MaviMelek
Hermes Kitap
"İnsanoğlu doğuştan iyidir, onu kötü yapan toplumlardır. Erdemsizliğin en önemli nedeni suçsuz bilgisizlik değil, suçlu bilgiçliktir." J.-J. Rousseau

[Öykü]"Leyleği Havada Gördüm" | A. Kadir Konuk

Leyleği Havada Gördüm | Sinan Çakmak

"TUTSAK BİR BALIK GİBİ…"

Otuz beş yıldır aynı evde oturuyor komşum. Öyle olduğunu övünerek söylemişti, benimle konuşma inceliğini gösterdiği bir günde.
O-tuz-beş-yıl! Dile kolay. Üşenmedim, saydım; otuz beş yılda altı köy, on iki kent, on bir cezaevi ve iki ülke değiştirmişim, kırk bir evim olmuş, yine de gözüm hep yollarda. Çocukken de öyleydim zaten, yerimde duramazdım, "Senin kıçında kurtlar var" derdi annem. Belli, bu adamın böyle bir sorunu yok, otuz beş yıldır aynı ağacın gölgesine tünemiş, ama kendi çapında mutlu.
Çevresinde sadece dikenli teller olan geniş bir bahçesi, o bahçenin içinde küçücük bir gölü, gölün içinde balıkları var -daha doğrusu vardı- komşumun. Bahçenin içinde bir tek meyve ağacı yok. Dikenli tellerin kenarlarında ağacımsı ama asla ağaç olamayan, biraz özgürlük diye bağırarak uzayan dalları anında kesilerek disipline edilen, boyları iki metreye ulaşmayan bitki türleri, çiçekler süslüyorlar bahçeyi. Bir de alçıdan yapılmış köpek…
Çiçekler kokmuyor burada. Ne kadar güzel renkli, ne kadar iri yapraklı olsalar da kokmuyorlar. Annemin bahçemize ektiği yediveren güller, hanımelleri kokudan delirtirlerdi bizleri ve arıları. Sabah erkenden onları koklamadan, içi meyve ağaçlarıyla dolu bahçemizin sonundaki musluktan akan suyla yüzümü yıkamaya gitmezdim. Yediveren gülleri koklayınca unuturdum çoğu zaman yüzümü yıkamayı, öyle ayılıverirdim uykudan. Bazen ben gülleri öperken, bal arıları da beni öper, şişirirlerdi yanaklarımı. Kara kargalar, alaca kargalar, serçeler, arada bir nereden geldikleri belli olmayan saka kuşları, isketeler meyvelere hücum ederlerdi de bir tekine bile "Hişt" demezdik.
Komşunun meyve ağaçları yok, çiçekleri de kokmuyor zaten. O çiçekleri, kokmasalar da koklama hakkım yok. Apartmanın üçüncü katındaki odamdan bakıyorum bahçeye ve ne zaman pencereden bahçeye baksam köy kökenli bir arkadaşımın kentliler için söylediği "Bahçeyi balkondan gören hıyarlar" sözü aklıma geliyor, gülüyorum.

Koca bahçe, her yan çimen sadece. Ne zaman baksam, "Benim olsaydı bu bahçe…" diyerek iç çekiyorum. Adam soğan ekmiyor, maydanoz, nane, hıyar, domates, mısır, ayçiçeği hiç ekmiyor. Bahçenin kenarında bir kümesi, kümesinde koca ibikli horozu, bir yumurta yumurtlayınca yaygarayı koparan tavukları bile yok. Ama ne zaman güneşi görse kendini bahçeye atıyor. Haklı, güneş öyle her zaman görünmüyor buralarda. Bazen bulutların arasından "Ci" deyip kaçıyor. Saklambaç oynuyor bizlerle.
Güneşi gören komşum, toprağı eşerek yaptığı gölcüğün yanına koşuyor, ellerini beline koyuyor, dikkatle inceliyor o su dolu çukuru. Bazen saatlerce o çukurun başında duruyor, yorulmuyor, bıkmıyor, ben ona bakarken sinirden kuduruyorum. Sanki koca bir denizi seyrediyor. Bir kez kâğıttan kayık yapıp yüzdürmedi o gölcükte.
O su dolu çukurdan çıkıp gelen sivrisineklerin geceleri beni deli ettiklerini asla söylemedim ona. Adamın bir tek zevki var, şikâyet etsem aynı gün gelir götürürler balıklarını. Yani izin almadıysa gelir götürürler demek istiyorum. Ben ki insanlık için nelere katlanmışım, bir iki sivrisinek ısırığı yüzünden bir insanı mı kıracaktım? Hem ben ihbarcı mıyım?
Ama gün geçtikçe gıcık oluyorum bu adama. Aslında bu ülkenin insanlarının hepsine gıcığım. Köpekleri, kedileri kısırlaştırıyorlar, köpekler havlamayı, kediler miyavlamayı, bir de mart gelince dama çıkmayı, sokak ortasında toplu seks yapmayı unutuyorlar. Bu da getirmiş balıkları tıkmış o küçücük çukura. Bir balık nehirlerde yüzemiyorsa, denizlere doğru açılamıyorsa onun her yanı balık olsa ne yazar? Balıkları akvaryumlara, vahşi hayvanları hayvanat bahçelerine, kuşları kafeslere tıkıp, karşılarına geçen ve "Aaa, bak bak" diye bağıran insanları sevmiyorum.
Adam her gün saatlerce elleri belinde, o çukurun başında duruyor. Kıpırdamıyor bile. Yetmiş yaşını geçeli çok olmuş, emekli yani. Çalıştığı yıllarda çok hareket etmiş belli, bedeni yağlı değil, sadece yaşlılıktan kaynaklanan küçük bir göbek taşıyor ve bahçeye bermuda pantolon giyinerek çıkıyor her zaman. Bacakları çarpık, kılsız, derisi sarı. Varisler fırlamış bacaklarının her yanından. Belli zor bir işte çalışmış emekli oluncaya kadar.
Varisli bacakları, küçük göbeği ve çukura kaçmış gözleriyle dikiliyor çukurun önüne, bakıyor ha bakıyor. Bana hiç böyle bakmadı. Ne zaman karşılaşsak yüzünü öte yana çeviriyor hemen. Bahçesindeki çukuru, o çukurdaki balıkları seviyor, ama yabancıları sevmediği her davranışından belli.
Orada, onun baktığı çukurun içinde balıkların olduğunu görmesem de biliyorum, daha doğrusu bu gün öğlene kadar balıklar vardı orada, ama daha hiçbirini görmedim. O bahçeye girme hakkım yok. Kocaman bir tahtanın üzerine "Özel mülkiyet, girilmez" yazısı yazılıp, asılmış kapının yanına. Yazının tam altına da alçıdan kocaman bir köpek yerleştirilmiş, uzaktan bakınca sahici sanılıyor. Adam o mülkiyeti otuz beş yılda elde etmiş. Önceleri kiracısı olduğu evin sahibi olmuş birkaç yıl önce. Kolay iş mi bu? Benim gezdiğim, yaşadığım ülkelerin, köylerin, kentlerin hiçbirinde bir metrekare toprağım yok.
Yıllardır komşuyuz, ama öyle samimi değiliz. Bazen çocukları, torunları geliyor ziyaretine, onlara mangal yakıyor, etleri kızartıyorlar, biraları açıyorlar, tıkınıyorlar. Hep pencereden seyrediyorum onları. Mangal kebap yaparken ellerine naylon eldivenler takıyorlar ve asla parmaklarını yalamıyorlar. Pencereden sarkıp, onları seyrettiğimi görüyorlar, ama daha bir kez olsun davet etmediler beni. Kızaran etler de kokmuyor burada, kokuyu almayınca canım et de çekmiyor.

Bu gün öğlene doğruydu, mutfakta bulaşıkları yıkıyordum. Komşum her gün yaptığı gibi erkenden öğle uykusuna çekilmişti. O sırada gördüm leyleği havada. Leyleği havada görmek iyiymiş, öyle derlerdi büyüklerimiz. Yolculuğa çıkarmış insan, kısmeti açılırmış, güzel haberler alırmış. Kocamandı leylek, hormonla büyütülmüş gibi kocaman. O kocamanlıktan şaşırıp niyet bile tutamadım.
Leylek bahçenin üzerinde bir süre daireler çizerek uçtu, giderek alçaldı, yumuşak inişe geçti, bağıramadım. Komşumun küçük gölünün tam ortasına inmişti. Su boyunu aşmamıştı leyleğin, böylece çukurun derinliği de öğrenmiştim.
Leylek çukurun içine iner inmez suya saplamıştı gagasını. Neşesi yerindeydi. Böylesine boktan bir kentin orta yerinde balık bulabileceği nereden aklına gelebilirdi?
Çok sürmedi, bir süre daha baktı suya leylek, sonra çırptı kanatlarını, havalandı, ikinci kez gördüm leyleği havada. "Leylek leylek havada/yumurtası tavada" tekerlemesi geldi dilimin ucuna, pencereyi açıp "Hey Hacı Baba, nereden geliyor, nereye gidiyorsun" diye soramadım.
Bulaşık yıkamayı bırakıp, pencerenin önünde dikildim, komşumun bahçeye çıkmasını bekledim. Derken çıktı evden komşum, doğru çukurun başına gitti, çukurun etrafında dolaştı, eğildi, doğruldu, baktı, sonra çukurdaki suyun üzerine biriken pislikleri temizlediği süzgeci aldı eline, bir süre uğraştı suyla, başını salladı ve gitti.
Ne bağırdı, ne sövdü, ne de eşini dışarıya çağırdı. Oysa ben kıyamet kopacak, biraz eğleneceğim diye seviniyordum.
Sevincim gırtlağımda kaldı.
Yok, asla anlatmayacağım ona leyleği. Düşünsün dursun balıkların nereye gittiklerini. Değer mi leylekler dünyasında ihbarcı damgası yemeye? Hem ben ona leyleği anlatsam, neden bana haber vermediniz, neden bağırmadınız diye beni azarlayacağını, neden polis çağırmadığımı soracağını gözüm gibi biliyorum.

Leylek kendisine yakışan en doğal davranışı göstermişti. Kimsenin kapısını zorlamamış, kimsenin kilitli kasasını açmamış, kimsenin bankasını hortumlamamıştı. Doğa ona bir sürpriz hazırlamış, önüne balık dolu bir çukur çıkarmıştı ve o beslenmek zorundaydı. Uzun yoldan gelmişti. Üstelik yuva kuracaktı daha. Yumurtlayacak, yavru büyütecekti. Balık, kurbağa, yılan yemeyen leylek bütün bunları nasıl yapsın? Ayrıca bir kaç deniz görmemiş tutsak balık hepsi, leylek onları yedi de dünya mı battı?

Leyleği ihbar etmememin başka nedenleri de var elbette. Kader yoldaşı sayılırız birazcık. İkimiz de yabancıyız bu ülkede. Leylek çekip gidecek bir gün, ben artık hiçbir yere gidemeyeceğim günleri, ucu asla denizlere açılamayacak bir çukurda, tutsak bir balık gibi yaşıyorum.

 

Sayı: 27, Yayın tarihi: 24/06/2008

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics