Koltuklara yerleştirilmiş küçük ekranlardan… Ve hayatımda izlediğim en kötü filmler sıralamasında ilk sıralara kolayca yerleştirdim filmi.

Tüm o ödülleri almasının nedeninin, minimalist akımı benimsemiş bir yönetmen tarafından çekildiğini öğrendiğimdeyse, kendi kendime “minimalizm de ne” sorusunu sormama neden olmuştu.

Düşündüm. Minimalizm ne olabilirdi? Minimal. Küçültme mi? Minimize mi etme, ama neyi minimize etme? Kârını mı? Zararını mı? Karmaşıklıktan mı sıyırma? Kalabalıktan mı arındırma? Az sözle çok şey mi söyleme? Susmak başlı başına bir cevaptır düsturu mu? Sadeleşmiş bir oda, moronlaşmış bir kişilik mi? Aptallaşmış bir kaplumbağanın üstüne konan uyuz bir sinek mi? Sana tokat atana diğer yanağın çevrilmesi mi? Neydi minimalizm? Feng shui mi? Fakirliğin meşrulaştırılması mı? Ya da hiçbir şey anlatamama, hiçbir şey çizememe, hiçbir şey yazamama ya da hiçbir şey çevirememenin havalı bir savunuculuğu mu? “Ben bu filmden hiçbir şey anlamadım” sorusuna verilen “sen zaten anlamazsın çünkü film minimalist” cevabı mı? Neydi? Bomboş bir odanın iki köşesine konmuş iki minder ve odanın ortasında duran kıçı kırık bir sehpa ve tavandaki çıplak ampule bağlanmış sigara jelatini mi? Neydi? Minderlerden birinin üstüne “koltuk” diğerinin üstüne “divan” yazmak, daha ileri bir şey miydi ya da geri? Minimalizm neydi?

Evden çıkıp Caferağa'ya gittim ve tanıdığım barlardan birine oturdum. Barmen Yiğit vardı barda.
- Hoş geldin Kürşat, ne haber?
- İyabisendn?
- Ne?
- “İyi abi, senden” dedim de cümlemi minimize ettim.
- Niye?
- Ya kafayı bi şeye taktım da. Sen hiç minimalizm diye bir şey duydun mu?
- Minik memeli gördüm de dediğini duymadım.
- Sence nedir minimalizm?
- Ne bileyim abi. Kuş boku gibi bir şey canlandı kafamda. Bira?
- Evet.
- 50'lik?
- Olum, son 9 yıldır hiçbir barda, bira istediğim zaman “tamam” ya da “olur” cevabını alamadım. 50'lik mi, 30'luk mu, 90-60-90'lık mı, şişe mi, karton mu? Bu ne lan? Sen bari yapma. Biliyosun nasıl içtiğimi.
- Tamam abi, kızma. Ağız alışkanlığı. 50'lik vericem.
- Yok istemiyorum. Bana minimalist bira ver.
- Tekila bardağıyla mı?
- Hayır, su tankeriyle. Minimal ben olmak istiyorum.
- Abi sen takmışsın bu milimadizele.
- Yok klimalı dizel. Minimalizm oğlum.
- Her ne boksa. Al abi 50'lik biran. Çerez?
- Bir an düşündüm de çerez olmasın.
- Nasıl yani?
- Sen bana “50'lik biran” demedin mi? Ben de “bir an” düşündüm. Bir an, yani minimal zaman parçası; hatta parçacığı, hatta zaman bile değil, küçük bir diş kavuğu, tırnak arası, enseye düşen kepek parçası, tuvalet kapısını kilitlerken çıkan ses, denize düşen yıldırımdan korkan Japon balığının göz kırpması…
- Denizde Japon balığı yaşamaz abi…
- Ya olum bi sussana.
- Tamam ya.
- Ya of ya, bir anda bütün isteğimi kaçırdın. Kaptırmış gidiyodum ne güzel. Hem denizde Japon balığı yaşamaz da ne demek? Nerde yaşar?
- Orta Asya'nın orman girmemiş baltalarından yapılmış kibrit kutusu büyüklüğündeki ahşap kulübelerde.
- Minimal yani?
- E yani! Ayrıca Japon balıkları göz kırpmaz.
- Sen bi bira daha ver ve beni biraz yalnız bırak. Kusura bakmıyosun demi?
- Kusura bamya abi. Küçük, tırnak gibi bamyalar var ya, onlardan.
- Tamam tamam. Bokunu çıkardın. Ayrıca hangi balık göz kırpar? Neyse, bu arada çalan müzik ne? Kim bu?
- Bilmiyorum ki ama bayılırım bu şarkıya.
- Bi baksana bilgisayarın listesinden kimmiş.
- Bi saniye abi… hah, buldum. Philip Glass - Koyaanisqatsi yazıyor.
- Hiç duymadım ama güzelmiş. Neyse, sen beni yine benle bırak da düşüneyim.

Düşünürken, altı tane de bira indirdim mideye. Her şeyi bir şeye indirmeye çalışıyordum. Indra Gandi, Ingrid Bergman, Ingrid Pitt, eller yukarı donlar aşağı zamanları… Altı bira ilk kez altı biranın altında bir etki yaratmıştı. Henüz iki tane içmiş gibiydim. Sonra kalktım ve Yiğit'e veda edip biralarının parasını verdim; sonra da çıkıp başka bir bara gittim. Barmen Emre duruyordu barda.
- Hoş geldin Kürşat.
- Sağol Emre. Bi 50'lik versene.
- Tamam. Yanında bir şey ister misin?
- Çerezossun.
- Ben mi?
- Ne sen mi?
- Ben çerezos muyum? Çerezossun dedin.
- Biranın yanında çerez ossun.
- Ossun mu olmassın mı?
- Emre, bira ver abi. Çekirdek büyüklüğünde, hatta küçüklüğünde doğranmış patates kızartması da olabilir.
- Öyle bir şey yok. Parmak patates var istersen.
- Yok kalsın. Bu arada sana bi şey soracağım. Minimalizm deyince aklına ne geliyor? İlk ne geliyor. Çabuk söyle.
- Yeri beyaz mermerle kaplı çok büyük ve boş bir salonun tam orta noktasında dikilmiş ince, uzun ve siyah bir kadın sigarasının tam üstüne oturmayı planlayan yakışıklı ve çıplak bir oğlanı bağırarak uyaran mor bir yaban arısı.
- Oha! Oğlan duyuyor mu peki arıyı?
- Arılar, insanlar tarafından duyulmaz. İnsanlar da arılar tarafından duyulmaz.
- Ama arılar insan tarafından öldürülür ve insanlar da arılar tarafından sokulur.
- Son kullanımlık loru mideye indirirken teypte çalardı Blur.
- Emre, o senin içtiğin kola mı?
- Cin.
- Devam et abi. Biraz cin çarpmış seni anlaşılan.
- Cinler, cinsel ve tensel olarak bakıldığında, tinsel bir bütü…
- Bira ver abi. Al, bak bu boş. Sana bardağın boş tarafını veriyorum. Dolusunu isterim.
- Önemli olan dolu kısmı görüp…
- Bardak boş abi. Al ve verme. Hadi görüşürüz… Bu arada çalan kim? Baya iyiymiş.
- Michael Nyman. The Sacrifice.
- Neyse, görüşürüz.

Sarhoş veya çakır keyif insanlara katlanamam. Bu yüzden her zaman yalnız içer ve yalnız sarhoş olurum; çünkü başkalarına zulüm etmek istemem. Evet, minimalizm konusunda Emre'den de pek bir yardım alamamıştım. Kime sormalıydım acaba?
Vapurla karşıya geçip Beyoğlu'na gitmeye karar verdim ve yola çıktım. Vapurdayken, uzun uzun denize baktım. Hava inceden soğuk, vapur kalından sıcaktı. Düşünüyordum ama anlam veremiyordum. Bir saçmalık vardı ama neydi? Ben miydim yoksa? Yoksa ben yok muydum. Ya Yekusa? Peki neredeydi Yekusa. O beyaz kâğıt üzerine siyah kalemle yazdığım zayıf hikâyemin daha da zayıf karakteri neredeydi? Derken İmam Adnan'da oturdum tanıdığım bir bara.

- Hoş geldin Kürşat.
- Beş gittin Serkan. Ne haber?
- İyi abi, senden?
- İyi. Versene bi bira.
- 30'luk, 50'lik, 70…
- 50'lik abi, 50'lik. Nasıl gidiyo?
- İyi valla, aynen john waynen hesabı.
- Anladım. Ya sana bi şey soracağım.
- E sor.
- Minimalizm nedir?
- Minimalizm mi? Minimalizm, şöyle küçük yeşil yeşil… BANA BİR DAHA SORU SORMA VE BEN İZİN VERMEDİKÇE KONUŞMA!
- Ne diyosun oğlum!
- Ya, dün akşam “Mustafa Hakkında Her Şey” diye bi film izledim de, orada kaçırılan adam kaçıran adama “kapari ne abi” diyordu, kaçıran adam da benim sana dediğimi söylüyordu.
- Peki minimalizm?
- Bak şimdi, hafif yeşermiş bir tarla düşün. Tarlanın tam ortasında cam bir masa var. Hava puslu. Hafif yağmur yağmış. Masada oturan bir köylü var. Masanın tam ortasında uçuk bir tasarım örneği beyaz tabak var. Tabağın içinde de, yağsız, tuzsuz, yoğurtsuz, sossuz; yani kısaca sadece haşlanmış makarna ve bu makarnayı süsleyen 10-15 adet kapari var. Köylü bakıyor tabağa. Makarnayı üreten kendisi. Fakir olduğu için haşlanmış makarna yiyor her zaman ama kapariyi de kendi ürettiği halde yiyemiyor. Çünkü çok pahalı, ama çok ucuza şehirdekilere satıyor. Satmak zorunda. Şimdi adamın ruh hali nedir?
- Ya abicim ya! Tamam abi, sormadım bi şey.
- Söylesene, adam ne yapacak?
- Televizyonu tamir edecek.
- Televizyon mu?
- Evet. Bu da Big Lebowski'den bir diyalog. Eve tamirci geliyor, evde iki çıplak kadın var ve bu bir porno filmi. Eve gelen tamirci ne yapar?
- Televizyonu tamir eder.
- … İrfan çalışıyo mu hâlâ?
- Evet abi, Balo Sokak'ta.
- İyi, ben oraya gidiyorum. Gelmişken bi uğrayım ona. Hadi görüşürüz. Bu arada sorcam soramıyorum. Çalan şarkı kimin şarkısı?
- Terry Riley diye biri ama şarkının adı yazmıyor.
- Süpermiş. Adı yazmıyosa ben koyayım. Salça olsun. Hadi görüşürüz.
- Görüşürüz abi.

İrfan'ın mekânına geldiğimde ilk iş olarak doğruca tuvalete gittim. Midem bulanıyordu. Vapura binmeden önce yediğim tavuk döner ve sosisliyi, olduğu gibi çıkardım. Hatta içtiğim biraların da çoğu gitmek, benden ayrılmak zorunda kaldı, ama rahatladım. Her zaman kustuktan sonra filmi başa sarar ve hiçbir şey olmamış gibi başlarım. Öyle oldu zaten. Barda duran İrfan, elindeki kirli bezle tezgâhı siliyordu.
- Naber İrfan?
- Ooo, kimler gelmiş. İyi Kürşat, senden?
- İyidir ya. Geziyorum.
- Kadıköy'de misin hâlâ yoksa taşındın mı bu tarafa?
- Kadıköy'deyim abi. Burada felaket bir ritim var, ben ayak uyduramam buraya. Yaşlandık artık.
- Git ulen, dalga geçme. Ne vereyim sana, biraya devam mı?
- Devam devam. Ver de içelim.
- Eee, nasıl gidiyor?
- Normal. Bi şey sorcam sana İrfan. Minimalizm deyince aklına ne geliyor?
- Dur düşüneyim. İlk kez senden duyduğum bir kelime, bu yüzden biraz düşüneceğim.
- İyi hadi düşün. Ben de biramı yudumlayım. Bir… İki… Üç… Bi bira daha versene.
- Al abi.
- Düşündün mü?
- Düşündüm. Bak dinle. Issız bir yol var. Yolun kenarında dandik bir araba durmuş ve arabanın ön tarafında, elleri cebinde ve bakışları yerde bir adam var. Hava puslu. Yaprakların üzerinde çiy var. Bir tanesi damlasa, toprağı parçalayacak denli güçlü çiy taneleri. Güneş, puslu havanın arkasında, okula gitmek istemeyen çocuğun çarşafın altına girip hasta numarası yapması gibi, öylece kıvranıyor. Yol, asfalt. Gelen geçen yok. Adamın bakışlar yerde. Hava puslu. Araba, dediğim gibi dandik. Yapraklarda…
- Başa dönüyorsun İrfan.
- Tamam, dur ya. Hah, nerde kalmıştık. Hava puslu. Adam, cebinden sigara paketi çıkarıyor, akortsuz bir piyano sesi duyuyor. Arabadaki radyodan geliyor olmalı ses. Sonra kibriti çakıp sigarasını tam yakacakken…
- Eeee?
- Bu kadar abi. Aklıma gelen bu. Ne sormuştun sen?
- Minimalizm.
- Evet işte, aklıma bu geldi. Ne ki minimalizm?
- Yahu ben de bilmiyorum. Başka ne geliyor aklına?
- Kare bir oda. Dümdüz her yer. Beyaz. Saf beyaz. Güneş görmemiş Sibiryalı bir balıkçının kıçı gibi bembeyaz. Odanın zemini kaygan. Parlıyor. Tavan zemine, zemin tavana yansıyor. Bir tane koltuk var ama anlatamayacağım kadar sade. Hatta hakkında roman yazılacak kadar sade. Ve tavandan, kıvrıla kıvrıla bir demir kablo iniyor yere kadar.
- Kablonun ucunda ne var?
- Bok var. Kesmesene kardeşim. Evet, kablonun ucunda öyle küçük tasarlanmış bir ışık var ki… aydınlatıyor.
- Kimi? Neyi?
- Mastürbasyon yapan üç milimetrelik Firavun karıncasını. Ya anlatmıyorum kardeşim. Hem ben de bi şey bilmiyorum.
- İyi, gidiyorum ben.
- Nereye?
- Tarlabaşı'na. Oradayken heyecanlanıyorum. Kan pompalanıyor damarlarıma.
- Başına bi şey gelmesin?
- Hadi görüşürüz… Bu arada çalan şarkı süpermiş. Kim bu?
- Bakayım… Le Monte Young. “Well-Tuned Piano” yazıyor.
- Harbi iyiymiş. Piyanodan başka bir şey yok galiba şarkıda? Neyse, bi bira daha ver de ben de biraz düşüneyim gidip gitmemeyi…

Birayı içtikten sonra gitmeye karar verdim. Barmen dostlarımın yaptığı yorumlar kafamda salıncak kurmuş, sallanıyorlardı. Arkada bir şey bırakan sallanışlar. Ay yürüyüşü yapan Michael Jackson'ın geride sim parçacıkları bırakması gibi, ağlayan bir surata atılan tokattan sonra suratın geride bıraktığı gözyaşı parçacıkları gibi. Gibi'si çok olan şeyler işte ama ne fayda? Çözemiyordum. Çözemeye çözemeye vardım Tarlabaşı'na. Anayola yakın bir meyhaneye oturdum. İçerisi tenhaydı. Meyhanenin barına oturdum. Barda, bıyıkları yüzünden dudakları, sakalları yüzünden boynu, favorileri yüzünden kulakları gözükmeyen bir adam vardı. Sadece saydığım bölgelerde vardı sakal. Diğer yerlerde çıkmamış. Özellikle tercih ettiği ve gidip berberi kanser ettiği bir şekil olmadığı, her halinden belliydi.
- Buyur.
- Rakı ver abi. Tek.
- Yanında?
- Beyaz leblebi, varsa süzme yoğurt.
- Beyaz nohut mu?
- O da olur.

Rakım geldi. Yoğurt ve nohut da… Etrafta öyle bir sakinlik vardı ki, sanki birazdan içeride atom bombası patlayacaktı. Her şey duruyordu. Sigara dumanı havada asılı, ışık asılı, oturanlar asılı, düşünceler asılı… Duvarda, bir ara çok meşhur olan, altın kol saatinin büyütülüp duvar saati konumuna getirildiği klişe zaman gösterici, nerede ve ne için olduğunun farkında olmayan bir kafes ve bu kafesin içinde, kafesle aynı duyguları paylaşan solmuş ama hayatta bir kuş, kuştan gelen zayıf sesler, rengi ve sesi tozlu bir ibreli radyo, radyodan gelen yerel müzik ki tahminime göre, bardaki adamın memleketinin havalarını çalan bir kanalın müziği; görüntüsü açık, sesi kapalı bir Grundig, sigara yanıklarıyla delik deşik olmuş masa örtülerinin örtmeye çalıştığı masalar, camının tozundan artık ne sergilediği bile anlaşılamayan çerçeveler, dirseklerini masaya dayayıp çenelerini avuçlarının içlerine yerleştiren birkaç müdavim, birkaç yabancı, dışarıdan gelen küfürlü çocuk sesleri ve bu seslere vokal yapan patlamış egzozlar… Her şey duruyordu kısaca. Rakıyı oldum olası istediğim gibi içememişimdir. Hep hızlı içerim. Bira içer gibi ama bu sefer, Kadıköy'e dönüş yolunu düşününce, biraz da olsa ayık; hatta yürüyebilecek kadar ayık kalmamın doğru olacağına karar verdim. Belli bir noktam vardı. Filmin koptuğu yer. İşte o noktadan önce virgülü koyup yola çıkmalıydım. Ve içtikçe içtim. Merak ettiğim soruyu, tanımadığım meyhaneci abiye sormaya karar verdim. Cevabı komik olacaktı büyük ihtimalle ama çekinecek değildim. Hatta çekinmek, soru sormaktan çok daha yorucu geldi o an. Ve sordum.
- Bi'şey sorabilir miyim abi?
- Malatya.
- Kayısı.
- Ne?
- Abi ne “ne”si? Bi'şey sorabilir miyim dedim, Malatya dedin.
- Sen de kayısı dedin.
- Ben, sen Malatya deyince otomatik olarak dedim. Ağzımdan çıktı.
- Kardeşim, sen memleket nere diye sormayacak mıydın?
- Yoo, ne alakası var abi. Minimalizm deyince aklına ne geliyor diye soracaktım.
- Neyizm?
- Minimalizm.
- Valla dediğinin anlamını bilmem ama illa kafandan ne geçiyor diye sorarsan söyleyim.
- Eyvallah abi.
- Bak, şu pencere kenarında oturan sarı bıyıklı var ya, işte aklımdan o geçti. Mehmet Ali'dir adı. Biz Mali deriz. İşte o adam, sabahın köründe dikilir bu meyhanenin kapısına, bizle birlikte açar mekânı ve girer içeri. Konuşmaz fazla. Gerekirse “evet” der. “Hayır” demek için kelime kullanmaz. Cevap vermez, biz anlarız ya da şöyle bir kafa sallar ki kafasını sağa sola sallaması 15 dakika sürer. İşte bu Mali, akşama kadar oturur burada. Dışarıyı izler, yeri izler. Televizyona bakar. Ağzında hep sigara olur. Bazen yanan bazen de yanmayan, ama olur. Nadir konuşur dedim ya; işte konuşurken bile sigarayı ağzından almaz; çünkü konuşurken dudakları bile kıpırdamaz. Gözler hep yarı kapalıdır bu Mali'nin.
- Bizim Big Smoke gibi.
- Kim ulan o?
- Evdeki su kaplumbağam. 28 yaşında. Gözler yarı kapalı hep.
- Kesme evladım sözümü. Nerde kalmıştık.
- Big Smoke, şey… gözler hep yarı kapalı demiştiniz. Yoksa yarı açık mı?
- Gözler dediğim gibi. Yarı kapalı. Bakar ama nereye? Ne görür? Kafasından ne geçer? Kafanın içi ya boştur ya da binlerce anının yoğrulup romanlaştığı bir hayatın anılarıyla doludur. Biz bunu bilemeyiz. Anlamayız. Bize ipucu da vermez. Çizginin ya sağı ya da soludur; ya önü ya da arkası. Ama çizgide değildir. Sadece onu biliriz.
- Peki ev bark? Çoluk çocuk?
- Kesmesene sözümü.
- Peki abi…
- Anlatmıyorum len bi şey. Sordun söyledik işte. Ne sormuştun sen?
- Minimalizm.
- İşte sana Mali'yi anlattım. Başına mini koy, buna bağlı, buna inanan beş-on da adam bul, al sana minimalizm. Daha soru sorma çünkü dinlemeyi bilmiyorsun.

Malatyalı'dan yemiştik ayarı ama ne yapsaydım? Tutamıyordum çenemi. Merak ettiğimi hemen sorma ihtiyacı duyuyordum. Ayrıca adam ne kadar enteresandı. Konuşması, konuşma tarzı… Üniversitedeki okutmanlığını bırakıp meyhane işletmeye karar vermişti sanki. Ya da zorlanmıştı bu işi yapmaya. Kimin kim, neyin ne olduğunu anlayamıyorduk sonuçta…

Meyhaneden çıktığımda hava kararmıştı. Hava çoktan mı kararmıştı, azdan mı kararmıştı, bilmiyordum. Taksiye atlayıp Taksim'den ayrıldım. Eğer kendi arabam olsaydı taksime atlayıp Taksim'den ayrılırdım ama yolda polise alkollü yakalanıp o da beni taksimden ayırır, taksimi bağlar; bana da ceza keserdi. Kısaca ayrıldım.
Beşiktaş'a vardım ve vapura bindim. Kenara oturup yasak olmasına rağmen bir sigara yaktım. Vapur hareket etti. Suda köpük oluştu. Suda oluşan köpükle, uzamış sakallarımın bir bağlantısı olabilir miydi? Uzun uzun baktım. Olabilirdi. Uzun zamandır yıkanmamış olmamın da bağlantısı olabilirdi. Boğazın sinirlenip boğa gibi köpürdüğünün de bağlantısı olabilirdi. Üremenin, üreyememenin, midemdeki ürenin, sodaya dökülen tuzun, metale dökülen asidin… Her şeyin bir şeyle bağlantısı olabilirdi.

Cevabını bulamamış olduğum bir sorunun mahkûmiyetiyle dönüyordum eve. Uzaklara bakıyordum ama bir şey görmüyordum. Sesler duyuyordum ama hiçbirini dinlemiyordum. Midemin bulanıp bulanmadığını düşündüm; bulanmıyordu. Yorgun olup olmadığımı düşündüm; değildim. Aç olup olmadığımı düşündüm; açtım. O anda vapurun içinden bir bağırış kopup geldi kulaklarıma, diğer insanların ve havadaki martıların vızıltısıyla. “Taze sıkılmış portakal, sıcak sandviç. Var mı abi isteyen. İster misin abla?” Vücudumu, oturduğum yerden hafifçe gemiye paralel hale getirip kafamı olabildiğince sola çevirdim ve içeriye baktım…

~~~
Sayı: 40, Yayın tarihi: 30/08/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics