MaviMelek
Hermes Kitap
"Acı bir kök var, / Tek pencereli bir dünya, / en küçük el bile, / kıramaz / suyun kapısını. / Nereye gidiyorsun? / Nereye gidiyorsun? Nereye?" Lorca

[Öykü]"Lağım Fareleri" | Erdoğan Taşkın

Lağım Fareleri | Ayla Keskin

"İÇİMİZDE KURTLAR KAYNAŞIYOR!"

Ben içimdeki i/kinci benle meşgul, uzaklara dalmış kendi kendime konuşurken, o durmadan kendini anlatıyordu. Anlatmıyor, övüyordu hatta. Olunması gereken ideal karakteri canlandırmaya çalışıyordu gözümün önünde. Ortalığın kurt kapanı kaynadığı bir ormanda, hayatta kalmanın yolları konulu mini bir konferans değerindeydi adeta tüm söyledikleri. Kolay değil, kırk yıllık Beyoğlu çocuğuydu.

Ama o anda gözüm dalgadan başka bir şey görmüyordu. Bu yüzden de sesini kesmesi en iyisi olacaktı. Çünkü sabahtan akşama kadar, gün boyunca gördüklerim, duyduklarım bana yetmezmiş gibi resmen kafa ütülüyordu Kamil.

Son günlerde birçok bağlantı adresi patlamıştı. Üst taraflarda işi sıkı tutmaya çalışıyorlardı anlaşılan. Eskiden çok rahattılar. Şimdi sanki bir kıtlık dönemi varmış gibi hareket ediyordu tüm torbacılar. Ki onlara da ulaş ulaşabilirsen. Ama bu işte gedikliysen, tüm yolların kapalı olmadığını bilirsin. Çünkü sızıntılar, bizim gibi lağım farelerini besler. Şehri kuşatan devasa sistemin içlerinden sızıp farklı bir dünyayı algılamaya çalışıyoruz biz. Bu açıklar, gedikler olmasa, herhalde biz de diğer denek fareleri gibi, peyniri kapmaktan başka bir dertle ilgilenmeyecektik. Şehri kuşatan algının, güvenlik duygusunun, hayata bağlılığın, ekonomik sorunların çok ötesinde, normal algının birazcık üzerine çıkmak için bütün bu çaba. Bunu biz özgür lağım fareleri olarak, sistemin kanalizasyonlarından dışarı çıkmaya çalışarak yapıyoruz. Bunun için de iyi ki hâlâ bu mahalle var.

Apartman girişinden bozma, uzunlamasına bir koridordan oluşan dükkânın, pres tezgâhı üzerinde iki saniyede kıvırdı çift kâğıtlıyı Kamil. Yemeğin kaynağında olanlar, kıtlık çekenin halini bilmez tabii. Gözlerimin önünde getirdiği dalganın, neredeyse dört birini, kabaca tohumlarını ayıklayarak bastı kâğıda. Ulan, insan tütünü biraz bol tutar. Bu ne rahatlık yani?

Bir yandan da durmadan anlatıyordu. Ben kendime dair daha iki cümle kuramamışken, o hayatının kanunlarını tek tek saydı. Dinlemek sadece nezaketten de değildi elbette, onun hayatıyla kendiminkini karşılaştırdığımda ne kadar naif kaldığımı görmek acıtıcıydı; o benim çok çok üstümde psikopat bir lağım faresiydi. Bu yüzden bir yandan susmasını, sesini kesmesini, iki dakika kafamı dinleyip sakin bir şekilde ciğerlerimi patlatırcasına doldurduğum dumanın, beynimde oluşturduğu karıncalanma hissisini yaşamak isterken bir yandan da onun sesi aracılığıyla defterimi dürüyordum. Duymak istemediğim ses, evet onun sesiydi; ama her nedense kulaklarıma hep kendi sesim gibi geri dönüyordu ve kimi susturacağım konusunda artık kafam karışmıştı.

Bu ilk defa olmuyordu tabii. Artık dalgaya düşkünlük yüzünden nice salakça pozisyona maruz kalıyordum. Takıldığım zamanların büyük çoğunluğunda, bunu bir daha tekrarlamamamın beyin hücrelerimin sıhhati açısından iyi olacağına kanaat getirmekle birlikte, küçük bir eksiklik ânına da artık dayanamıyor oluşum, hayatımda tüm sorunların üst üste yığıldığı bir dönemimi de kapsar. Ancak bugün gördüklerim, bana şu cümleyi kurdurdu: Hepimiz bir başkasının hikâyesinde kendimizi görmeye meyilliyizdir.

"Benim lezbiyen arkadaşlarım da vardı bir ara, ama artık onlar da uğramaz oldular."

Ressam arkadaşlarıyla da takılmış bir ara Beyoğlu'nda; "Keşke onlardan biri çıkıp gelse, dükkânı paylaşsak, kiraya ortak olsa" diyor.

Doğrudur, kiraya katkı anlamında iyi düşünüyor eleman, aslında benim de böyle bir dükkân atölye isteğim vardı, şimdi neden olmasın; ama çok uzak. Zaman kalmaz buraya gelmeye. Fakat her akşam da hikâyenin kaynağında olmak var. Hiçbir zaman harman kalmam böylece.

"Abi" diyor, "Mahallede böylece benim de sanatla uğraştığımı görürler."

Sanat, edebiyat, müzik vs… Güzel duyuların altın harfleri… Yaratıcı bir yazım atölyesi olabilir burası. Bir kenarda da onun tesisat, tamir malzemeleri. Tesisatçılık işi yaptığını söylüyor. Bir süredir tanıyor olmama rağmen ne iş yaptığını tam olarak bilmiyordum. Bilmiyorsam da sormam genellikle, neden sormadığımı da bilmiyorum, ancak bunun kötü bir alışkanlık olduğunu da biliyorum.

Zamanında Beyoğlu'nda bar da işletmiş. Rock barların müdavimi de olmuş. Kapanma saatlerine kadar bira içmiş. Sonra Beyoğlu'nun arka sokaklarından birinde yapıştırılan bir çift kâğıtlıyla AKM'ye doğru akmış, güneşin doğuşunu meydanda yine bira şişeleriyle karşılamış. İşsizlik günleri tabii, daha doğrusu gençlik/serserilik. Babasının son yılları, annesinin de.

"Ben Beyoğlu çocuğuyum. Bu sokakların girdisini çıktısını iyi bilirim. En önemli kural, fincancı katırlarını ürkütmemek. Geçen gün, elimde tesisatlar mahalleye giriyordum, hemen caddenin başında iki tane yunus, yolumu kesip kimlik istedi. GPT taraması sözde. 'Üzerinde bir şey var mı' diye sordu bir tanesi. Güldüm. Neyi sorduğunuzu biliyorum, ama ben ondan kullanmıyorum dedim. Yuttu kamiller."

Her akşam birkaç saat takılırsam, aslında bayağı kafa şeyler üretebilirim burada. Ama nasıl şeyler? Marangozluktan, oymacılıktan anlamam, resim çizme kabiliyetim de yok. Alçı kalıplardan biblolar üretilebilir, ama kalıpları nereden bulacağım? Geriye bir tek yazmak kalıyor. Ama burada, bu adamın palavralarını dinleyerek ne kadar yazabilirim ki!

"Karıyı patakladım geçen akşam, çok dır dır ediyor son zamanlarda, ikinciye hamile ya, her şeyden alınıyor. Tabii biraz canını acıttım, o da o anki sinirle 155'i aradı. Derken polisler kapıya geldi. Tüm mahalleli dikizde tabii. Yukarıdan, dış kapının önünde zili arayan polisleri kesiyorum. Bi tanesi 'Abi yine yanlış ihbar galiba' dedi yanındakine. 'Hep de bize denk düşüyor bu yanlış ihbarlar amına koyim.' Bunu duyar duymaz fırladım dış kapıya. Hayır bakın işte, doğru ihbar, ben karımı dövdüm dedim gelen memurlara. Ama karım yumuşamıştı, şikâyetini geri aldı, sonra içeriye girdiler, birisinin kafası iyiydi galiba. Çocuğu sevdiler, çay içtik, gittiler sonra. Bütün bunlar olup biterken benim kafa nal gibiydi tabii. Alkol bizi bozuyor abi."

Evet, alkol bizi bozuyordu. Yine de bu atölye, benim için akşamları bir iki bira da içtiğim bir mekân olabilir pekâlâ. Bir nevi garsoniyer. Kamil de, bir yazarla arkadaş olduğunu böylece mahalleliye söyleyebilecek, edebiyat ve sanata katkı için olan çırpınmasında, bir puan daha kazanacaktı.

Her akşam da bu mahallenin tedirginliği çekilmez. Her giriş çıkışta her an kimlik kontrolüne maruz kalmak da rahatsız edici. Hem düşkünlüğün de alemi yok. Ara sıra gelir, Kamil'i ziyaret eder giderdim işte.

Sadece bu mahalleye girmek olay değildi İstanbul'da. Yolda yürümek de bir olaydı. Bir yerden bir yere gitmek. Tuzaklarla örülü bir kent burası. Bir cangıldan bile daha kuralsız. Köprüde, pat! diye boya fırçasını önüme düşürüyor şopar; tezgâhına düşeceğimi sanıyor angut; "abi teşekkür ederim, gel ayakkabına bir fırça atayım" numaraları filan. Eskiden olsa belki yerdim bu numaraları. Bir tekme patlatıyorum yerde duran fırçasına, şaşkın bakışları arasında savruluyor uzağa. Ve yeni tuzakları bertaraf etme azmiyle devam ediyorum yoluma.

"İyi niyetli bir insanın yaşabileceği bir şehir değil burası. Her an tetikte olmak, arkanı kollamak zorundasın. Zaaf göstermemelisin, gerektiğinde hakkını almak için yumruklarını konuşturmalısın. Ben sık sık konuştururum mesela. Ama abi, ne o öyle entel dantel duyarlılıkları, değil mi? İnsaniyet yok. Bazılarına insanca davranmamak lazım."

İnsanca davranmak bir erdemdir, erdemli bir insan ahlaklıdır da; ahlak sürekli dar bir çerçeve içinde eğilip bükülüyorsa, şekilden şekle giriyorsa, bu her tarafından sürekli çekiştirildiğindendir. Başkasının ahlakı üzerine tahakküm kurmaya çalışanlar, kendi ahlaklarıyla problemlidir aslında. Kapattıklarını sandıkları bir duygunun musluğu, sürekli sızıntı yapmakta.

"Musluklarını değiştirmek istiyormuş ressam bir arkadaşım. Lavukla arkadaşız ya, benim değiştirmemi istedi. Ben de tamam, dedim. Aldım tesisatı gittim baktım ki, ortada takılacak musluklar yok. Benim alıp geleceğimi düşünmüş. Ulan pezevenk, madem değiştirmek istiyorsun musluklarını senin seçmen gerekmiyor muydu? Neyse çıktım en yakın nalburdan hesaplı birkaç musluk aldım. Son paramla ama. Neredeyse yarım günüm geçti evinde ve bir çay bile ısmarlamadı orospu çocuğu. Öyle mi, dedim ben de; çıkarken hesabı alayım dedim. Şaşırıp kaldı lavuk. Ya şimdi üzerimde yok, filan diye gevelemeye başladı, ama ciddi olduğumu görünce gitti içerden çıkardı 50 lirayı, elleri titreyerek ve onun da son parası olduğunu söyleyerek uzattı elime. Ulan, dedim içimden, ya doğru söylüyorsa. Almadan çıktım evinden sonuç olarak. Bir de başka bir ressam arkadaşım daha vardı, ona da arada bir 100 liralık dalga götürürdüm. Atölyesinde birlikte takılırdık. Onda da para suyunu çekmiş abi. Ekonomik kriz herkesi etkiliyor."

Bizim paramız da suyunu çekmiyor muydu sanki? Şimdi burada, yine dalgadan sonuncu dumanı hüplerken aynı şeyi düşünüyordum. Bu kadarı artık yeterli. Bu olaya bir süre ara versem iyi olacak. Amına koyayım, beynim pamuk tarlasına dönmek üzere. Birçok şeyi çok çabuk unutuyorum, hele isimleri. "Neydi lan senin adın?" Bunu içimden söylüyorum tabii.

Bir süredir tanışıyor ve görüşüyor olmamıza rağmen Altan'ın ismini hatırlamakta hep güçlük çekerim mesela. Aslında Altan, ressam arkadaşının evine taktığı musluklar meselesine girmeseydi, ben başka bir musluk meselesine girip bizim muslukları bir ara değiştirmesini isteyecektim ki, iyi ki istememişim. Başka bir tesisatçıya bakmak en iyisi. Arkadaş işinin sonu hep malum.

Ortada hikâye dönüyorsa, polis muhabbeti de kaçınılmaz olur. Deneyimler, acemilikler ve pratik çözümler.

"Soğukkanlı olmak lazım abi. Bir keresinde üzerimdeki zulada epey bir şey vardı. Bir arkadaşla, bahsettiğim lezbiyen arkadaşla görüşecektim. Abi bir erkek olarak, lezbiyenlerle sevişmek ayrı bir şey. Mutlaka denemelisin bu arada. Neyse, görüşme uzadı, beklemem gerekiyordu, ben de Eva'ya girdim. Beyoğlu rock bar kaşarlarının son kalesi her zamanki gibi, aralıklı düzendeydi. Farkına varmadan epey bira içmişim. Bardan çıkarken hafif yalpalıyordum. Baktım iki yunus belirdi önümde. Hemşerim kimlik, diyene, sen Adanalı mısın diye sordum. Şaşırdı kaldı lavuk. Nerden biliyorsun, nasıl anladın diye sordu. Ben Beyoğlu'nda büyüdüm dedim, bütün sesleri tanıyorum."

Günün tüm sesleri kulaklarımda uğulduyordu.

"Abi bi sigaran var mı?" "Abi yolda kaldım, bilet parası." "Abi bir çay, çorba, simit parası…" "Abi elli kuruş, bir lira, Allah rızası için; yetimimin başı için." "Hey mister, what time is it?" "Balık ekmek 3 lira abi, daha ucuzunu bulamazsın." "Boğaza karşı oturmak istemez misiniz? Mönülerimiz çok hesaplı." "Yazıyor! Ergenekon Soruşturması kimin tezgâhı. Gözaltılar, tutuklamalar bizi yıldıramaz!" "Bakınız, tüm toplum olarak çürümeye yüz tutmuş elmalar gibiyiz. İçimizde kurtlar kaynaşıyor!" "Çevreye katkınız olsun istemez misiniz? Dergimizin abone kampanyasına katılarsanız…" "Deniz Feneri Yolsuzluğu'nun perde arkası, dergimiz Kızıl Umut, yobazlığa, gericiliğe dur demeye çağırıyor!"

Kahrolsun! Yaşasın! Hayır gebersin! Daha var olamadan yok olsun. Linç edilsin! Yılanın başı daha küçükken ezilsin. Dış düşmanların tezgâhı boşa çıksın. Vatan, millet, Sakarya olsun.

"İkinci çocuk da kapıda abi. Bu dünyada ayaklarını yere sağlam basmak gerek. Yarın öbür gün yaşlanacağım. Sosyal güvence, sigorta yok, karıyla tek başımıza kalsak benim elim kolum tutmaz olduğunda bokumuzda boğuluruz anasını satayım. Çocuk güvencedir abi, zamanında babam da bunun için annemi sikmemiş mi? Sikmiş! Ha ben babama bakmadım, ama bu ayrı bir konu. Hak etmişti pezevenk. Her akşam içip içip eve geldiğinde yaptığı ilk iş annemi dövmekti çünkü. İçkili lokanta işlettiği için ben de onun orada içtim ilk içkimi. Kaçak kaçak götürdüğümü görünce bir gün karşısına oturttu. Bu akşam iş bitimi ayrılma lokantadan dedi. Mutfakta bulaşıkları bitirmiştim ki, mükellef bir sofra hazırladığını gördüm pederin. Gel şöyle, seninle karşılıklı erkek erkeğe konuşup şu meretin keyfine bakalım dedi. Dalgaya takılmazdı. Hatta etrafında olsa ihbar edecek denli düşmandı olaya."

Biraz daha konuşmasına izin versem, ikinci çift kâğıtlıyı da kıvırmaya teşne. Ama mahalleden çıkma saati uzadıkça risk de yükseliyordu. Maymun gibi bir suratla çıktığım bir sokağın başında eğer bir çevirme varsa, mutlaka okunurdu yüzümden. Altan gibi soğukkanlı biri olmayı asla beceremem. Pisi pisine mahkemeler, hatta belki hapis… En iyisi ben bir süre şu dalgaya ara vereyim. Hem zaten bu atölye fikri de yaratıcılık için bir bahane. Yaratmak isteyen, bulunduğu yerde yaratmanın koşulunu da yaratır.

Kaşla göz arasında ikinci çift kâğıtlıyı da doğrultmuş olan Altan, küçük ince yüzündeki şekilsiz dudakları arasından görünen, seyrek sarı dişlerinin arasına sıkıştırdığı dalgayı yakmaya çalışırken bir yandan yeni bir hikâyeye geçti. Anlaşılan bu akşam kafam iyice becerilecekti.

Başkalarının hikâyeleri, hep kafalarımızı becermek için değil midir zaten? Kendi ya da gördüğü, hatta uydurduğu gerçeği mutlak kılmak için yazan/anlatanlar, nasıl da kendi olaylarının kahramanı olmalarından mutlu görünüyorlar. Bugünkü hikâye kahramanım Altan, öyle biri mesela.

"Beyoğlu'nda amaçsızca sürttüğüm serserilik zamanlarım. Arada para da kazanıyordum abi. Bu yüzden o ara kendime pahalı bir gömlek almıştım. Bugünün parasıyla diyeyim, 100 lira olsun. Güzel de kaşe bir montum vardı. Eva'ya gündüz saat 12 civarı gitmiştim. Gece 12 civarı, tebdili mekânda ferahlık vardır diyerek, hava almaya çıktım. Daha sonra tekrar bara girmek yerine Galasaray Hamamı'nın oradaki merdivenlere birkaç bira daha yanıma alarak gittim. İki tane lavuk vardı merdivenlerde oturan. Üzerimde dalga yoktu. Daha doğrusu o zamanlar dalgaya pek takılmıyorum. Tiplerini beğenmedim. Muhabbete girdiler. Bakın, dedim kafam güzel, eğer bana zarar verirseniz bunun hesabını mutlaka sizden sorarım. Yok abi biz öyle şeyler yapar mıyız, dediler sırıtarak. Biralarımızı içtikten sonra oradan da kalktık. AKM'nin oralarda geceye devam edecektik. Lavuklar, abi biraları biz alalım dediler. Eyvallah, dedim. Ama bir yandan da hâlâ kıllanıyorum ibnelerden. Neyse oturduk bir banka. Biraların kapakları açık tabii. İçtiğim şişeye baktım köpürüyordu, ama aldırmadım. Derken, kendimi lavuklarla mahallede bakkalın oradaki köşede buldum. Kafam iyice ağırlaşmıştı. Bir baktım bu ibneler üzerimdekileri çıkarıyor. Olayı aydım. Ama geç davrandım.

"Gömleğimi yırtmışlardı orospu çocukları, 100 lira saydığım gömleğimi. Bunu onların yanında bırakırsam ben de Altan değildim. Ama önce gittim gecenin o saatinde karakola dilekçe verdim, tutanak tutturdum. Elemanlar kafa güzel diye önce beni itip kakmaya çalıştılar. Efendim ben de içmeseymişim bu kadar. Neyse eve gittim, sabah oldu. Ben yine daha saat 12 civarı Eva'ya gittim. O gün de kampanya günüydü. Bir bira alana bir birayı bedava veriyorlardı. İçerken aklımda sadece o lavukları bulmak vardı. Bu akşam mutlaka bulacaktım. Belimde kelebekle Eva'da otururken çok rahattım. O zamanlar kelebekler çok yaygın değildi. Çok az insanda bulunurdu. Polis de bunları bilirdi. O yönden rahattım.

"Gece saat 12 olduğunda artık onları bulmanın vaktidir diyerek çıktım Eva'dan. Meydana doğru yürüdüm etrafı keserek. Heykelin etrafında Tarlabaşı tarafından bir tur atıyordum ki baktım dün akşamki lavuklardan biri ayna vaziyetinde. Direkt çaktım kelebeği kıçına. Yürü ulan orospu çocuğu dedim. Karakola gidiyoruz. Abi, filan dedi. Bak, batırırım dedim. Neyse etraftan polis geldi, ekip çağırdılar, ben de lavukla birlikte polisler nezaretinde dün akşam dilekçe verdiğim karakola gittim. Baktım yine aynı komiser. Bak, dedim, sizin bulamadığınızı ben buldum. Kimmiş o dedi. Dün akşam beni soyan lavuk dedim. Dur bakalım sakin ol dedi, komiser. Nasıl sakin olayım komiserim, benim canım yanmış dedim. Kim senin canını yaktı diye sordu arkadan bir polis, baktım Selahattin Abi. Ahaa… Selahatin Abi, dedim. Ondan cesaret alarak bu oruspu çocuğu dedim, kelebekle teslim aldığım elemanı göstererek. Bu oruspu çocuğu mu diye sordu Selahattin Abi. Evet, bu oruspu çocuğu Selahattin Abi, dedim. Benim bunu dememle Selahattin Abi lavuğa bi daldı.

"Neyse nezarete attılar filan, ama daha sonra mahkemeye çıkmış ve gasptan sekiz yıl hapis cezası almış. Sonuç olarak hakkını aramalı abi, diyorum ben. Bir Beyoğlu çocuğu hakkını aramasını bilmeli."

Kafam bi dünya, minibüs camından dışarıyı izliyordum eve giderken. Peki ben hakkımı arıyor muydum? Kafamda bu soru ve bunun gibi daha yüzlercesi, çembere dolanmış bir vaziyette kendini tekrarlıyordu ha bire; çarpışmak için çok mu güçsüz hissediyordum; yoksa kaçarak kendimi mi kandırıyordum? Aslında algının hep bir oyunu olur ya, hayat bir bütün olarak olaylar akışıdır, diyebiliriz mesela. Hep bir bütünü yaşıyor olduğunu bilmenin sancısı da böyle zamanlarda beliriyordu. Aktığın kanalın bir taraflarını hep birileri kemiriyorsa, gedikler, sızıntılar açmaya çalışıyorsa; mutlaka bir deliğinden biz de sızıvereceğiz günün birinde.

9.45'te
Vadide

Karşılıklı olarak kaldırımlara yanaşmış araçların park halinde durduğu uzun ve kalabalık bir caddeye girmişti minibüs. Algımın benimle oynadığı oyunlara takılmış, çevreden seyirlik çıkarmaya çalışıyordum kendime. Çatı katlarından birinde konumlanmış bir kafenin penceresinde, neon bir tabela üzerine yazılmış "9.45'te Vadide" notu bir anda sinyal gibi parladı gözümde. Çatı katındaki bir kafenin adı Vadi olamazdı herhalde. Peki 9.45 neyin notuydu. Üstelik kafe kapalı gibiydi. Zira içinden neon tabeladan başka bir ışık da sızmıyordu. Bu olsa olsa birilerine bırakılmış şifreli bir nottu.

Kim, kiminle, nerede, hangi amaç etrafında buluşacaktı? Böyle bir mesajlaşmayı nasıl akıl etmişlerdi? Bir de sadece ilgilisinin kafasını kaldırıp görebileceği yükseklikte. Yoksa ben de mi komplo teorileri hastalığından mustariptim? Ama her gün yeni bir tertip duymuyor muyuz zaten? Vatan hainleri cirit atıyor ortalıkta. Dürüst bir vatandaş olarak görevimi yapmalı, gidip polise kıllandığım bu durumu anlatmalıyım.

Polise gitmek mi?! Manyak mıyım ben abi! Üzerimde malla, kafam otuz iki milyon, "ben vatandaşlık görevimi yerine getirmeye geldim, memur bey!"

Her seferinde durağı kaçırmak, bir takıntı halini aldığı için, yine kaçırıyorum ineceğim durağı. Ancak eve girdiğimde, artık bir günü de kurtarmış olmanın tebessümü yayılıyordu yüzümde. Harman kalmadan birkaç gece daha geçecek, birkaç gün sonra da tekrar Altan'ın dükkânının kapısında bulacaktım kendimi. Her şey torbacı kıtlığından, yoksa ben Altan'ın muhabbetine mi kaldım?

Sayı: 33, Yayın tarihi: 27/12/2008

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics