MaviMelek
"Onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin / İntiharlara doğru büyüyen içinde / Ben, yani Yakup / Kurbağalara bakmaktan geliyorum işte" - Edip Cansever

[Öykü] "İçinde Kurbağa Öldürülen Anılar" | Yusuf Turhallı

İçinde Kurbağa Öldürülen Anılar | Onur Saylam

"AYNI SAHNENİN YANLIŞ REPLİKLERİ"

Uzandığı yerden hafifçe doğruldu. Uzun süredir yağmurda sigara içmemişti. Özlemişti. Kalktı. Yaşından olgun bir adım attı. Kimse izlemiyordu da. Neden böyle yaptığını anlayamadı. Elini yaşına uygun bir şekilde uzattı sigaraya. On yedi yaşındaymış gibi yaktı sigarasını. Sigarasını on yedi yaşındaymış gibi yakardı. Koridorda yürürken hafifmeşrep bir lise çocuğu olmuştu yine. Cama doğru seğirtti. Pencereyi kutsal bir kitabın kapağını açar gibi açtı.

Bir uçtan bir uca bomboştu sokak. Sokak lambaları kendilerini bile aydınlatmaktan acizdiler. Yağmur yavaşça doldurmaya başlamıştı geceyi. Yağmuru severdi.

“Kaç kere dedim sana kurbağaların kafasını ezme diye!”
Tokat. Çamurlu zemine düşen bedenin çıkardığı ıslak ses... Görüntü bir anının olması gereken kadar puslu, acıtmasına yetecek kadar berrak. Bu geceye benzer bir gün. Oluk oluk yağmur yağıyor. Muson yağmuruna benziyor, ama kesin değildir. Ne işi var Muson Yağmuru'nun onun öyküsünde... Yanaklarından yaş süzülüyor yağmura karışarak. Ağladığını belli eden tek şey kızarmaya başlayan gözleri. Gözleri üvey anasının gözlerine dikili. Parmaklarını toprağın ciğerine saplayarak doğruluyor. Asi...

“Ama Salim de öldürüyor kurbağaları! Neden tek bana vuruyorsun!”
Tokat. Çamurlu zemine düşen bedenin çıkardığı ıslak ses... Yağmur şiddetleniyor. Bir şimşek daha...
“Salim daha çocuk!”

Salim üvey anasının çocuğu. Anası onu doğururken can vermiş yatağında. Babası da aynı sene dayanamamış bu çocuklu dulu getirmiş, al bu da anan olsun diye. Salim ile aralarında bir yaş ya var ya yok. O ilk kar düşmezden evvel doğmuş, Salim ise ekinler toplandığı zaman. Büyükleri böyle demiş ne kadar doğru ne kadar yalan... Zaten kimse bilmiyor ne zaman doğduğunu. Kimlikler yok.

Bir şimşek daha çaktı sokağın içini ışıkla doldurarak. Görüntüler kayboldu. Sigara elinde sönmeye yüz tutmuştu. Tutuşsun diye tekrardan, aralıksız birkaç nefes çekti. Hayat öpücüğü başarılı olmuştu; tekrardan normal akışı içinde yanıyordu sigara. Yağmurlu havaları çok severdi.
Yağmurun soğuğu tüylerini ürpertti. İçerde kalan sıcak hava dışarı çıkıp serinlemeye çalışırken dışarıdaki soğuk hava da içeri girip ısınmaya çalışıyordu. Bir yerlerden toprak kokusu yükseliyordu. Toprak kokusundan nefret ederdi.

“Uğursuz Cemal! Uğursuz olmayaydın anan seni doğururken ölmezdi! Uğursuz Cemal!”
Kaçarken yere düşüyor. Hızının etkisiyle bir de sürünmek zorunda kalıyor. Dizleri, dirsekleri kan içinde... Hâlâ o yaraları taşıyor dirseklerinde. Parmaklarını toprağın ciğerine geçiremiyor kalkarken. Tırnaklarının arası tozla, toprakla doluyor. Yağmurlu havayı çok sever. Elleri dizlerine sürülüyor ilkin, dizlerini tozla dolduruyor; dirseklerine sürülüyor sonra. Yakıyor kan izleri. Sekerek kurtulmaya çalışırken acıdan bir yandan da dizlerini, dirseklerini tutmayı deniyor. Yetmez ki elleri. Gözleri on yedisinde bir çocuk taşıyor hâlâ.

“Uğursuz Cemal! Uğursuz Cemal!”
Tempo tutuyorlar. Salim de var içlerinde; bağırıyor ardından. Aynı kabı kaşıklarlar evde. Aynı odanın bir köşesinde Salim, bir köşesinde Cemal yatar. Dizlerinden, dirseklerinden kan sızıyor. Kan tedirgin eder. Üstü başı toprak kokuyor. Kabul etmiş zaten uğursuz olduğunu, tek isteği oyunlarının bir ucundan tutmak. İzin vermiyorlar. Aynı sahnenin yanlış replikleri hepsi oysa... Sesler uzaklaşıyor. Çeşmeye gitmeli. Evde dayak var.

Bir şimşek daha... Yağmur iyiden iyiye şiddetlenmişti. Asfaltla son hız sevişmekteydi. Yere düşen yağmur damlaları geldikleri yere son bir heves dönmek için zıplıyorlardı. Nafile. Kurallara boyun eğerek yaşamak gerekiyor bazen hayatı. Elindeki sigara öleli çok olmuştu. Artık değil hayat öpücüğü kalp masajı bile getirmezdi geri. El Fatiha... Cesedini binadan uzağa fırlattı. Yağmur düşüşünü hızlandırmıştı. Bir süre sonra yağmur damlası gibi geldi gözlerine.

Bir uçtan bir uca bomboştu sokak. Eğri büğrü apartmanlar karşılıklı dizilmiş birbirlerinin suratlarına bakıyorlardı içlerinde söyleyemedikleri saklı. Yağmur yıkıyordu suratlarını hafifçe kapatırken çeşmesini. Toprak kokusu hafiflemişti. Yağmur kokusu yerini alıyordu sakince. Yavaşça rahatlıyordu.

Buruk bir acı vardı ağzında sabahtan beridir. Dilini ağzının içinde dolandırdı bir süre. Ön dişleriyle oynadı. Oynamaktan sıkılınca diliyle, avurtlarını hafifçe ısırmaya başladı. Dişini fazla geçirdiğinden olsa gerek kan kokusu (kan tadı) duydu. Kan tedirgin ederdi.

“Vermediğin adam kalmadı köyde, amına kodumun ipnesi!”
Yumruk. Salim ile aralarında bir sene ya var ya yok. Öyle söylemişler ya hâlâ emin değil. Salim irice ama. İyi beslemiş anası. Gücü yetiyor Cemal'e. Cemal'in cılız göğsünden kaburgaları sayılıyor. Kafası kocaman görünüyor vücuduna oranla. Aslında kafası küçük yaşıtlarından. Cemal cılız. Canı istediğinde Salim istediğini yapıyor; yaptırıyor. İstemiyor ama Cemal. Nefret eder Salim'den kendince. Küçükten beri yapmadığı kalmamış. Kardeşler. Aynı odanın bir köşesinde Salim, bir köşesinde Cemal yatar. Hem Salim'e ne ki! Ona kim yeni kunduralar, yeni pantorlar, yeni gömlekler alır?.. Hem seviyor Ahmet'i. Ahmet de onu seviyor belli. Evlenecekler. Gözlerinde on yedisinde bir çocuk oturuyor hâlâ.

“Çıkar ulan pantorunu!”
Yumruk. Diğer taraftan geliyor. Aynı kan kokusu. Dudağı açılmış kanıyor; hafif tuzlu pek de fena değil tadı. Elini toprağın ciğerine geçiriyor kalkarken. Kafasına patlatıyor bir tane Salim'in. Beyni dağılan Salim şaşkın, yere düşerken ölüyor muhtemelen. Üstü başı kan kokuyor. Çeşmeye gitmeli. Kan tedirgin eder. Yağmur yok, ama yağmurlu havaları çok sever.

Ellerini yıkıyor tertemiz. Çıkmayan kan kokusu yerleşik durur parmaklarında o günden beridir. Mecbur tertemiz yıkar ellerini her gün. Cesedin yanına geri gidiyor. Kıpırtı... Baş şeklini kaybedene kadar eziyor kurbağayı taş. Öldüğünden emin olmalı. Ölmezse anasına söyler. Tekrar gidiyor çeşmeye. Ellerini yıkıyor, elbisesindeki kan lekesini çıkarmaya uğraşıyor. Gitmez ki kan suyla temizleyerek. Koşan bir çocuk var hatıranın burasında. Gözlerinin tenhasında on yedisinde bir çocuk saklı; Cemal'i, Salim'i, evini, barkını arkada bırakmış koşuyor. Kimliği hâlâ yok.

Gözlerinin tenhasına on yedisinde bir çocuk saklanıyor. Olgunluk bir anda gelip yerleşiyor gözlerine. Zaten hep bir anda gelip yerleşir olgunluk gözlerine insanın. İtekleyiverir tenhaya on yedisindeki çocuğu. Çocuk direnemez. Mazlum çünkü; mahzun kabul eder yerini.

Zil sesi yankıdı kulaklarında. Salim'den nefret etmiyordu artık. Kendine nefret edecek yeni şeyler bulduktan sonra bırakmıştı nefret etmeyi Salim'den. Belki de kurbağaya benzettiği gün nefret etmeyi bırakmıştı da farkında değildi hâlâ. Bilmiyordu. Fazla düşünmezdi geçmişini. Geçmişi geçmişte bırakmak hep en iyisidir diye düşünürdü. Zil sesi anılarını saçlarından sürükleyerek uzaklaştırdı. Gelen yeni müşterisiydi. Artık pantorlar, gömlekler, kunduralar için yatmıyordu Salim'lerle. Karın tokluğuna çalışıyordu. Karın tokluğuna çalışıyordu; çünkü kimliği olmayanlar kötü yola düşmeye mahkûm edilirlerdi. Ama olsun yağmurlu havaları çok severdi.

~~~
Sayı: 41, Yayın tarihi: 08/10/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics