MaviMelek
Hermes Kitap
"Rüzgâr göğsünü öper ve açar yaprak yaprak / Sularda ağır ağır savrulan etekleri. Ofelya / Arthur Rimbaud

[Öykü]"Kum Taneleri ve Zaman" | Ruhşen Doğan Nar

Kum Taneleri | Sinan Çakmak

"GÜNLERDİR İLK KEZ GÜLÜMSÜYORDU"

“Zamanın ellerinin arasından akıp gittiğini hissetmek… Avucunun içinden akıp giden kum taneleri gibi… Telaşlı… Umursamaz…" Derin bir nefes aldı oğlan. Sonra sakince geri verdi içini donduran soğuk havayı. Titriyordu; ama soğuktan değil, korkudan. Anın, zamanın durdurulamaz oluşundan ve elimizden akıp giden kum taneleri gibi zamanın döndürülemeyen gidişinden.
Kız, karın üstünden kalktı ve oğlanın çıplak ellerini tuttu, ovuşturarak oğlanın ellerini ısıtmaya çalıştı.
"Ellerin buz gibi. Niye eldivenlerini takmıyorsun?"
Oğlan, az da olsa ısınmış ellerini kızın soğuktan pembeleşmiş yanaklarına götürdü.
"Ya elimdeki kum taneleri biterse… Ya bir gün avucuma baktığımda birkaç tane kum tanesi görürsem… Belki şimdi elimde milyonlarca kum tanesi var. Ama ya yarın…"
Kıza sıkıca sarıldı, kalın montunun altından kızın vücudunun sıcaklığını ve teninin kokusunu alıyordu. Gözlerinden bir iki damla yaş aktı oğlanın. İki damla yaş buzlanmış zemine değdi ve değdiği yerde iki büyük çukur açtı. Yarın oradan iki güzel kardelen çıkacaktı.
"Çok korkuyorum. Bir titreme başlıyor ayaklarımdan kafa derime kadar. Zaman bana dil çıkararak ellerimden kaçıyor. Her renkli anıyı karartarak ve yok ederek…"
Donmuş bir gölün üstündeydiler. Etrafları inanılmaz bir beyazla sarılmıştı. Beyaz her tonuyla doğaya hâkim olmuştu. İlk başlarda karın beyazı insanı sevindirse de gün geçtikçe insanı sıkıyordu. Sanki diğer bütün renkler sürgündeydi. Ve beyaz darbeyle renkler dünyasının başına geçmişti.
"Ağlama lütfen. Çok üzülüyorum. Neden böyle yapıyorsun?" dedi kız. Gözleri yaşarmıştı onun da.
Cebinden çıkardığı mendille burnunu sildi oğlan ve içini dökmeye devam etti:
"Anlamıyor musun beni? Yok oluyoruz, her dakika ve her saniye… Mezara doğru küçük adımlarla ilerliyoruz. Dayanamıyorum bu işkenceye. Zaman benle dalga geçiyor sanki. Kendini bir saniye gösterip ikinci saniye yok oluyor. Ve böyle devam ediyor saatler, günler… Ben de her yok olmuş saniyenin acısını kalbimde hissediyorum. Her biri kalbime bir bıçak gibi saplayıp gidiyor, yaram daha iyileşmeden yeniden açılıyor…"
Günlerdir oğlan bu şekildeydi, karamsar ve mutsuz. Gözlerinden yaş eksik olmuyordu ve bu durum en çok da sevgilisini üzüyordu.
"Hayatın kuralı bu ama sevgilim, zaman durdurulamaz biliyorsun."
"Evet, biliyorum ve evrenin bu saçma kurallarından nefret ediyorum."
"Elimizden gelen bir şey yok, ne yapalım. Bu kurallara alışmalısın ve sorgulamamalısın."
"Sen beni anlamıyorsun…" Oğlan yüzünü yere çevirdi ve buz tabakasının altındaki dondurucu suyu düşündü.
"Anlıyorum seni. Kim seni benden iyi anlayabilir?" Kalbi kırılmıştı bir buz parçası gibi çatırdayarak.
"Beni anlaman imkânsız. Beni anlasaydın sen de üzülürdün."
Oğlanın ellerini tuttu ve gözlerinin altına götürdü, kızın kirpiklerinde takılı kalmış yaş damlaları oğlanın eline değdi. Ve oğlan gözyaşlarına değen parmağından başlayarak donmaya başladı. Ta kalbine kadar…
"Seni çok seviyorum. Seni üzmek istemem. Ama olmuyor, yok olan anı unutamıyorum. Her saniyenin acısını çekmekten bıktım, usandım."
"Ne yapabilirim senin için, üzüntünü dindirmek için?" Gözleri gözlerinde, dikkatle onu dinliyordu. Ağzından çıkacak sözleri bekliyordu.
"Babanın şatosuna gittiğimiz günü hatırlıyor musun?"diye sordu oğlan ve kızın elini tutup gölün üzerinde yürümeye başladı.
"Evet, hatırlamaz mıyım? Hayatımın en güzel günlerinden biriydi." Bir gülücük kondu kızın çehresine şatoda onunla yaşadığı anıları düşününce. Oğlana baktı gülümseyerek, onun da gülüp gülmediğini görmek istiyordu. Ve gördü: oğlanın karamsar yüzünü…
"Her şeyi hatırlıyor musun en küçük noktasına kadar? Görüntüleri, sesleri, kokuları…"
Kız biraz düşündü ve gülümseyerek cevap verdi:
"Evet, hatırlıyorum, nasıl unutabilirim ki!"
"Ama ben unuttum. O mükemmel günden sadece birkaç renksiz görüntü kaldı aklımda. Görüntüler silikleşti, sesler ve kokular kayboldu. İşte buna dayanamıyorum. Anladın mı?"
Kızın gülümseyen suratı aniden ciddileşti.
"Âşıklar köprüsünü hatırlıyor musun? Bana aşkını itiraf ettiğin köprüyü…"
Kızın elini bıraktı oğlan:
"Hayır, hatırlamıyorum. Aklıma sıradan bir köprü geliyor. Sana söylediğim sözler ise bu sayfadaki harfler kadar cansız şu an beynimde. O anın bütün ruhu kayboldu içimde."
Bir şeyler söylemeye çalıştı kız, onu avutmak istiyordu. Ama kelimeler çıkmıyordu ağzından, takılıyordu boğazında birbirine geçmiş kelimeler.
"Seni unutmaktan korkuyorum. Bir gün sabah uyandığımda yüzünü unutmaktan…"
"Beni unutamazsın, bak gözlerime!" Oğlanın kafasını tuttu ve kendi suratına yaklaştırdı. O kadar yakındı ki yüzleri, burunları birbirine değiyordu.
"Görüyorsun değil mi yüzümü… değil mi? Unutabilir misin bu yüzü?" Konuşurken bir yandan da ağlıyordu.
"Unutmak istemiyorum. Gözlerimi her kapattığımda aynı yüzü, senin yüzünü görmek istiyorum. Ama yapamıyorum…" Gözlerini kapattı ve bir süre bekledi.
"Görebiliyor musun beni sevgilim?"
"Hayır, sadece sonsuz bir karanlık görüyorum. Beni içine çeken ve anılarımı silip süpüren…"
"Her istediğinde beni görebilirsin, ondan dolayı unutman önemli değil. Gerekirse her gün yeniden aklına kazırsın yüzümü."
"Ya bir gün ayrılırsak, o zaman ne yapacağız?"
"O zaman… o zaman… biz hiçbir zaman ayrılmayacağız."
"Sen de biliyorsun ki gün gelecek ayrılacağız. Bu da dünyanın bir kuralı, saçma sapan bir kuralı… Neden hiçbir kural insanları mutlu etmez. Kurallar acı çektirmek için mi koyulmuştur."
"Güven bana hiçbir zaman ayrılmayacağız." Gözlerini kaçırıyordu, söylediklerinden kendisinin de emin olmadığı apaçık belliydi.
"Kurallar, kurallar, kurallar… Zamanın sınırlılığı, anıların silinip gidişi, duyguların yok oluşu, hayatın sona ermesi… Ve her hikâyenin bitmesi…"
İkisi de hüngür hüngür ağlıyordu. Sırt sırta vermişlerdi ve sıcak gözyaşlarıyla buzu ısıtıyorlardı. Ellerinden bir şey gelmiyordu. Kurallar evren kurulurken koyulmuştu ve binlerce yıldır kimsenin gözünün yaşına bakmıyordu ve bu iki sevgilinin de gözünün yaşına bakmayacaktı. Ama başlarına ne gelirse yine o döktükleri acı dolu gözyaşlarından olacaktı.
Farkında değillerdi ama üzerlerinde durdukları buz çok inceydi ve kırıldı kırılacaktı. Her dökülen gözyaşı damlasıyla birlikte daha da zayıflıyordu buz tabakası. Ve ikisinin son anları bir kaplumbağa yavaşlığıyla onlara yaklaşıyordu. Ama farkında değildiler.
Ve kader anı geldi: İkisinin de gözyaşı incelmiş buza aynı anda değdiğinde buz o kadar acıya dayanamadı, çatırdadı ve aniden suya gömüldü. Tabii iki sevgiliyle birlikte…
Dondurucu suya giren iki sevgili suyun içinde birbirine tutundu ve yukarı çıkmaya çalıştı. Ama oğlan bunu engelledi. Kız yukarıya doğru kulaç atarken oğlan onu suyun derinliklerine doğru çekti. Kız birkaç saniye oğlanın elinden kurtulmaya çalıştı, ama başaramayacağını anlayınca ona sarıldı ve onu dudağından öptü. Oğlanın yüzüne baktı. Oğlan günlerdir ilk kez gülümsüyordu…

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics