MaviMelek
"(…) okuyor olabilir mi insan insanın içini,,, insan bu,,, yalan seli,,, yalan toprağı,,, yalan tozu,,, yalan külü,,, yalan mayası geleceğin,,," - Leylâ Erbil

[Öykü]"Luck’un Karısı" | Barış Safran

Luck'un Karısı | Yunus Kocatepe

"ÇÜNKÜ İNSANLAR CEHENNEM"

Giyinip dışarı çıkıyor, her erkeğin yanında taşımak isteyeceği aksesuar. Ah! Ne güçlüdür, bar bar dolaşan kasabanın en güzel kızı olmanın ve birkaç da sıra dışı aşkta başrol oynamanın cazibesi. İlk karşılaştığı erkeğe takılıp yeni açılan bir yere gidiyor “sevgilisinin” yakın arkadaşı olmasına bakmadan. Evde devam ediyorlar içmeye ve başlıyorlar sevişmeye. Kesik kesik nefes alışı, baştan çıkarıcı iç çekişi. Tanıdığım tüm kadınlar kadar ateşli ve iffetli. Omzumdayken bir yavru kuş kadar savunmasız. Onlarca, yüzlerce, binlerce defa ihanete uğramış. Güvensiz! Güvensiz! Güvensiz!

Yavaş yavaş çözülüyor dili. On üç yaşındayken henüz, her gün okul dönüşü, annesinin yaptığı gizli telefon konuşmalarının bitmesini beklermiş kapıda. Babasının sıkıştırmalarına dayanamayıp bu garip görüşmelerden bahsedince bir gün, evdeki cehennem başlamış. Önce evi terk etmiş annesi, sonra geri dönmüş. Zamanla ortalık yatışmış. Herkes olanları unutmuş. Ama annesi onu bir daha hiç affetmemiş.

Anlatmaya devam ediyordu. Pencereden baktım. Bahçede oynuyordu solucan çocuk ve türbe çocuğu... henüz doğmamışlar,.. ki onların gençliği, dümdüz ve pürüzsüz. Yılan gözler ve düşman kardeşler. Habil ve Kabil'den beri. Mesafe yok! İkisini de el bıçkısıyla parçalamak istiyordum, eski bir gazeteye geçmek için. Böyle bir durumda çocuk duyarlığından bahsetmek olanaksızdı. Umutsuz çığlıklar ve kana karışan taşlar. Böcek adamlar. Ara, bul ve yok et! Babaları otobüste gördüğü bir çıtırı düşünüp el arabasına binerken, yan komşuyla adama küçük bir boynuz atıyordu anaları. Doyumsuz adamlar ve günahkâr kadınlar. Sen bu zor cinsleri bilirsin, tuhaf ailelerimizi, kirlenmemiş duru bilgeliğinle. Bu yüzden bana kötülük yap. Çünkü bizim konumuz ferahlatıcı değil. Çünkü seks bir tuzak, bir türlü vazgeçemediğimiz, Adem ile Havva'dan beri. Çünkü seks bir pislik, insanları içine çeken, böyle buyuruyor Zerdüştler. Ama onlar taklit herhangi bir yerden. Çünkü insanlar cehennem. Ah insanlar, robotlaşmış hayvanlar, cevap veremediler, neler oldu kutsal aileye?

Lisedeyken okulun en gözdesi. Tüm delikanlıların gözleri ince bacaklarında. Mutlu sayılırmış o dönem. Ta ki babası bir çay bahçesinde iki sınıf arkadaşıyla “yakalayana” kadar. Sonrası bir meydan dayağı ve yüzünü parçalamak için jiletle kovalamalar. “Erkekler bakmasınmış”. Babasının kızına duyamayacağı, anlatılamayan türden bir tutku belki… Eskiden böyle değilmiş babası aslında. Yani tüm parasını kumarda kaybetmeden önce.

Görüşüm bulanıklaştı, mutfağa geçtim. Eskiyen gözlerimi kıydım çöp öğütücüsünde. Bu bir meydan okumaydı. Bir savaş! Kitle halinde hücum ediyordu çağdaş yağmacılar. Yalnızdım, her şeye muhtaçtım. Asiydim, hiçbir şeye muhtaç değildim. İşte akıl sağlığının yıpratıcı sonları. Gülünç düşüncelere muhtaç değildim. Tek derdim kendimi ifade edebilmekti. Ama ne düzenli kahramanlara inanıyordum ne de cüzamlı sözcüklere. Kendi terminolojimi oluşturmalıydım. Sıçramalıydım.

Merdivenlerden düşüp de tüm kemiklerini kırdığında, gidip yerden bile kaldırmamış annesi. Hastanede tek başına yatmış aylarca, doktorlar ve hemşirelerin acıyan bakışları altında. Kazandığı halde üniversiteye gidememiş sonra parasızlıktan. Evden ilk kaçışı da bu dönemde olmuş. O iş senin, bu iş benim. Tüm patronlar asılır. Geri dönmüş mecburen.

Böylece maymunumu poşete sardım, taklit plastik ağaçların altına gömdüm römork parkında. İpin ucuna sahip değildim, kimde oldukları hâlâ muamma. Üstelik sefalet makinesinde sorumsuz nefret ilahisi çalıyordu, bataklık şarkısı... ve ben iyi yalanlar uyduruyordum, süslü kapanlar, çamur çocuklar. Batıl inançlar ve din düşmanı yıldızlar, işte kırılma noktası. Köktencilik iğrençliği ve dikkatsiz nezaket, işte çürüme yılı. Çıkarcı dostluklar ve yarışma heyecanı, işte yeryüzündeki son gün. Çürüme yılı.

Âşık da olmuş o ara, kırk yaşlarında, çakır gözlü bir adama. Adam entelektüel bir şair. Kitabevi bozması bir kafesi var. Müdire yapmış onu önce. Alacağını alınca sonra, çekip gitmiş aniden, diğer erkekler gibi o da.

Ölüm! Bu senin korkun. Silahını sıkıca kavra. Namlusu aşağı düşmesin:
– Tatlı dişler öğütecek hepimizi!

Yaşadıklarından, şehirden, insanlardan, kendinden sıkılmış bizimki kısaca. Ama beyaz atlı prense inanmaktan ve beklemekten vazgeçmemiş asla. Öylesine uzun sürmüş ki bekleyişi, beklediği geldiğinde heyecanlanamamış bile, gelmediğinde üzülememiş. Öylesine büyükmüş ki çektiği acılar, bir yerleri nasır tutmuş. Ama çıkıp geliverirlermiş bazen, cüzdanda taşınan küçük poşet kahveler gibi. Umulmadık bir anda ortaya çıkarak sevindiren. Uykular kaçıran, fazlası baş ağrıtan.

Tanrıyı düşünmek istemiyorum. Düşünen tanrıyı da istemiyorum. İşte esrar şovu! Gizemli konulardan hoşlanmıyorum artık. Esrarı sevmiyorum, ama esrar beni seviyor. Her yer koma beyazı.

İki defa çocuk aldırmış, buna kimse aldırmamış. Solucan çocuk ve türbe çocuğu. Artık mutlu olamıyormuş. Artık şaşırmıyormuş. Yatağa uzanıyormuş düz ve uzun sarı saçları sere serpe. Baş yukarda, boyun açık, izin veriyormuş öpülmesine… Ama hissetmiyormuş. Oysa hızlıymış gençliğinde. Saçlar kısa ve rengârenk. Dudaklar aynı; etli ve yumuşak,
– Artık gitmeliyim, beni kendi halime bırak!
Keşke daha önce karşılaşsaydık, ikimiz de özgürken. Ben seni bırakıp gitmezdim.
Ama bunlar imkânsız, bir dünya özlemi gibi kansız.
– Öyle çok erkek var ki etrafımda, kızgınlığım yaşayamadıklarıma.
Sıkıldıkça yine gel, rujunu unuttuğunu bahane edip. Omzum hazır başını ağırlamaya. Sana da yer var hayatımda. Tıraş kesikleri kadar zararsız bir sızı duysam da içimde,
– Luck'a da selam söyle!
~~~

Sayı: 49, Yayın tarihi: 16/12/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics