MaviMelek Edebiyat
"Ve ruhum arzuluyor ayrılığı / Hayalimde halka halka / Dumanlar görüyorum ağaçların arasında, Ve sesleri" Stairway to Heaven / Led Zeppelin

[Deneme]"Manyak Savaşçı" | Metin Demirhan*

Paslanmaz Metal Savaşçı | Metin Demirhan

"MANYAKTI, SAVAŞÇIYDI…"

Neden bilmem, bize derman olacakların bizden kaçması?
Neden bilmem, dostumuzun seyrimizden tatmaması?

Neden bilmem, yüreklerimizi bir iğnenin iplikten geçişi
gibi saran sevdalar açmaz yollarımızı? Neden bilmem?

Bırak suların başlarını tutsunlar
Bırak bizi burada unutsunlar, bırak onları…
Neden! Bilmem
Siya Siyabend

1980'li yılların sonlarına doğru, sanırım 85 ya da 86'ydı, ustalarım Semih Balcıoğlu ve Raşit Yakalı'nın da desteğiyle Çarşaf mizah dergisinde karikatürler çizmeye başlamıştım. O dönemin önemli ve popüler çizgi romanlarından olan Conan'ın Türkiye'de yayınlanmaya başladığı yıllara denk gelen bir dönemdi bu. İlk önemli çizgi karakterim olan Manyak Savaşçı; biraz bu Conan çizgi romanlarının, biraz da o dönem yine Conan çizgi romanlarından esinlenilerek hazırlanmış ve Fırt dergisinde yayınlanmış olan, şimdi adını anımsamadığım bir İlban Ertem çizgi romanının etkisiyle doğdu. 60'lı ve 70'li yılların Herkül, Masist, Tarkan, Karaoğlan ve Malkoçoğlu gibi filmlerinin etkilerini de yadsıyamayız. Çeşitli aralıklarla; Çarşaf, Horoz, Gırgır, Parazit ve Pişmiş Kelle gibi dergilerde 90'lı yılların sonlarına dek yayınlandı. Öykücükler belli bir kronolojik sıra izleyerek devam etti ve kahramanın ölümüyle sona erdi.

Peki kimdi bu adam? Neden 'Manyak'tı? Neden 'Savaşçı'ydı? İşte bu derin bir mevzu… Ama onu anlatmamak, 80'lerde ve 90'larda yapılmış bu işlerin yanlış anlaşılmasına neden olabilir…

Laneth'ten alınma bir kare

80'li yıllarda, özellikle İngiltere'deki sanayi devrimiyle birlikte bir müzik akımı doğdu. Aslında bu sadece müzik akımı değil, sinemayı, resmi, plastik sanatları da etkileyen bir akımdı. "Heavy Metal" denilen bir akımdı bu. Müziğin dışında da birçok görsel alanda, özellikle de çizgi romanda ciddi olarak, büyük ustalarla kendini göstermeye başlamıştı. Fransa'da yayınlanmaya başlayan Metal Hurlant dergisinde; Moebius (Jean Giraud), Philippe Drulliet, Caza, Pichard gibi çizerlerin yanı sıra, Alejandro Jodorowsky gibi uçuk yazarlar da senaryolar yazarak yapıtlar vermeye başlamışlardı. Hemen ardından da aynı çizerlerle destekli, Amerika'da yayınlanan ve şu an hâlâ yayınını sürdüren Heavy Metal dergisi geldi…

60'lı ve 70'li yılların protest ve anti-militarist rock müziği zaten ülkemizdeydi ve Erkin Koray, Cem Karaca, Moğollar gibi ünlü kişi ve gruplar tarafından Türk popüler kültürünün içine yerleştirilmişti. Ama 80'li yıllar sonrası Türk gençliğini bekleyen farklı buhranlar vardı ve rock müzik onun bu buhranlarını anlatmakta biraz yumuşak kalıyordu ya da öyle düşünülüyordu. Artık kanıksanmış ve legalize edilmiş olduğundan da işlerliğini çokça yitirmiş oluyordu. Birçok rock insanı TV'de boy göstererek bunu tescilliyorlardı. TV'de boy göstermek ve bunun için çaba harcamak demek, sansüre uğramak ya da oto-sansür uygulamak demekti. Şarkı sözleri gittikçe "canım cicim" gibi içerikler taşıyan, binlerce yıllık küfü üzerinde barındıran aşk şarkıları üretilmesine yetiyordu ancak. Sakın ola ki burada aşk'ı yadsıdığım ve bu şarkıları tümden sevmediğim anlaşılmasın. Ama o dönem gençliği için aşkın dışında da önemli şeylerin, kişisel, içsel duyguların ve düşünce yapısının keşfi başlıyordu. Teknoloji ilerledikçe, sosyal ve politik düzlemde de sorunlar genleşiyor, iletişim koşulları insanların, özgürlük kavramını yeniden gözden geçirmelerine neden oluyordu. Artık ana babaların, özellikle de orta sınıfın üstündeki, liseli ya da üniversiteli çocuklarına sevgi, şefkat yerine para verdikleri bir geçiş dönemi başlıyordu.

Para = Sevgi?..

Gençlik kendini bir açmazın içinde buluyor, kendisi için asıl ve en gerçek tehlikeyi oluşturan biricik kurum olan "aile"den uzaklaşarak farklı alanlarda teselli ve özgürlük arıyor ya da yaşam kurmaya çalışıyordu. Bu durum birçok yüksek ya da orta sınıf gencini alt tabakadan gençlerle birleştiriyor ama onlara yeni, daha özgür ve ebeveynlerinin de para desteğiyle kaotik bir yaşam sunuyordu. Bir taraftan "aile canavarı"nın elinden kurtulan gençler, kapitalizmin en büyük kalelerinden biri olan uyuşturucu tüccarlarının oluşturduğu daha büyük bir "aile"nin içine düşüyor, sefilleşiyor, işe yaramaz insan taslakları haline gelip ölüyorlardı. Kimisi temizlenebildi, kimisi öldü. Ama kapitalizm onlara yeni tuzaklar ve oyuncaklar hazırlamakta gecikmiyordu. Markalar, markalar, markalar… Ne olursa olsun; ayakkabılar, kotlar, kozmetikler vs. İşte bu dönemde rock müziğinin tınılarına tutunan gençler için Heavy Metal yeni bir deşarj aracı olarak çıkageliyordu. Gerek sert ritimleriyle, gerek şarkı sözleriyle, gerekse de giyim kuşamıyla içinde bulundukları ve memnun olmadıkları kültürel kodlara karşı gençlere haykırma ve iç dünyalarını sınırsız ifade etme fırsatı veriyordu bu müzik. Gençlerin kendilerini ifade edebilecekleri yeni bir biçim, yeni bir canavar türemişti. Babası rock anası ise Weirdo-Bizzare-Psychedelic Art*…
(*Weirdo-Bizzare-Psychedelic Art: İlk defa bu durumu betimlemek için burada uydurulmuştur.)

Klasik korku edebiyatından, fantastik edebiyattan esinlenilerek yazılmış bulunan sözlerin eşliğinde, haykıran, çığlık atan vokallerin eşlik ettiği, distortionlu pedalların hüküm sürdüğü, rengârenk, manyak manyak gitar kasalarının saltanatı başlıyordu. Klasik tarzda çalınan rock müzik evrim geçirmiş, daha doğrusu mutasyona uğramıştı. Artık büyük plak şirketlerinin yerini bağımsız, küçük şirketler alıyor, garip garip adlı bir yığın, çoğu seslendirdikleri yaş kitlesiyle aynı yaşta insanlardan oluşan gruplar türüyordu. Pink Floyd, Jimi Hendrix, Deep Purple, Led Zeppelin gibi kilometre taşı grupları zaten dinleyen bir gençlik, diskografilerine adını ilk defa duyduğu, ama kendilerine iyi geldiğini düşündüğü Kiss, Iron Maiden, Judas Priest, Motörhead gibi daha sert ve gürültülü grubu da dahil ediyordu.

Zühtü Bayar'ın arşivinden Metin Demirhan çizimiTürkiye'de o dönemler daha Long Play ve 45'lik saltanatı sürüyor, ama henüz kapitalizm olayı kavramadığından, bu gençler için yeni grupların plaklarını bulmak zor oluyordu. Ancak Almanya'da ya da başka ülkelerde tanıdıkları olanlar bu tarz plaklara ulaşabiliyor, CD'nin ve telif hakları kanunlarının yaygın olmadığı bir dönemde, kaset teknolojisinin yardımıyla elden ele dolaşıyordu bu albümler; Kreator'lar, Destruction'lar, Slayer'ler, Venom'lar, Metallica'lar, Anthrax'lar…

'Walkman çağı başlamıştı. Gençler bu memnun olmadıkları topluma bir tokadı da kulaklarına taktıkları walkmanlarde müzik dinleyerek, ortamdan koparak atıyorlardı… Veee… Yerli gruplar geldi… Gerçi yerli grupların gelmesinden önce çizgi romanlarda Nuri Kurtcebe, Galip Tekin, Kemal Aratan gibi ustalar çalıştıkları dergilerde, yurt dışındaki Metal Hurlant, Heavy Metal dergilerindeki sanatçıların da uyguladıkları akımın çok kaliteli ve değerli yapıtlarını vermeye başlamışlardı bile… Yerli gruplar; Devil ve Asım Can Gündüz-Ambulans ile Heavy Metal çizgisinde ilk örneklerini vermeye başladılar. Batılı gruplardan çokça esintiler taşımalarına karşın, agresif tavırlarıyla ve abartılı aksesuarlarıyla bir değişikliğin habercileriydiler sanki. Çok geçmeden Heavy Metal akımı dünyayı sardı ve sınırlarını genişletti. Kendi içinde de alt türlere ayrılarak yoluna çıkan her şeyi yıktı geçti. Thrash Metal, Speed Metal, Power Metal, Doom Metal, Death Metal, Black Metal gibi gerek sound gerek içerik olarak birçok türe ayrıldı. İdeolojik olarak da… Beyaz Anglo-Sakson Protestan kültürünü benimseyen, kiliseyi destekleyen, satanist, ateist, anarşist, solcu, sağcı bir sürü ideolojiyi içlerinde barındırdılar… O yüzden sürekli kendi aralarında da ideolojik olarak bir savaş vermeye başladılar. Metal müzik denince hep yanlış değerlendirmeler, yanlış çıkarımlar yapıla gelmiştir. Heavy Metal ve türevlerini incelerken ve eleştirirken sap ile samanı ayırt etmek çoğu zaman zor ve ciddi analizler isteyen bir iştir.

Yerli gruplar demiştik… 80'li yılların sonlarına doğru metal müzik hayranı birçok genç kendi gruplarını kurma eğilimindeydiler. Çoğu üniversite öğrencisi olan bu gençler genellikle İngilizce isimli ve tını olarak da batılı bir yorumu tercih eden gruplar kurup, okullarında konserler düzenlemeye başladılar. Onlarca grubun arasından; Pentagram, Metafor, Kronik, Metallium, Hazy Hill, Lords, Pegasus, Volvox, Murat Net ve Reflex, Witchtrap, Medussa, Dr. Skull, Athena gibi, hepsinin adlarını yazmaya kalksak yerimizin yetmeyeceği kadar çok grup, Metal'in en sert, en acımasız tavrını koyan imajlar sergileyerek, yaşamın açmazları ile dolmuş olan gençlere ilaç gibi geldiler… Artık Pentagram, Metafar, Volvox, Metallium gibi grupların konserleri hıncahınç doluyor, Headbang'ler yapılıyor, gençler okul sonralarında ya da hafta sonlarında özgürce boşalıyorlardı. Okulların dışında da konserler başlamıştı. İstanbul'da Harbiye Açık Hava Tiyatrosu, Pangaltı İnci Sineması, Ankara'da Talip Sineması gibi yerler bu konserlere mekân olmuştu.

Ve ortam kendi underground basınını, basın demek yanlış olur belki ama, yayınlarını yarattı. Fanzinler… Mega Metal, Enred, Laneth, Pest-Zine, Musalla Taşı gibi, konunun muhatabı olmayan insanlara meymenetsiz gelen isimler taşıyan fanzinler… Bu küçük oluşumlar büyük işler becerdiler bence. Konuya önyargılı bakan boyalı basına birer tokat gibiydiler. Bu arada simsiyah, fantastik desenli tişörtler giyen, uzun saçlı, küpeli ve dövmeli gençlere, yavaş yavaş Punk kültürünü izleyenler de katılmaya başlamışlardı. Azdılar ama bir güzellik katıyorlardı. Henüz Türkiye'deki Metal müziğe ideolojik olarak çok sert sözler girmemişti. Önemli olan yüksek volümlü müzik eşliğinde deşarj olmaktı. Pek Punk grubu kurulmamış olduğundan, Punk gençleri de sadece Rock ve Metal konserlerinde sessiz sakin otururken görebilirdiniz. Headbangers; yaşamlarından, çevrelerinden, sistemden memnun olmayan bir grup Anarşist eğilimli gençten kurulmuş olan ilk Türk Punk grubu oldu… O yıllarda pek Punk grubu çıkmadığından konserlerini daha çok Kronik, Metafor gibi Metal gruplarıyla veriyorlardı. Türkçe sözlü agresif müzikleriyle ortalığı karıştırıyorlar, çoğu zaman da konserlerini tamamlayamadan güvenlik güçleri tarafından sahneden indiriliyorlardı. Evet, o donem konserler güvenlik güçlerinin gözetimi altında, onların izin verdiği sınırlar ve kurallar çerçevesinde yapılıyordu. Bu güvenlik güçleri, bildiğimiz bodyguardlar değil, devletin polis gücüydü… Ne yapıyordu bu gençler? Ya da ne yapmak istiyorlardı?

Bu arada Ankara'da o yıllarda Spinners adlı, kadınlardan oluşan bir Punk-Rock grubu underground konserlerde ortalığı kasıp kavurmaya başlamıştı… Tamamen kadınların oluşturduğu grupların daha fazla olmasını dilerken, bunun Türkiye çapında birkaç grupla sınırlı kalması üzücüdür. Ankaralı çılgın kadınların Spinners'ı, günümüzün Rock yıldızı Şebnem Ferah'ın vokalistlik yaptığı Volvox, Punk grubu Tampon ve birkaçı daha… Sadece o kadar… Artık yoklar… Neden?.. Neden bu insanlar, Şebnem Ferah'ın solo çalışmaları hariç yollarına devam etmeyip, Rock, Metal ve Punk'ı erkeklerin egemenliğine terk ederek köşelerine çekilmişlerdir? Bu durum müziğin çabuk tükenmesine, yozlaşmasına, açılım yapamamasına neden olmuştur kuşkusuz… Bazı istisnaların dışında, hep kaba, barbarian, sığ ve içeriksiz bir tür olarak kalmıştır Rock, Metal, Punk ve türevleri… Anlamadığım bir şeydir bu; Rock, Metal ve Punk kadını neden sisteme karşı gelirken, bağırıp çağırıp küfür ederken, yanındaki erkeğin dizinin dibinden ayrılmayıp, bir şekilde sistemin istediğini kabul edip, bir aksesuvar olmayı seçerek, yok olup gitmiştir?..
Punklar daha sonra, CM.U.K., Dead Army Boots gibi gruplarla geldiler. Günümüzde ise, Cemiyette Pişiyorum gibileriyle de yaşıyorlar…

Zühtü Bayar'ın arşivinden Metin Demirhan çizimi

O dönemler, basında Rock, Metal ve Punk Müzik dinleyen gençlere "Şeytancı" damgası yapıştırmak moda olmuştu. Rock barlarm olmadığı dönemde, Köprüaltı'nm sihirli atmosferi vardı. Köprü yandı… Özellikle de Taksim-Beyoğlu civarında Rock barlar kuruldu. Müzik; Rock, Metal ve Punk kısa sürede barlara hapsoldu. Profesyonelleşti ve sadece para kazanmak amacıyla icra edilmeye başlandı. Kapitalizm Rock, Metal ve Punk'ı da asimile etti… Altın Çağ kısa sürdü Türkiye'de. Önce underground olarak kurulan müzik şirketleri büyüdüler ve bazıları idealist yaklaşımı terk ederek kapital adına bu işi yürütmeye başladılar. Ya da büyük şirketler bu işe el attılar. Aslında albüm çıkarmak daha kolaylaştı. Ama olay sihrini, gerçek sahnesini ve izleyicisini çoktan yitirmişti… Hatta o boyuta geldi ki, bir zamanlar Coca Cola gibi, Levi's gibi kapitalizmin en azgın canavarlarından olan şirketleri eleştiren, onlara ana avrat şarkılar düzen Rock, Metal ve sözümona Punk grupları, bir kola şirketinin düzenlediği uyduruk ve sahte Rock konserlerinde, Rock'n Coke gibi konserlerde boy göstermeye başladılar… Alternatifleri olmadı değil ama nedendir bilinmez (aslında bilinir) yine de bir heyecandan, gerçek anlamda bir etkimeden yoksun Barışa Rock konserleri serisi yapıldı…

İşte bu olayların ortasında birileri çıktı. Bunlardan biri Gırgır dergisinde daha önce kimsenin yapmamış, olduğu bir şeyi yaparak öncü oldu. Bu adam Aptülkadir Elçioğlu, namıdiğer Aptülika'ydı. Onun yaptıklarını yeraltı Rock, Metal ve Punk dünyasına pek yapan olmamıştır. Grup Perişan adlı, çizdiği köşesinde grupların konser duyurularını, tanıtımlarını yaparak onlara büyük destek vermiştir. Yaptıkları, çizdiğim Manyak Savaşçı tiplemesinde ve diğer çizimlerimde teknik olarak bana da yol göstermiştir. Önemli kişilerden biri de, TRT-TV'de ısrarla, konunun özüne sadık kalarak Rock ve Metal içerikli programlar yapan Şener Yıldız'dır. Şener Yıldız yıllarca yaptığı programlarla bu kültürün Türkiye'deki oluşumuna, gelişimine büyük katkılar sağlamıştır. Bu bağlamda yine TV programlarıyla olayı canlı tutmayı başaran isimlerden ikisi de; Serdar Öktem ve Oya Birgül Yaylalı'dır… Bir başkası ise; düzenlediği konserlerle, açtığı sergilerle, yaptığı radyo-TV programları ve yayınladığı dergilerle Güven Erkin Erkal'dı. Hâlâ Yüxexes adlı bir dergi çıkarmakta ve aynı adla bir TV programı yapmaktadır. Günümüzde idealist yaklaşımlarla hâlâ yaptığı radyo programlarını ve söyleşilerini sürdüren sevgili Ahmet Durakçı'yı da unutmamak gerekir… Hepsine sevgilerimi gönderiyorum…

İşte Manyak Savaşçı da böyle bir ortamda doğdu. Manyaktı, savaşçıydı… Ama Savaşı zevk için vermezdi. Sevmezdi. Kendi çözümünü kendisinin üretmek zorunda olduğu bir dünyada varolduğundan buna mecburdu. Tek dezavantajı, kapitalist ve diktacı erkek egemen toplumda bir erkek olarak doğmuş, erkek olarak yetiştirilmiş olmasıydı bence. Kadın hassasiyetinden, zekâsından, kadın olmanın erdemlerinden yoksun olmasıydı… Doğdu, yaşamaya çalıştı, yaşamı yüzüne gözüne bulaştırdı, öldü ve gitti…

"At, Avrat ve Silah!" düsturunun egemen olduğu dünyada, silahla yaşamak zorundaydı. Silahla yaşadı ve silahla öldü… Bir insanı, yaşamının belli bir döneminde de olsa, silahla yaşamaya mahkûm etmekten daha kötü ne olabilir ki dünyada?.. Sanırım bir başkasını vurmasını emretmek…

Çizilmiş olan orijinallerin bir kısmı ihmal yüzünden ya çalıştığım dergilerde kaldı, ya da birtakım nedenlerle kayboldu. Çizdiklerimin basılmış hallerini toplamak gibi bir huyum olmadığından da onlara ulaşmam mümkün olamadı. Aslında ulaşmak gibi bir derdim de olmadı hiçbir zaman. Manyak Savaşçı serüvenleri benim için o dönem çizilmişler, yayınlanmışlar ve bitmişlerdi. Tozlu raflarda çoktan yerlerini almışlar, neredeyse 15 yıllık bir sürgüne terk edilmişlerdi. Sevgili dostum, yaşamımda güzel şeyler paylaşmaktan asla vazgeçemeyeceğim insan Giovanni Scognamillo da yıllardır ısrarla neden bir albüm yapmadığımı sorup duruyordu. Ta ki eski dostlarımdan ve günümüzün önemli estetik cerrahlarından biri, o günlerin ise iflah olmaz bir Manyak Savaşçı hayranı olan sevgili dostum Dr. Oytun İdil ile yine çok uzun yıllar dostluk ettiğimiz ve hâlâ da bunu devam ettirdiğimiz, günümüzün popüler fantastik edebiyatının önemli isimlerinden Orkun Uçar'ın ısrarları ve cesaret veren destekleri sayesinde tekrar hayranlarıyla buluşmak üzere o raflardan indiler… O günlerin, çok şey paylaştığımız virtüöz gitaristi, şimdinin yetenekli fantastik yazarı, yakın dostum Selim Yeniçeri'nin Manyak Savaşçı'ya olan sürekli sevgi ve desteğini, Birharf-Evreca Yayınevi'nin de ilgi ve inancını yabana atamam…
Bir de sevgili Serap beni bu konuda cesaretlendirdi… O bana inanan son kişiydi… O olmasaydı bu albümü de yapacak gücü bulamazdım… Bu albümü ona ithaf ediyorum…

Fısıltı

Fısıltı karakterini ilk kez, 1994 yılının bir yaz gününde, sıcaktan bunalmış bir halde kâğıt üzerine döktüğümü hatırlıyorum. Şöyle bir geriye dönüp bakmış, çizdiğim tipleri güzden geçirmiştim. Manyak Savaşçı, Çılgın Köpek, Piç vb. Hemen hemen hepsi erkek karakterlerdi ve öyküler onların etrafında dönüyordu. İşte o yaz bir değişiklik yapayım, bir kadın karakter çizeyim dedim. O yıllarda tanıdığım, şu an izini yitirmiş olduğum Gözde diye bir arkadaşım vardı. Gözde bu fikrimi oluşturmamda bana çok destek oldu. Cesaret verdi. Sadece cesaret vermekle kalmayıp öykülere de fikirleriyle katkıda bulundu. Kim bilir şimdi nerelerdedir?.. Her neredeyse ona buradan katkıları için teşekkürlerimi gönderiyorum. O yılların çizgi roman ağırlıklı dergilerinden biri olan büyük usta Oğuz Aral'ın Dıgıl dergisinde haftada iki sayfa olmak üzere yayınlanmıştı Fısıltı'nın maceraları. Ama çizerlik hayatım sürekli inişler ve çıkışlarla dolu olduğundan sadece üç macera çizebilmiştim Fısıltı'yı. İlk macera olan "Ölüm Meleği"ni, sonra "Zamanın Unuttuğu Topraklar" ve 'Köstebeklerin Gecesi" izlemişti.

Bilen bilir, tam bir fantastik edebiyat ve fantastik sinema tutkunuyumdur. İşte bu yüzden çizgi öykülerimde sevdiğim fantastik filmlere veya edebiyat yapıtlarına göndermeler yapmaktan keyif almışımdır. Çokça da ilham kaynağı olmuşlardır bana. İşte bu bağlamda Fısıltı 'nın okuyacağınız üç serüveninde de bu tarz esinlenmeler ve göndermeler bulacaksınız. Örneğin Fısıltı 'nın her üç macerasında da bir John Carpenter klasiği olan New York'tan Kaçış (Escape From New York / 1981) filmininkine benzer bir atmosferi fark edeceksiniz.

Ayrıca "Ölüm Meleği"nde; Yaratık (Alien / Ridley Scott / 1979), Sapık Dönüyor (Pumpkinhead / Stan Winston / 1988) ve Ecelle Yarış (Race With The Devil / Jack Starrett / 1975) filmlerinin etkileri görülürken, "Zamanın Unuttuğu Topraklar'da; 2001 Uzay Macerası (2001 A Space Odyssey / Stanley Kubrick / 1968), Edgar Rice Burroughs'un romanlarından uyarlanan Tanrıların Dehşeti (The Land That Time Forgot / Kevin Connor / 1975), devamı olan Tanrıların Dönüşü (The People That Time Forgot / Kevin Connor / 1977) ve Jurassic Park (Steven Spielberg / 1993) filmlerinin etkilerini inkâr edemem. Hatta dinozor çizimleri için o dönem piyasada yayınlanmış bulunan ansiklopedilerden, Turok ve Jurassic Park çizgi romanlarından yararlandığımı da itiraf etmem gerekir. Çocukken okuduğum 1001 Roman, 5 Macera gibi çizgi roman dergilerinin de ruhu sinmiştir bu öyküye…

Çizmiş olduğum üçüncü ve son Fısıltı macerası olan "Köstebeklerin Gecesi" ise ünlü bilimkurgu yazarı Harlan Ellison'ın artık bir klasik olmuş Vic And Blood adlı romanından (ya da uzun öyküsünden) ve bu yapıttan uyarlanan Çocuk ve Köpeği (A Boy And His Dog / L. Q. Jones / 1975) adlı filmden esintiler taşıyor. Bu öyküyü doğal olarak Harlan Ellison'a adamıştım. Ayrıca bu serüvendeki maskeli karakter Bakırbaş; 60'lı ve 70'li yıllarda bir furya halinde çekilen fantastik Türk filmlerindeki Maskeli Süper Kahramanlara bir dokundurma, bir saygı duruşuydu. Bakırbaş karakteri, Yılmaz Atadeniz'in ünlü filmi Yılmayan Şeytan'daki süper kahramanın ve de eski Amerikan seriyal filmlerinden biri olan Esrarengiz Doktor Şeytan'ın (Mysterious Doctor Satan /1940) başkarakteri Copperhead'ın (Bakırbaş) adıydı…

Paslanmaz Metal Savaşçı | Metin DemirhanEğer bir kez daha çizgi dünyasına dönme fırsatım olursa, işe yeni bir Fısıltı macerası çizerek başlamak isterim. Çılgın, deli dolu ve asi bir Fısıltı macerası…

Bu yazıyı yazarken Siya Siyabend'in "Neden Bilmem?" parçasın yaklaşık on kere dinlediğimi belirtirim. Grubun dağılmamasını, özünü koruyarak albümler yapmasını gönülden isterim Caaaanıııım…

Sonsöz:

İnin sahneden reziller!!! Rezil ve kapitalist Rock, Metal ve Punk gruplan defolun!!! Siz hiçbir zaman yüreklerimizdeki sahnelerde yer almayacaksınız!!! İnsanları uyutmayı bırakın artık!!! Evlerinize dönün, mastürbasyonlarınızı orda yapın!!! Teokrasilerle, Dumanlı yollarda beyinlerini kıçlarına sokarak büyümesin çocuklar… Raşitik olmasınlar bu boktan şeyleri dinleyerek… Fantalarınızı, Colalarınızı alın ve s..tirin gidin!!! Hoş geldin Siya Siyabend!!! Canlarımmmmm!!! Hoş geldin Cemiyette Pişiyorum!!! Hoş geldin EVP!! Ve diğerleri… Yeni kuralları siz ve sizin gibiler koyacak!!! Kendi sözünüzü söyleyin!!!

Metin Demirhan 5-16 Haziran 2006 / İstanbul

* Böyle diyordu Metin Demirhan 2006 yılında çıkan "Paslanmaz Metal Savaşçı" isimli kitabının önsözünde.
Metin Demirhan, 1965 yılında İstanbul'da doğdu. Sinema yazarlığı, kısa film yönetmenliği ve karikatüristlik 42 yıl süren kısacık hayatına sığdırdığı ve tutkuyla yaptığı işleri oldu. 1 Kasım 2007'de geçirdiği ani bir beyin kanamasının ardından genç yaşta hayata elveda dedi.
Henüz "1" yıl oldu aramızdan ayrılalı… Dostları, sevenleri onu unutmamış olmalı ki, Şorşak isimli fanzinin Aralık sayısında yayımlamak üzere Karga Salih bu önsöz yazısını ayırmıştı. Bir karşılaşma/tanışma sonucunda hiç yanından ayırmadığı fotokopileri arasından Metin Demirhan'ın bu yazısından bahsetti, biz de sizinle paylaşmak istedik.
Metin Demirhan'ın da çok sevdiği, saydığı bir isim olan Karga Salih, Şorşak fanzini tamamen kendi imkânlarıyla çıkarıyor. Bazı sayfalarında el yazılarıyla bile karşılaşmanız mümkün, sımsıcak ve orijinal bir dergi olduğunu da mutlaka bilmenizi isteriz. Çıktığında dergiyi edinebileceğiniz yerler pek mevcut değil, bu nedenle kendisinin de izniyle telefon numarasını vermemizin daha uygun olacağını düşündük.
(Karga Salih: 0534 746 62 49)

Sayı: 32, Yayın tarihi: 24/11/2008

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics