MaviMelek
"Kaçış sığınağın içinde de sürüyorsa, size kalmış tek gerçek mekân dibi görünmeyen kör bir kuyudur." - "Kuyu" / Türker Armaner

[Öykü]"Lütfen Beni Yanlış Anlama" | Tuğçe Ayteş

Evre Başak

"SONRA FERMUARIMI ÇEKER,
EVE DÖNERİM"

“I'm just a soul whose intentions are good
Oh Lord, please don't let me be misunderstood"
(Ben sadece iyi niyetli bir ruhum
Oh Tanrım, lütfen yanlış anlaşılmama izin verme)
Please Don't Let Me Be Misunderstood / The Animals

Geçenlerde açılan bu kafenin sigara içilmeyen bir köşesine oturdum. Aslında yığıldım desem daha doğru olur. Olanlardan sonra kafa dinlemek yerine nispeten gürültülü bu yeri neden tercih ettiğimi bilmiyorum. Arkadaşlarımın:
“Aa, Emel, inanmıyorooom! Nasıl gitmezsin Sabahat'a? Kızııım, adı tüm İstanbul'a yayılmış. Kâhin falan diyorlar. İnsanın içini okuyor resmen,” demelerine niye bu zamana kadar kulak vermedim?
Yok yok, bilinçli bir tercih değil benimkisi. Tabii ki tercih diye bir şey varsa…
Off, canım çok sıkkın. Geleceğim bir anda müphemleşti. Normalde kafamı kaşıyamadığım bu saatlerde başka ne yapabilirdim ki?

Bunları düşünürken epey dalmışım. Garsonlardan birisinin masama bir menü bırakmasıyla biraz kendime geldim. Bizim kâhin Sabahat'ın ismini zikrettim kendimin de zor duyabildiği bir gevelemeyle. Ama garson ne dediğimi çıkartamamış olsa bile ne demek istediğimi şıp diye tahmin etti:
“Sabahat Hanım'da epey sıra var. İsterseniz adınızı diğer arkadaşlarımızdan birine yazabilirim. Hepsi çok iyidir.”
“Ne kadar sürer sıranın gelmesi?”
Garson birkaç saniye hesap yaptı aklından:
“Bir buçuk-iki saat en iyi ihtimalle.”
“Olsun, beklerim.”
Nasılsa şu anda zamandan bol bir şey yokmuş gibi geliyor bana. Tam tekrar dalmak üzereyim ki garson beni tekrar ayıltıyor:
“Kahve dışında bir şey ister misiniz?”
“Aslındaaa… Kahveyi daha sonra getirin, ben, ben (menüye üstünkörü bir göz gezdiriyorum ve tatlılarda biraz duruyorum) bir tiramisu alayım.”
Tatlı yemeye çok ihtiyacım var.
“Peki hanfendi, hemen getiriyorum.”
Garson nazik biri, müşteriye nasıl davranılacağını biliyor. Ama ben onun hemen gitmesini istiyorum. Düşünmem gerek gibime geliyor.
Çalan CD'de bir hata oluştu sanırım. Girdiğimde çalan şarkı, bitmesinin hemen ardından bir daha çalmaya başlıyor. Solist erkeğimiz nakaratta yalvarıyor yanlış anlaşılmamak için. Ama en azından şarkının geri kalanında abuk sabuk davrandığını kıza itiraf edebilecek kadar yüreği var. Az bulunan türden… Benim karşıma çıkmayanlardan… Hakikaten neydi bendeki bu talih? Hele bu sonuncusu…

***

“Merhaba Emel, bugün nasılsın?”
Erman, bir seksen boylarında, iri yapılı, kumral, özetle (ve tabiri caizse) dalyan gibi, otuzlarının ortalarında bir adam. Çalıştığım şirkette insan kaynakları müdürü. Reklam yazarlığı departmanında çalışan bendenizle pek alakaları olmuyor aslında. Ama Erman her fırsatını bulduğunda, reklam katına işi düştüğünde, yemek aralarında bir şekilde benim yanıma geliyor. Bense yirmilerimin sonlarında, bakımlı ve alımlı, attığım adımlardan etrafa bakışıma kadar kendine güvendiği her halinden belli olan bir kadınım. En azından öyle olduğunu düşünüyorum, öyle hissediyorum. Erman'ın bana olan bu ilgisi başlarda doğal olarak hoşuma gidiyordu. Ama şu anda ona hiç mi hiç yüz vermek niyetinde değilim. Hayır, onu peşimde koşturma, parmağımda oynatmak hevesim de yok.

Erman'la konuşurken adının yanına ısrarla “Bey” ekliyorum, asla da “siz” zamirinden şaşmıyorum. O ise senli benli konuşmakta bir abeslik görmüyor.

“Emel, yüzün soluk görünüyor. Hayırdır? Bir rahatsızlığın yok ya?”
“İyiyim, Erman Bey, teşekkür ederim.”
Onun nasıl olduğunu sormuyorum. Zira bu, onunla bir muhabbet açılmasına sebebiyet verir. Hiç istemediğim bir şey…
O ise fırsatını bulmuşken konuşmayı uzatmak için elinden geleni yapıyor.
“Çok sevindim. Gerçekten. Sana bir şey olursa ben ne yaparım?”

İltifatını şakayla karıştırdığı izlenimini vermek için gevrek gevrek, hatta salyaları her an akacakmış gibi gülüyor. Ben de soğuk bir şekilde gülümseyip işimin olduğunu belirtmek istercesine bilgisayar ekranına çeviriyorum dikkatimi. Bir karşılık vermememe içten içe sinir oluyor. En nazik ses tonlarından biriyle:
“Moralin mi bozuk? Dediğim bir şeye mi bozuldun? Sen böyle yapınca kendimi rahatsız hissediyorum…”
İçimden “Hisset bir zahmet,” diye geçiriyorum. O sırada işyerinde olmasak, o da benim müdürüm olmasa “Defol git, bela mısın?” diye haykırırdım. Gerçi böyle açık bir tepkinin bile onun kafasında bir yer edineceğini hiç mi hiç zannetmiyorum.

***

İşe yeni girdiğim zamanlar… İşyerine ve iş arkadaşlarıma alışmaya çalışıyorum. Diğer yandan da çalışmamdan memnun kalan üstlerim bir hafta içinde işleri yığmaya başlıyorlar. Müşterilerden birisi daha ikinci haftamda benim fikrimi beğenmiş. Reklam yakında çekilecek. Yüzümde güller açıyor sevinçten. İlk ayım doluyor ve övgü dolu günlerin sonunda ilk maaşım yatıyor. Bordromu almak için İnsan Kaynakları katına çıkıyorum. Kimin kim olduğunu bilmediğim için karşıma ilk çıkan takım elbiseli beye Aylin Hanım'ın masasını soruyorum. Olgun ve sempatik bir havayla bana gülümsüyor.

“Yenisiniz galiba?” diye takılıyor.
“Öyleyim,” diyorum hem utançtan hem de heyecandan yanaklarımın kızardığını hissederek.
Adam gülümsemeye devam ederek bana sorumun cevabını eliyle işaret ediyor. Ben o masaya ilerlerken adamın arkadan bana baktığına yemin edebilirim.

Günler günleri takip ediyor. Bu kişinin insan kaynaklarının müdürü Erman Bey olduğunu çoktan öğrenmişim. Ondan gelen mailleri, benimle zerre alakası olmasa da bana yollamış gibi mutlulukla okuyor, yolumun onunla bir şekilde kesişmesi için elimden geleni yapıyorum. Başka hiç kimsenin benim içimdeki titreşimlerden haberi yok.

Erman Bey de her nasılsa benim her gittiğim yerde görünüveriyor. Takdiri ilahi, diye düşünüyorum. Üzümünü yiyip bağını sormuyorum. Bazı öğle yemeklerini birlikte yiyoruz. Ben halimden memnunum.

Bir gün:
“İşlerinizin yoğun olduğunu duyuyorum. Öğlenleri karşılaşabilmemiz ne güzel,” diyorum.
Erman yaşının da verdiği bir tecrübeyle mesajı hemen alıyor:
“Bence de çok güzel. Senin sohbetine doyulmuyor. Bir gün de bir akşam yemeği yiyelim. Benim bildiğim çok güzel bir restoran var Mecidiyeköy'de.”
Çıkma teklifini klasik bir şekilde de olsa aldığım için işi uzatmadan:
“Memnun olurum,” diyorum.

Beşiktaş'taki bir işyerinden çıkıp da Mecidiyeköy'de yemek yememizin şirkettekiler tarafından görülmemek için olduğunu tahmin ediyorum.
Bundan sonra bir süre Erman Bey'i göremiyorum. Muhtemelen iş gezisindedir.

***

İnsan kaynaklarından Aylin'le epey samimi olduk işe başladığımdan beri. Öğlenleri genelde birlikte takılıyoruz. Erman'ın nerelerde olduğunu sormamak için kendimi zor tutuyorum. Onun bir şekilde konuyu kendisinin açmasını umuyorum. İçim mi temiz nedir, Aylin pat diye lafa giriyor:
“Emel, duydun mu Erman Bey'in olayını?”
Olay deyince güm diye yüreğime iniyor. İçgüdülerim birden bu lafın devamının benim için hiç de hoş olmayacağını söylüyor. Etkilenmemiş gibi görünmeye çalışıyorum:
“Yoo, n'olmuş ki?”
“Karısı erken doğum yapmış. Nur topu gibi bir kızı olmuş. İzin aldı bir aylık. Ondan yok.”
Yüreğime inen güm'ü unuttum bile. Sanırım kafama Acme örsü indi, hani şu çizgi film kahramanlarının üstüne düşenlerden.
“Kı-kızı?” diye tekrar ediyorum kekeleyerek.
“Niye bu kadar şaşırdın anlamadım. Adam sekiz senelik evli. Geç bile kaldı.”
Sekiz senelik evli? Bunu sesli tekrarlamıyorum neyse ki. Adam benim yaşımdayken evlenmiş resmen. Bir yandan da bana yeşil ışık yakıyor. Mideme kramp giriyor. Bir lokma daha yersem kusacağım.
“Bir şeyin mi var? Rengin kaçtı?”
“Biraz karnım ağrıyor da. Son dediklerini duydum ama. Allah analı babalı büyütsün, ne diyeyim…”
“Amin amin.”
Yemeğimi bitiremiyorum. Aylin'in onun anlattıklarından dolayı değil de karın ağrımdan dolayı bu hale geldiğime ikna olmuş olduğunu varsayıyorum. Ama Erman Bey, yoo, sadece Erman, “sen” bu andan sonra benim için bittin!

***

Erman “Bey” birkaç hafta önce işe geri döndü. Yeni baba olmuş birisinin, haydi karısını da geçtim, bebeğiyle ilgilenmesi gerekir diye biliriz. Yok efendim, öyle değilmiş. İşe dönüldüğü anda taze güzellere tekrar dört elle sarılmak lazımmış. Bir iki gün önce masama uğrayıp halimi hatırımı sorduğunda istediği cevapları alamayan pehlivan yenilmeye doymuyor.

Düdüklü bir tencere gibi içimde kaynayan öfkenin kulağımdan buhar olarak çıkmasına ramak var. Ama kendimi tutuyorum. Bu rezil erkek küspesinin ne kadar düşebileceğini gözlerimle görmek istiyorum.

“Emel, merhaba. Hiç sormuyorsun, bu kadar zamandır Erman'a ne oldu diye.”
Merak ettiğimi nereden çıkartıyor acaba?
“Ne oldu?” diyorum nötr bir şekilde, ama içimden cevabını merak ederek.
“İşler uzadı benim. İl il gezmek durumunda kaldım. Nasıl yoruldum anlatamam.”
“Yorulduğunuz belli.”
Kalın kafalı herif hâlâ hiçbir şeyin farkında değil.
“Bak sana ne getirdim taa Nevşehir'den.”
Üstünde Kapadokya yazan bir bibloyu tak diye masama koyuveriyor. Sonra da ellerini masama dayayarak tepkimi bekliyor. Ellerine baktım, ikisinde de yüzük yok. Olabilir, yüzük olmamalı bağlılığın simgesi. Ama bu durumda yüzük takmaması onun adiliğine işaret ediyor. Ellerini ben parmaklarını görebileyim diye mahsus da öyle koymuş olabilir, bilemiyorum.

“Zahmet etmeseydiniz keşke… Sultanahmet'te, Kapalı Çarşı'da bunlardan bol bol var.”
Erman'ın (ve karısının ve artık çocuğunun da) Beyazıt'ta oturduğunu öğrenmiştim. Bu bibloyu alabileceği yerleri özellikle sıraladım. Ben konuştuktan sonra yutkundu. Fakat bozulduğunu belli etmemeye çalıştı:
“Ne zahmeti… Onlardan bol bol olabilir, ama sen bir tanesin.”

Israrla adamın gözlerinin içine bakıyorum. İçimde bir umut pırıltısı “Belki de karısıyla zorla evlendi, çocuğu istemeden oldu, adam mutsuz ve sende aşkı buldu,” diyor. Ama o umudun yok olması fazla zaman almıyor. Onun gözleri dudaklarım ve göğüslerimin arasında gidip geliyor. Bakışları bir bluzumun altında yeni yetmelerinkiler kadar anca belli olan göğüslerimde duraksıyor, bir parlatıcıyla olduğundan iri görünen dudaklarımda. Kuruyan dudaklarını belli belirsiz yalıyor. İşten ırak olsak benim bir milim ileri hareketimle dudaklarıma yapışacaktı, bariz.

Müthiş bir tiksinti bedenimi sarıyor. Karısı evde, çocuğuna bakıyor. O ise burada beni süzüyor. Beni buraya geldiğim ve onunla karşılaştığımız andan, karısının hamileliğinin başından beri gözüne kestirmiş. Uçkuru nasılsa sağlamda. Bağlamış bir kadını kendine, ev ve çocuk yükünü de ona yığmış. Ohh, ne âlâ…
Ben evli barklı bu insanla ilişki yaşamayı kabul etsem, adam eve döndüğünde yüzü hiç kızarmadan karısına ve bebeğine sarılacak. Karısını nasılsa çoktan “elde etti”, aleti onun tadına baktı, o kadın artık “kirlendi” ve “anne oldu”. Etraf genç ve belki de el değmemiş dişilerle doluyken onunla mı yetinecekti? Ne geçiyordu acaba aklından?
“Off, nasıl da hasta bana? Şu yemek olayını bir daha açsam da şunu dışarı bir çıkartsam… Sonra da bir otel odasına atarım. Dudaklarını ısırırım. Her yerini emerim, mıncıklarım. Öyle bir pompalarım ki otel onun çığlıklarıyla inler. Sonra fermuarımı çeker, eve dönerim. Biraz böyle sürdürürüm kaçamakları. Baktım ki kız bana bağlanmaya ve sorun olmaya başladı, yakamdan silkip atarım.”

Bu adamdan her an daha da nefret ediyorum. Bu adamın “skoru”, “elinin kiri” olmayacağım. İyi ki adamın foyası tam vaktinde çıktı. Gözümün önünden kaybolmasını umarak şu ana kadar hep kurtarıcım rolünü üstlenmiş ekranıma sabitleniyorum. Ama bir tarafında şişen damarlarının ağrısı iyice çekilmez olacak ki:
“Bu akşam, (yutkunup tekrarlıyor) bu akşam yemeği birlikte yiyelim mi?” diyor başkalarının duymamasına özen göstererek.
O sırada kafamı nasıl bir hışımla çevirdim, gözlerimi nasıl bir nefretle ona diktim, bilmiyorum. Aslında okkalı bir küfür savurabilmek, suratının ortasına yumruk, yumruk da değil, masaya çıkıp bir tekme indirmek isterdim. Fakat Emel Hanım, isyanın işte buraya kadar, bir bakışa indirgenmiş halde. Neden? Çünkü işini kaybetmekten korkuyorsun, bir de tabii insanların karşısında küçük düşmekten.

“Müdür o, yapmaz öyle şey.”
“Evli barklı adam. Çok ayıp.”
“Öyle deme. Dişi köpek kuyruk sallamazsa…”
Olası diyaloglar zihnimde canlanıyor. O ise hâlâ orada dikiliyor. Defol be adam, defol artık! Yıkıl karşımdan! Geri zekâlı mısın nesin?
Öyle galiba, gözlerini aynı uzuvlarımda gezdirerek benden bir cevap bekliyor. Sinirimi birkaç saniyeliğine rafa kaldırarak elimden geldiğince konuşuyorum:
“Eşinizin sizi beklemez mi? Malum artık çocuk da var.”
İşte sonunda anlıyor hıyar neler olup bittiğini. Benim hiçbir şey bilmediğimi düşünürken kurduğu fantezilerin hepsinin teker teker suya düştüğünü görüyorum irileşen gözlerinde. Bir şeyler söylemek için çabalıyor. İlk denemesinde bir şey söylemeyi beceremiyor. Sonra her nasılsa şu laflar dökülüyor ağzından:
“Sen beni yanlış anladın…”

***

Erman'a gizliden gizliye haddini bildirdiğim, tam zirvedeyken egosunu yerle bir ettiğim, topu topu birkaç dakikalık, ancak bana saatler sürmüş gibi gelen konuşmanın üstünden neredeyse beş ay geçti. “Yanlış anladığım” Erman Bey, o günden sonra yanıma uğramadı, yemek aralarında karşıma çıkmadı ve rastlaştığımızda çoğunlukla kuru bir merhaba demekten bile kaçındı.

Benim vicdanım rahat. Evlilik kurumunu tasvip ettiğimden değil. Ancak eğer birisi kendisini başka birine böyle bağlamayı taahhüt etmişse ben isyan ederim. Madem gözün etrafta olacak, o zaman evlenme kardeşim. Ama yoook, garantiye alsın üreme yollarını, diğer kızlar ve kadınlar kapısında köle olur zaten. Olanları da var gerçi. Ben onlardan değilim maalesef. Kusuruma bakmasın. Ben bu adamla ilişki kurduğumda, bunu tasvip etmiş olduğum anlamına gelir. Babamı başka kadınlarla görürsem onaylamam gerekir. Komşuların ayarlamaya çalıştığı hanım evlatlarından birisiyle böyle bir kurumun içinde bulursam kendimi, Erman'ın karısının yerinde olmayı kabullenmem gerekir. Altın Kural, Kant'ınkinden. “Yaptığın şeyin evrensel bir kanun olmasını istiyorsan yap.” Ben istemiyorum.

***

Kimi zaman hızlı, kimi zaman yavaş, bir sene böylece geçip gitti. Yılın son gününe geldik bile.
İşimi, işyerimi ve iş arkadaşlarımı seviyorum. Bu alanda daha başarılı olup yükseleceğime inanıyorum. Maaşı dolgun, çalışma şartları iyi. Mesaiye kalma durumu olmadığı için iş dışında da bir şeyler yapmakta zorlanmıyorum. Spor salonuna yazıldım birkaç ay önce. Oturmaktan yumuşayan ve sarkan vücudumun toparlanmasını istiyorum. İleride pörsümüş bir armut gibi görünmek istemiyorum.

Masamdaki telefon çalıyor. Arayan Aylin. Sesi titriyor:
“Yanıma gelebilir misin?”
“Tabii.”
Bir koşu Aylin'in katına çıkıyorum merdivenleri kullanarak. Sesi iyi gelmediği için asansörü beklemek aklıma bile gelmiyor. Aylin'in yanına vardığımda bana buğulu gözlerle baktığını fark ediyorum.
“Bir sorun mu var?”
Elime bir zarf tutuşturuyor. Aceleyle açıyorum.
“… performansınızın yeterli düzeyde olmamasından dolayı bu pozisyon için artık uygun olmadığınız…”

Kâğıtta yazanlardan tek aklımda kalan bu oluyor. Sayfanın sonunda tahmin ettiğim imza var. İnsan Kaynakları Müdürü Erman Bilmemne! O sırada işimi kaybetmiş olmanın hüznü daha çökmüyor üzerime. İlk hissettiğim şey öfke galiba. Evet evet. Herifin odasına girip ümüğüne yapışmak, yüzünün damarları mor mor çıkana ve gözleri yuvalarından fırlayana kadar boğazını sıkmak, sonra da kafasını duvara vura vura beynini akıtmak istiyorum sanırım.

Aylin gözyaşlarını tutamıyor. Bir yandan da yavaş yavaş açılıyor:
“Üzgünüm, çok üzgünüm. Yani bu zarfı, bu haberi sana verdiğim için…”
“Senin üzülmen gereken bir şey değil bu. Senin elinde değildi.”
“Öyle. Ben, ben anlamadım neden senin ismin vardı listede. Kriz dolayısıyla işten çıkarma yapacağımızı biliyordum da… Senden herkes çok memnundu. Erman Bey de iyi birisidir, neden böyle bir karar verdi kim bilir…”

Ben biliyorum Aylin, ben biliyorum.

“Kartını ve buraya ait ne varsa işte, çıkıştan evvel telsim etmen gerekiyor. Üzgünüm, Emel.”
Ben giderken Aylin hâlâ “Üzgünüm,” demeye devam ediyordu. Çıkmadan evvel kat kapısının karşısındaki toplantı odasına baktım. Erman “Bey”, oradaydı. Birkaç saniye durdum, gözlerimi kısarak ona baktım. İçinden zafer kahkahaları attığına inandığım adamın yüzünde sadece silik bir gülümseme hâsıl oldu, oyunu onun kazandığını anlamamı isteyen. Kendini kurtarmıştı. Ben giderken onun hâlâ arkamdan baktığını hissediyorum.

Çok yanılıyorsun Erman Bey. Galip olan sen değilsin, benim. Eşinin ve mevkiinin kabarttığı erkekliğinin yarattığı hayali dünyanda, ben, sadece ben, senin gerçek yüzünü gördüm. Direkten dönmüş olabilirsin, yine de neticede beni kandıramadın. Tabii canım, hı hı, içim ne fesat, seni nasıl da yanlış anladım…

***

“Abi ya, CD'yi değiştirir misin? Başa döndü, aynı şeyleri bir daha dinlemeyelim.”

Bilgisayar başındaki görevlinin yanından ayrılan garsonun bana bir şey demek üzere masama geldiğini fark ettim. Solist “Lütfen beni yanlış anlama,” tarzından laflarını ediyordu yine.

“Hanfendi, sıranız geldi.”
Öyle dalmışım ki bir an afalladım:
“Sıram?”
“Sabahat.”
“Hı, tamam. Sağ olun.”

Cepleri boş olan mantomu masada bıraktım. Çantamı alıp garsonun gösterdiği yönde Sabahat'ın bulunduğu yere ilerledim. Haydi bakalım insanın içini okuyan kâhin Sabahat, bende kopan fırtınayı da görebilecek misin bakalım?
~~~

tugce@mavimelek.com

Sayı: 39, Yayın tarihi: 25/07/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics