MaviMelek
Hermes Kitap
"Bu masal böyle biter ancak / Kalkalım / Neredeyse gözlerim doğacak / Susmalıyız… / Susmalıyız… / Sus…" Sus / Nina Hagen

[Öykü]"Kurşun Harfler" | Aylin Parakos

Kurşun Harfler | Marc Chagall

"TUHAF BİR DÜŞTÜ, UÇMUŞTU ÇÜNKÜ"

Kadına, gece yarısında, haftalardır ilk kez bir pazar gününde çalışmayacağı haberi verilmişti. Oysa geceler, mutlu haberlere alışkın değildi ki.

O gecenin akşamında, bir protokol yemeğindeydi kadın; en azından görünürde öyleydi. Bitmek bilmeyen küçük hesapların (kendilerince ve hükümet hesaplarına göre pek büyük), sahte gülümsemelerin, zoraki el sıkışmaların, yan masadan uzatılan meraklı kulakların, yer yer küfüre varan öfkelenmelerin, inandırıcılığı şüphe uyandıran söz vermelerin, kadını hiç mi hiç ilgilendirmediği apaçık ortadaydı. Hem, bu adamlar valiliğin basın bültenlerinin yahut ajans haberlerinin metinlerindeki gibi konuşmuyorlardı. Demek ki, danışmanları olmayınca lügatleri pek bir kısır kalıyor veya kürkün altındaki canlıyı böylesi yerlerde gizlemiyorlardı. Bir ikisi dışında, birbirlerine bu kadar benzemeleri de şaşırtıcıydı. Fakat kadın, buharlaşıp gitmişti masadaki adamların arasından. Üstelik kozmik yolculuğunu fark ettirmemeyi de becermişti.

O, başka bir yerdeydi. Bilinmeyen bir boşlukta; kokusu, izi, rengi olmayan bir yerde yollarının kesiştiği, ürkütücü bir benzerlikle beraber, zaman zaman sadece bir sanrı olduğunu hissettiği adamı düşünüyordu. Adamın kendi kendine verdiği sözü, telefonda son anda ağzından çıkan korku kelimesini

Korkuyordu adam. Korkuyordu kadın. Mandelshtam'ın dizesine denk düşecekti sanki: "Ancak bir benzerim öldürebilir beni". Acaba insan kendi kendine kaç dakika katlanabilirdi? Birbirlerinden hiçbir şey beklememelerine karşın, belki sırf bu yüzden, birbirleriyle karşı karşıya gelme düşüncesi dönüşümlü olarak sürekli erteleniyordu. Sırf bu yüzden ertelenmeye de devam edecekti. Adam bunları anlatacaktı anlatmasına; hatta cesaretini bir iki kadeh içkiyle cilalamış, mesajlarının çoğuna yanıt vermediği kadını telefonla bile aramıştı. Tam da kadın artık onu zihninde yerleştirdiği tenha yerinden çıkarıp, kalabalığın arasına salmak üzereyken. 

Kadının birdenbire aldığı bu salıverme kararının nedeni ortadaydı. Adam, bilinmezliğinin verdiği bir güçle, her geçen gün, kendisine verilen alanda daha fazla dolaşıyordu. Dolaştıkça büyüyor, yerine sığmıyor, kadının zihnine daha fazla görüntü çağırıyordu. O yüzden, acilen yer değişikliğine karar verdi kadın. Adam kalabalıkta olursa, diğerlerinin arasında fark edilmesi güçleşirdi. Daha az tesadüf ederdi; şekillendirmez, ölçüp biçmezdi. Fakat, adamın telefondaki sesini duyunca hepsini unutuverdi. Önceki hafta, radyoda dinlediği Uzakdoğulu bir bilgenin, bir halk şarkısını mırıldandığı andaki ses tonunu anımsatıyordu bu ses: Yumuşak, duygulu, az biraz keyifli, az biraz telaşlı, az biraz yorgun ama bir o kadar da kararlı. Ve içeriğindeki her bir harfin, içinde yer ettiği bir ses Nedense ilk telefon görüşmelerinde bunları hissetmemişti.

O esnada, işyerinde yazım kontrolünü yaptığı bir metin geldi aklına: "Psikoloji normal düşkünüdür". Kadın bu düşkünlüğe pek meyilli değildi herhalde. Ama muhtemelen adam da öyleydi.

Eve dönüş yolunda, hafızası sık sık bir telefon numarasını yineleyip durdu. Oysa yanında yılların gazetecisi olan bir adam, büyük bir keyifle Babıâli günlerini anlatıyordu; hemen dibinde, göz mesafesinde. Yemek masasındaki uçuşunu, bu arabada gerçekleştirmesi doğru olmayabilirdi. Fakat birden, adamın ağzından "kurşun harfler" sözcüklerini duydu. Ne güzel bir tamlamaydı bu. Kurşun askerden sonra, kurşun harfler sözcükleri ona, bir masaldan fırlamış gibi geldi. Tabii gazetecinin bahsettiği kurşun harfler, yıllar önce baskı için dizgi makinelerine yerleştirilen harflerdi. Gazeteci bunu öyle güzel anlatmıştı ki

Örneğin bir "a" harfi için kurşunun geçtiği yollardan söz etmişti. Gün boyunca dizilip sökülmekten perişan olan harflerin, gece olunca kocaman bir kazanda erimesini, sabahında sıcak metalin kalıba döküldüğü anı, pırıl pırıl yeni bir harfin bir gazetecinin gözünde, 40 Haramiler'in mağarasındaki gümüş sikkelerden farklı olmadığını, yine gazetecilerin dizgicinin başındaki didişmelerini keyifli keyifli anlatmıştı. Asıl gazetecilik o yıllardaydı adama göre.
Holding patronlarının, gazete çalışanlarını bir ahtapot gibi kıskıvrak sarmadığı, sıkboğaz etmediği zamanları anlatırken, bir an başını arabanın camından uzaklara doğru çevirmişti. Kadın, bir kaç dakika süren bu sessizlikte adamın nereye baktığını çok merak etmişti; ama sorma cesaretini de bulamamıştı. Adam, çok sonra, yıllar sonra anlayabileceği bir yere bakmıştı belki de. 

Kadın, apartmanın kapısına geldiğinde, ayağında hiç alışık olmadığı topuklu ayakkabılarını çıkarmanın zamanı gelmişti. Yalınayak çıkmıştı merdivenleri. Alkollü değildi ama sarhoşluğa yakın bir hale bürünmüştü. Kımıldayan ama devinimsiz bir haldi bu. Tıpkı gazetede sabahladığı bir gecede, sandalyede uyuyakaldığında gördüğü düş gibi. Tuhaf bir düştü, uçmuştu çünkü. Uçmak istememekle beraber, defalarca havalanmıştı. (Zamansız bir uçuş, yoksa uçmanın vahim olduğu anlaşılmasın.) Yavaş yavaş havadan zemine inen bir beden; tekrar tekrar yükselen, boşluğa çarpıp yükselen, sağa sola yalpalayan, inmek isteyip bir türlü inemeyen. Acımayan, acıtan. Ya da tam tersi; acıyan, acıtmayan. İkincisi daha yakın, daha doğruydu aslında. Neyse ki uzun sürmemişti. Bir şarkı açıvermişti gözlerini:
"Güneşin alevden saçları / Aşınca karşıki tepeden / Gölgeler sarar yamaçları / Ürkerim gelecek geceden"

Şarkı da zamansızdı; gün yüzünü sabaha sürmüştü bile.

Kadının yol boyunca içine düşen telefon numarası, yatak odasına geldiğinde zihninde tekrardan belirdi. Adamın numarasıydı bu. Rehberindeki bazı numaraları özellikle ezberinde tutardı kadın. Bunun nedenini adama da açıklamıştı. Teknolojiyi pek sevemediğinden, onun oyun bozanlıklarına hazır olma adına böyle bir yöntem geliştirmişti.

Aramalıydı, aramak istemişti adamı. Geç bir zaman dilimiydi telefon görüşmesi için, ama onunla mutlaka konuşmalıydı. O saatte ne söyleyecekti ki? Yemek davetindeki sürrealist yolculuğundan mı bahsedecekti? Yarın için küçük bir plan yapabilirdi belki. Kurşun harfleri anlatırdı ya da. Ah ölü gelgitleri Aniden ciddi bir coşkuya kapılıp, dünyaya koşar adımlarla çıkarak, "bu sefer başka olacak" edasıyla başladığı nice eylem hep başarısızlıkla sonuçlanmıştı.  

Vazgeçmemişti yine de. Çantasına elini attığı anda, cep telefonunu en son işyerindeki masanın çekmecesine bıraktığı anı anımsadı. Neyse ki evinde bir de sabit telefon vardı. Pencerenin önünde ayakta durarak, hep sonunda bir denizin olduğunu düşlediği sokağa bakarak numarayı tuşladı.

Ama açmadı adam telefonu. Arka arkaya üç kez denemesine karşın, ahizeden sadece çalan telefonun sesi duyuldu. Sözcükleri, beyaz kâğıtta alabora etmeyi pek bir seven kadının, hicaz peşrevi bu sefer içinde kalmıştı.

Böylece, kurşun harflerin seslendirmesini başka bir zamana bıraktı kadın. Belki de "ertelenmekten tavsamış bir umudu" kendi haline bırakmak en iyisiydi.

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2007 MaviMelek            website metrics