MaviMelek
Hermes Kitap
"Sonunda bakmayı başardığında, siyah bir ekran gördü." Ölüm Üzerine Pencere (I) / Eduardo Galeano

[Gökçeyazın]"Ateş Manisa'ya da Düştü" - Akın OIgun

Ateş Manisa'ya da Düştü

"ACILARDA BULUŞABİLİYORUZ
VE TANIYORUZ BİRBİRİMİZİ"

Manisalı gençleri hatırlar mısınız? Hani şu işkence gören ve birkaç insan hakları savunucucusu dışında kimsenin umurunda olmadığı gençler… 26 Aralık 1995 gecesi bir vagona "Paralı Eğitime Hayır!" yazdıkları gerekçesiyle gözaltına alınan 16 gençten birisiydi Hüseyin Korkut…
Hüseyin yaşadıklarını Ateş Manisa'ya da Düştü adlı bir kitapta toplayarak tarihe kaydetti.
Ülkemin her karakolunda, bu ülkenin gençlerinin işkence çığlıkları var… Yaşam, düşünce ve savunma hakları ellerinden alınmış, vücutları işkencecilerin ellerinde yoğrulmuş, cezaevlerinde çürütülmüş binlerce, yüz binlerce genç…
Neden ve nasıl işkenceyi onaylayan bir toplum haline getirildik? Binlerce insanın işkence gördüğü bir ülkede nasıl olur da işkenceciler milli bir gururla alkışlanır, işkence görenler horlanır, aşağılanır?
Ve nasıl oluyor da elleri bir türlü soğumayan, soğutulmayan katiller, özgürce dolaşıyorlar her yerde… Adalet ki kendi terazisinin denge çubuğunu, ters askı için teslim ediyor işkencecilerin ellerine…
Yargısız infazların, kayıpların, işkencelerin sıradanlaştığı ve toplumsal onay gördüğü bir ülkede hangi vicdandan, hangi adaletten bahsedilebilir ki?

Ertuğrul, gözlerine bağlamaya çalıştıkları bezi çıkarmak istedi. Bu, o ana kadar polise ilk direnmesiydi! Bunun üzerine sivil, Ertuğrul'un boşluklarına koca göbeğini gererek bir-iki yumruk patlattı ve Ertuğrul'un arkadan bağlanmış sol kolunu kıvırdı. Diş gıcırtıları arasından söylendi: "Bak sen o... çocuğuna... Demek direniyorsun ha!.. Boşuna direnme aslanım, burada efelik sökmez! Sen buranın neresi olduğunu biliyor musun lan piç!"
Ertuğrul konuşmuyordu. Polis yanıt alamayınca, Ertuğrul'u saçlarından tuttu ve kafasını bu kez de duvarda asılı duran teneke levhaya çarptı. Kısa bir süre bekledikten sonra iri cüsseli, kıvırcık, gür saçlı sivil polis siyah bez parçasını biraz gevşetip alnına doğru kaldırdı. Etrafı görmemesi için başını öğe doğru eğdi ve küfretmeye başladı: "Okusana... Okusana lan g.. s....min piçi!"

Bir vagona "Paralı Eğitime Hayır!" yazmanın bedeli işkence tezgâhından geçmekti. İşte o tezgâhlardan geriye kalanlar bu anlatımlar…

Sağ ayak başparmağına bir şeyler bağladılar ve ardından vücuduna bir metal parçası değdirildi. Metal göğsüne, göbeğine, kasıklarına, dizkapaklarına ve oradan ayaklarına kadar vücudunun her tarafında ayrı, ayrı gezdiriliyordu. Bu metal parçası vücuduna her değdiğinde, kor bir ateş parçası değmiş gibi titreyerek kasılıyor, vücudu olduğu yerde zıplıyordu. Ertuğrul'un boğazını yırtarcasına bağırışlarına, adamların kahkahalarıyla küfürleri karışıyordu.
Ertuğrul'un bedeninde hissettiği bu acı öyle bir acıydı ki yukarı aşağı sıçrayan iri bedenini dört-beş kişi zar zor tutabiliyordu. Sanki vücudunun her noktasına ısırgan otları sürülüyor ya da teninde dolaşan milyonlarca akrep tarafından sokuluyordu!
Hele bir de yüzüne değmesi yok muydu o metal çubuğun!.. Beyni oyuluyordu!.. Yüzü bir felçlinin yüzü gibi kasılıyordu. Yapabildiği tek şey bağırmaktı. O bağırdıkça mehter müziğinin sesi daha da yükseliyordu.

Bu anlatımlar sizler için bir şey ifade ediyor mu bilmiyorum ama ben bu acıları tanıyorum ve her okuduğumda kendi yaşadıklarımı düşünüyor ve Hüseyinlerin acılarıyla ortaklaşıyorum… (Acılarda ortaklaşmak istemezdim elbette ki, ama bizim gibilerin sevinçleri erken yaşta yok edildiğinden geriye kalan acılarda buluşabiliyoruz ve tanıyoruz birbirimizi…)
Hüseyin'in yazdıklarını okudukça düşünüyorum…
Gençliğimizi çok erken karşıladı eziyet diyorum. Erken tanıştık her şeyle. Erken umutlanıp, erken hayaller kurduk ve erken düştük işkencelere. Erkenden ezdiler yüreklerimizi. Erken karşılaştık asık yüzlü vicdansız suratlarıyla. Erken hüküm giyip, erken tanıştık demir kapıların sürgüleriyle. Sevinçlerimizi yaşamaya fırsat vermediler, boğdular bir kaşık suda. Eğer sevinçlerimizi yaşamaya izin verselerdi, özgürce ifade edebilseydik düşündüklerimizi, özgürce konuşabilseydik, anlatabilseydik istediklerimizi belki de yaşanmayacaktı bunların hiçbiri.
Yaşanılması gereken tüm iyi niyetlerimizi sorguya çekmeyi iş edinmişlerin, büyük bir iştahla ovuşturdukları ellerine teslim edildiğimizde kimimiz henüz on altı, kimimiz on sekiz, kimimiz yirmili yaşlardaydık. Gerçek yaşlarımızı alıp ellerimizden, ağır ifadeleri eklediler yüzümüze.
İşkence geleceğe bir korku yatırımıydı. Ne kadar çok işkence, o kadar çok korku olacaktı. Sorgulanmayacak, tartışılmayacak, düşünülmeyecek ve doğal olarak kimse hak ve özgürlüklerin yanına yaklaşamayacaktı. İşkence anlatımları dalga dalga yayıldıkça kimse elini taşın altına koymayacak, herkes birbirine SUS işareti yapacaktı. Karabasan yavrusu işkenceciler ise askıya çekip, elektrik verdikleri körpe bedenlerden mazoşist açlıklarını doyuracaklardı. Duyguları profesyonelleşmiş adalet savunucuları ise, çığlıkları dinleyip hazırlayacaklardı aklanma tutanaklarını. Ve Hipokrat yemini etmiş yeminli yalancılar eşliğinde "sağlık kontrolü yapıldı, hiçbir darp izine rastlanılmadı" denilerek, işkencenin; karakoldan doktora, doktordan adalete uzanan işbirliği içinde halledilecekti formaliteler…
Ne değişti dünden bugüne?
Avcılar'da bir sivil polis yere yatırıp göğsünü tekmelediği bir vatandaşı öldürdü. İzmir'de 'dur' ihtarına uymayan bir şoför her nasıl olduysa kafasından vurularak öldürüldü. (İhtar bir uyarı değil, öldürmek için Türk Dil Kurumu'ndan araklanmış en iyi savunmaydı.) Beyoğlu karakolu polislerince gözaltına alınan 1982 doğumlu Nijeryalı Festus Okey, karakolda polis kurşunuyla öldürüldü. Ölüm tutanağını hazırlayan ise kendi silahından çıkan kurşunun sahibi aynı polisti. (Ayrıntılara Radikal gazetesinden bakabilirsiniz)
Toplumsal duyarlılığı sadece ve sadece vatan ve bayrağa indirgeyenlerin özlediği Türkiye tablosudur bu.
Hüseyin'in Manisa'ya da Ateş Düştü kitabı ise, bu tabloya ait olmayan, hak ve özgürlüklerin içinde barışla yaşamayı özleyenlerin bastırılan seslerinin yeniden hayat bulmasıdır.

Ateş Manisa'ya da Düştü
Hüseyin Korkut
İmge Kitabevi Yayınları, 2007, 248 s., 14 Ytl
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics