MaviMelek Edebiyat
"İhtiyar yüreği toprağın / buğdayı, elma'sı korkuda / Suskunluğum, utancım büyük / sıkıntım kara / Gel dağıt mavini / Kör kuyular uykuma." Acı /Ahmet Oktay

[Öykü]"Mavi Tilki" | Setenay Özbek*

Mavi Tilki | Genco Demirer

"SÖZCÜKLER DÜŞTÜ ORTAYA"

Gece yarısı otoyola çıktığında bunun iyi bir fikir olmadığını düşünüyordu kadın. Her zaman olduğu gibi yine kendini engellemedi. Aklına düşeni yapar, laf anlamaz kalbinin sesini dinlerdi. Kapkaranlık yolda ilerlerken gözlüğünü evde unuttuğunu anımsadı. Geceleri bütün uzağı göremeyenler gibi yarı kör oluyordu. Karşıdan gelen araçların parlak mor ışığı gözlerini kamaştırıyordu. Direksiyonda kendini nerdeyse ön cama yapıştırmış şekilde otururken, dikkatinin tümünü yola vermişti. Önüne fırlayabilecek bir parsı ya da sürünerek geçen bir yılanı ezmemek için yavaş gitmeye özen gösteriyordu.

Buluşma yerine geldiğinde gördü onu. Yarı karanlık yüzünü, gümüş ışıltılı, kurumuş yosun grisi saçlarını… Sokak lambasının ışığında her zamankinden daha esrarengiz, daha etkileyiciydi. Kurt postundan paltosunun yakasını kaldırmış, devekuşu tüyünden örülmüş atkısını boynuna rasgele dolamıştı. Bir eli cebindeydi, otomobili fark ettiği halde hiç acele etmeden duruyordu. Diğer elindeki sigarasından son bir nefes aldı sonra yere atıp, bir böceği öldürür gibi ayağıyla bastı. Yaklaşan otomobile doğru tedbirli ve hızlı, aldırmaz bir şekilde serseri adımlarla yürüdü.
Buluşmalarının ilk dakikalarında hep böyle sessiz oluyorlardı. Onları böylesine sessiz kılan belki de sıradan bir gecenin ikinci yarısında, tenlerini buluşturup sabah olduğunda hiçbir şey olmamış gibi ayrılacak olmalarıydı. Ya da paylaşacakları yatağın bulunduğu odanın duvarları dışındaki dünyadan, kendilerine bir şey katmak istememeleriydi. Sadece birlikte oldukları ânı yaşamak istiyorlardı.
Önce gözleri sonra elleri buluştu. Birbirini saran eller sıcaktı. Adamın tütün kokusuna kadının çinko kokusu karıştı.
"Seni bu sefer bir başka yere götürmek istiyorum," dedi kadının buğulu sesi. Önemli ve özel bir durum seziliyordu sesinin tonunda. (Tombala!)
"Ne oldu?" diye sordu adam. Sesi eski filmlerdeki gibi kaygılıydı.
"Seni bu buluşmamızda sahile götürmek istiyorum."
Adam itiraz edecek oldu. Kadın dinlemedi, onu nazikçe susturdu. Otomobilin teybinde şarkıcı Latife, iç gıcıklayıcı sesiyle "İnleyen Nağmeler"i söylüyordu.
Kadın otomobilin önünden bir şeyin geçtiğini gördü, hafif bir çığlık attı. Adam önceden bilirmiş gibi,
"O geçen Mavi Tilki'ydi. Hayırdır inşallah!" dedi.

Otomobili deniz kenarına park ettiklerinde dolunayın ışığı, turuncu haleler yaparak kadının saçlarının muhteşem dalgalarına yansıyordu. Gözleri, ocakta gizli kalmış ateş gibi parlıyordu. Çok heyecanlıydı. Ağlamakla gülmek arası bir ses çıktı dudaklarından. Yaşantısında yarattığı dış görüntüsünü kaygıyla anımsadı. Gösterişli, güçlü, nazik ve bağımsız.
Adamsa o anda, orada neden bulunduğunu sorguladığından, sesi duymamıştı bile. Onu hep üzerinde fazla düşünmeden, olduğu gibi severdi. Umarsız ve yatırımsız, her zaman var olan gerçeğe rağmen yaşadığını var saydığı bir rüyada.
Kadın ilk kez, adamla gerçekten konuşmak istiyordu, ama bir türlü söze başlayamıyordu. Pelikan dili gibi tersten, anlaşılması güç bir dille konuşuyordu. Sözcükler anlamsız, tuhaf boğuntular gibi dudaklarından dökülüyordu. Aslında hiç susmazdı. Adamın yanında olduğu an lardaysa kimliğinin özünü, iç sesini kullanıyordu. Belki de, o gece ona ilk kez kendi varlığını bütünlük içinde, yine de anda yaşayarak özgürce ifade edebilmek istiyordu. Ancak kendisi de söyleyeceklerini bilmiyordu ama bir kez deneyecekti.
Deniz dümdüzdü. Cetvel gibiydi. Rengi kopkoyu, şarap renginde bir kırmızı. Ay ışığı denizin üstünde milyarlarca, inci taneleri halinde, gümüş yakamozlar -yap-bozlar- oluşturuyordu. Birden coştu. Dalgalar, sahildeki beton duvarlara kumsalı aramış da bulamamış, kızmış gibi hiddetle vuruyor, köpürüyordu. Biraz sonra iyice kabarıp, sahilde demirli duran tekneleri ters yüz edecek, filozları kopartacaktı. Bu eşsiz anlarda ne kadın ne de adam göz göze gelemediler.
"Aşk insanı üşütüyor," diye fısıldadı kadın, yüzüne yere eğerek.
"Bu geceden sonra belki, bir daha asla kimseyi sevmeden, yaşar giderim."
Derin ve tedirgin, sözcükleri seçerek konuşuyordu.

Yol kenarındaki ağaçların uzayan gölgelerinin karanlığında, birlikte, yan yana, yalın ayak, küçük adımlarla zamana karşı yürüdüler. Denizin kırmızı yüzüne tülü andıran bir sis çökmüştü. Yoldan geçen otomobillerin farlarının mor ışığı adamın yüzüne vurup geçiyordu. Kadına dönüp baktı, tekrar ellerini tuttu.
"Hâlâ üşüyor musun?" diye sorarken, böylesine yakın olmalarına rağmen aralarında, çaresizce bıraktıkları mesafeyi ölçüyor gibiydi.
Onu severken, kendini de seviyordu. Bencilce oynadığı rolün gereğini yaparken, göğüs kafesini zorlayan mutluluğu yitirmekten de korkuyordu. Ellerindeki küçük elleri bilinçsizce sevdi.
Yürürken arkalarına aldıkları gölgeleriyle olduklarından daha büyük görünüyorlardı.

Yoldan hızla bir mavi tilki daha geçti…

Denizden yüzlerine esecek her rüzgârda, esmeyen rüzgârlarda, uçuşan yapraklarda, sahile vuran deniz yıldızlarına rastladıklarında yıllar sonra bu geceyi, şimdiyi ve birbirlerini anımsayacaklardı.
Adam yavaşladı ve durdu.
Kadın adamın elini bıraktı. Yüzünü gökyüzüne döndürdü. Yeşil yağmur yağmaya başlamıştı. Aniden ışıltılı bir bıçak gökyüzünü yararak denize düştü. Her yer siyah beyaz olmuş, aydınlanmıştı.
Buz kalıbı haline dönüşmüş otomobile geri döndüler. Çakmakla anahtarı ısıtıp kapıyı açtılar! Kadın kontağı açarken sevilmiş olmanın unutulmaz tadını, ürpertici ayazda bile ellerinde kalan sıcaklıktan ayrımsadı.

Martılar sürüler halinde, beyaz bir bulut gibi denizin üstünden uzaklaştılar. Zaman hızla geçecek, sesler, kokular unutulacak, izler yaşam kumsalından gelgitlerle silinecekti. Bir tek anlara adanmış çılgın üşümelerin gülkurusu rengi kalacaktı.

Konuşamadılar, suskunluk aralarından incitmeden geçerken, adam otomobilin radyosunu açtı. Dünyanın ve savaşın sesi doldu içeriye. Bomba, jet, saldırı, hücum, Irak, sığınak, alarm, Amerikalılar, hava saldırısı, ölüm… Sözcükler düştü ortaya. Yağmur hâlâ yağıyordu. Kırmızıya dönüşmüştü yağmur. Radyonun sesi ikisinin arasına sinsice sokuldu. (Lili Marlen çalıyordu!)
Camları açtılar. Sesler ve savaş geceye karışarak, ay ışığının hafifliğinde kayboldular. Otomobil kaygan bir yolda hâlâ hızla gidiyordu.

Bir mavi tilki daha gecenin içinden geçti.

Küçük, kestirme bir yan yola bilerek saptıklarında, şehrin ışıkları ve bir başka mavi tilki onları dikkatle izliyordu.

* Hiç Kimse Bir Başkası Olamaz / Cadde Yayınları, 2006

Sayı: 31, Yayın tarihi: 21/10/2008
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics