MaviMelek
Hermes Kitap
"Dünya bir hayvandır: ama onun ruhu tanrı değildir." Fragmanlar / Immanuel Kant

[Deneme]"Marie'nin Dudağı" | Mehmet Ergüven

Marie'nin Dudağı | Jan Saudek

"AŞKIN BİR RUH HALİ"

Lâl rengiyle gonca dudak, hemen her Doğulu erkeğin rüyasını süsler. Öyle ki, muhatabının ruh haline göre bahçesine açılan bir kapıdır dudak. Nitekim, divan şiirinde karşılaştığımız imgeler arasında da ilk sırayı bu çok amaçlı uzuv alır nerdeyse. Bir başka deyişle, dişinin cinselliğini kutsayan bu hassas yer sadece şeker saçmakla (la'l-i şekerbar) kalmayıp, inciden güle kadar daha birçok şey hep buradan yağar üstümüze.
Fuzuli'yi anımsayalım:
Kangı gülzar içre bir gül açılır hüsnün gibi
Kangı gül berki leb-i lâl-i dür-efşânınca var(1)
Nedim daha da ileri gidip, buse sözcüğündeki "s" harfinin bile dudakları incitmesinden duyduğu korkuyu dile getirir:
Leblerin mecrûh olur dendân'ı sin-i bûseden
Lâ'lin öptürmek bu hâletle muhâl olmuş sana(2)

Gelgelelim emmekten yalamaya kadar bir dizi tekinsiz fiile aracılık eden dudağın karşıtları tarih boyunca eksik olmamıştır. Hele Hıristiyanlığın hiç şakası yoktur bu konuda. Dolayısıyla nerede, ne zaman ve nasıl olursa olsun, en hafifinden cinsel uyarılmaya yol açması halinde bile bağışlanması mümkün olmayan ölümcül bir suçtur dudakların teması.

Günümüzün ünlü tiyatro yazarlarından Botho Strauß'a gelince ipin ucu iyice kaçmıştır artık. Strauß'a göre cinsiyet ayrımını yadsıyan dudak, olsa olsa eşcinselliğin ilgi alanına girer; doğanın diyalektiği karşıtların sentezi üzerine kuruludur çünkü. Oysa yan yana gelen iki dudak bu temel gerçeğe ters düşer; ve bu noktadan hareket eden Strauß, öpüşme söz konusu olduğunda, kendini tutamayıp burnu da aynı kapsama almakta sakınca görmez; dahası, çarpışan burunlar öpüşmeye çelme takan ciddi bir engeldir aynı zamanda. Apaçık: Diş ve dil gibi öpüşmeye eşlik eden organların aynı cinsel kimlikten ötürü birbirine değmesine karşı çıkmak, dudağı yalnız bırakır sonuçta. Gerçi cinsellik bağlamında vücudun çeşitli yerlerini emme ve yalama gibi -cunnilingus(3) ile fellatio'dan(4) başlayıp, cinsel fanteziye göre değişen yığınla etkinliği anımsayalım- işlevleri de pekâlâ üstlenebilir burası, ama öpüşmeye yabancı bir dudağın her şeye rağmen epey kan kaybına uğradığı açıkça ortadadır.

Strauß elbette yalnız değil bu konuda. Hatta dinsel kökenli dogmatik bakış açısının etkisiyle diller arasındaki oyunu aşağı sayıp, delectatio libidinosa(5) korkusuyla karalama takıntısı sanılandan da öte yaygındır; ama üzerinde durmak istediğimiz sorun bir başka yerde düğümleniyor: Doğanın diyalektiğini iki mutlak karşıt arasında tartışmaya açan bu yaklaşım, giderek organların da cinsel kimliğine göre sınıflandırılmasına zemin hazırlamıştır burada. Bir sonraki aşamada ise dichotomie'nin(6) tuzağı büsbütün derinleşir: almak ya da vermek, cinsiyet ayrımını belirleyen yegâne ölçüttür bundan böyle. Ancak sıra dudağa, o nemli yarığa gelince kafamız iyice karışmaya başlar. Dudakların birbirine değdiği anda iki insanın biyolojik olarak eşit ilişkiye girdiğini söyleyen Adriane Blue'yu anımsayalım: "En maço erkeğin dudakları bile vajinanın dudaklarına çok benzer. Her ikisi de nemli, iç bölgelere götüren duyarlı sınırlardır."

Bütün bunlar dudakla aramızdaki ilişkinin ancak homofobiden arınmış olması durumunda cinselliğe olumlu katkıda bulunabileceğini gösterir bize. Kullanmasını bilen için dudaklar, cinsel ilişkinin özünde vermeye dayalı verişme olduğunun en somut kanıtıdır. Hiç kuşkusuz, bir başka perspektiften bakıp, almayı ön plana çıkardığımızda, pekâlâ alışmak da diyebiliriz buna. Sevişmenin sıkıcı hale gelmesi, dudaklar arasındaki karşılıklı birbirine alışmanın yol açtığı şehvani gerilimin, birbirine alışmayla zayıflayıp körelmesidir. Doğanın yorgun düştüğü yerde, cinsel ilişki yalınkat (mekanik) bir pompala/n/ma işlemine dönüşmüştür kendiliğinden.

Dudaklar, gerçekleşmesi ancak aralarındaki ilişkiyle mümkün olan bir gestalt kaymasının hem özne, hem de nesnesidir; çünkü iki dudağın bir araya geldiği evrede –tıpkı emme ve yalama sırasında olduğu gibi-, görüş mesafesi görmeyi engelleyecek denli kısalmıştır artık; ve bu da, fanteziye göre her türlü müdahaleye açık tahayyül edilen ile buna aracılık edenin örtüşmüş olduğunu gösterir bize.

Bu bağlamda, Alphonso Lingis'in deyişiyle, dünyadaki bütün yarıklarda ölümün gizlendiği doğru ise, öte-dünya'ya iki dudak arasından geçtiğimize hiç kuşku yoktur; en azından petite-mort(7) olarak orgazmın itici gücünü büyük ölçüde buna borçlandığını rahatça söylemek mümkündür.

Ne var ki, tüm bu verilerin ışığında Jan Saudek imzalı Marie 'ye bakınca, birçok şeyi tekrar gözden geçirmek zorunda kalıyoruz. Saudek, bir yanda fetişle ilgili genel kuralı doğrularken, öbür tarafta organların cinsel kimliğine ilişkin yaygın kanıyı basbayağı tersyüz ediyor. Hiç kuşkusuz, bu fotoğrafta karşılaştığımız örnek, bir erkeğin dudağı da olabilirdi pekâlâ; ama bir pose plastique(8), diğer deyişle tableau vivant(9) ustası olan Saudek'in sahnelediği dudak, bu konudaki yanlış anlamayı peşinen engelliyor. Nitekim burada karşılaştığımız ağlayan dudak Marie'nin değil, Saudek'in erotik fantezilerinden hareketle canlandırdığı fetiş dudağın suretidir aslında.

Her kamera, fotoğrafçı el verdiği sürece –bu, "yıldızların parladığı saat"tir (Stefan Zweig) doğallıkla-, görünenden çok gören'i kaydeder; duyarlı levhanın karelediği, buna talip olanın portresidir artık – tıpkı bu beklentiyle fotoğraf çeken Saudek'in açıkça dile getirdiği gibi: "Başka insanlara ait olan hayatın portresini kaydetme olanağım yok; kendi hayatımın portresi peşindeyim ben."

Marie'nin dudağı, bir fetiş olarak, yuttuğu bütünden artakalan boşluğu pervasızca doldurma yerine, kendi varlığı ile yarattığı boşluğa asılı kalmış bir hüznün epidermle flört eden sembolüdür sanki. Sulanan dudak, talebkâr doğası ile arzunun muhayyel dölyatağıdır; ancak burada gördüğümüz sulanma, dudakla bağıntılı olan salgıbezinden çok, hayal gücünün ürünü. Öyle ki, Saudek'in sahnelediği dudaktan akan şey arzuyu ima eden doğal ifrazat değil, inci tanesinden farksız kurmaca bir gözyaşı nerdeyse!

Nitekim biraz ilerleyince Saudek'te her şeyin bu ve benzeri ayrıntılarda gizlendiğini görmekte gecikmeyiz. Kısaca anımsamaya çalışalım: Fetişist, önce yöneldiği nesne ile arasındaki eleştirel mesafeyi kaybeder. Ne var ki, burada söz konusu olan durum epey farklı; en azından tutulduğu şeye (parça) aşkın bir ruh hali içinde yaklaşıp, bütünü ona feda eden fetişist ile Saudek arasında doğrudan bir ilişki kurmak çok güç, hatta mümkün değildir. Buna göre Marie'nin yüzünü yutan dudağı her ne kadar ilk bakışta fetiş tanımına harfiyen uyuyorsa da, gerçeği yansıtmaz bu. Apaçık: Dudağı sahnelemenin şart koştuğu dışarıda olma (eleştirel mesafe) zorunluluğu, ister istemez fetişin temsiline gölge düşürür; çünkü parçaya takılarak saplantılı ilginin odak noktası olan şey, ait olduğu bütünü soğurmaktan öte, buna aracılık eden kişi ile yekvücud olmak üzere karşılıklı bakışmayı da beraberinde getirmektedir; ama burada açıkça görüldüğü gibi, pose plastique'in gereğini yerine getiren Saudek bu bakışmaya tamamen yabancıdır.

Bu bağlamda fetişin eşiğindeki dudağı alabildiğine soğukkanlı kaydeden Saudek, çok daha farklı bir yaklaşım bekliyor izleyiciden; rastlantıyı kışkırtıcı bir biçimde iptal eden bu fotoğraflamada, her şey kurgudan payına düşeni aldığı ölçüde var olma hakkına sahip zira; ama tüm ayrıntıların milimi milimine planlanıp, kusursuz düzenleme ilkesine azami dikkatin gösterilmesi koşuluyla elbette.

Saudek, görünürde dudağın fotoğrafını çekmesine karşın, aslında damlayı da usulca ortak etmiştir buna; ancak birbirlerinin düz ya da yananlamına ilişmeyen, ve bu nedenle sanatçının gereksindiği özgürlüğü peşin peşin güvenceye alan bir ortaklık söz konusudur burada.

Buna göre acı, sevinç, korku vb. ruh hallerinin ifade edilmesinde -tıpkı müzikte olduğu gibi- ifade'nin kendisiyle özdeşleşen yüz, ayrıcalıklı bir yere sahip olmasına karşın, bu özelliğini göz ve dudak ile paylaşmaktan geri kalmaz. Öyle ki, söz dilinin tükendiği yerde, bunlar çoğu kez birbiriyle yarış halindedir; en azından şu gerçeğe kesin gözüyle bakabiliriz: Göz ruhun aynası ise dudak da o aynanın sırıdır.

Oysa Saudek'in bu yalın gerçeği dikkate almadığını görürüz: Önündeki zamanı önceden harcamanın çaresizliği içindeki bu dudak, karşılıklı bakışmanın daha ilk aşamada iptal olmasından ötürü, tek taraflı seyir objesidir aslında; ve hiç kuşkusuz, tam da bu noktada Saudek somut bir ipucu verir bize: Dudak, kendisiyle örtüşen ifade'den hareketle temsil edeceği şeye yönelmemiştir. Nitekim, damlanın varlığı bile sonucu etkilemez: Çıplak dudak, anlamını karşı tarafın hayal gücüne (yaşantı niteliği) teslim edecek denli kayıtsızdır.

Böyle bir durumda saydam küreden farksız damlanın dudakla ilişkisi pamuk ipliğine bağlıdır artık. Dolayısıyla yukarı (gerisingeri) yahut aşağıya doğru hareket edebildiği gibi, olduğu yerde de donup kalabilir pekâlâ. Öyle ki, Michel Tournier'in su damlasından hareketle (söz konusu olan sahne Cuma adlı romanda geçmektedir) zamanı kurcalayan Algirdas-Julien Greimas gibi bizim de bir başka düzlemde bu damlayı kurcalayıp, birtakım spekülatif yorumlara girmemiz işten bile değildir artık. Ama asıl kışkırtıcı olan şey, inci benzeri bu ayna-küre'nin M. C. Escher'i çağrıştırıp, elinde kamerası ile Saudek'i yansıtmanın eşiğine gelmesidir - ve belki de bu sebepten ötürü, Saudek görünmeyen sureti ile Marie'nin dudağındaki damlada gizleniyorsa hiç şaşmayalım buna.

(1) Hangi gül bahçesinde senin güzelliğin gibi bir gül açar? Hangi gül yaprağı inci saçan lâ'l dudağın gibidir?
(2) Dudakların busemin "sin"inin dişlerinden yaralanır (yani dudakların "buse" kelimesindeki "sin" (s) harfinin dişlerinden dahi yaralanır), bu halle dudağını öptürmek imkansız olmuş sana.
(3) Klitoris ve vagina dudaklarının yalanması.
(4) Penisin emilmesi.
(5) Zevk veren cinsellik.
(6) İkili bölü.
(7) Küçük ölüm.
(8) Plastik poz.
(9) Yaşayan tablo.

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics