MaviMelek
"Ben bir şeyin taklidiydim; fakat, aslımı bile doğru dürüst öğrenememiştim. Belki de bana ne olduğunu sonuna kadar okumamıştım." - Oğuz Atay

[Deneme]"Öykülerle Yaşayanlar" | Melek Öztürk

Korkuyu Beklerken | Oğuz Atay

"SOYUT KORKUNUN SÖZCÜKLERDEN YAPILMIŞ RESMİ"

Tez davranıp inandıkları uğrunda ölmesini beceremeyenler, inanç değiştirmekten başları döne döne ihtiyarladılar.
"Tahta At" / Oğuz Atay

Oğuz Atay'ın 1970 yılında Tutunamayanlar ile başlayan ve ne yazık ki yedi yıl sürebilen yazarlık yaşamını iki döneme ayırır Yıldız Ecevit.(1) 1974 yılında ikinci evresi başlar. “Beyaz Mantolu Adam”, “Unutulan”, “Korkuyu Beklerken” ilk dönem öyküleridir ve bu öykülerin ortak özellikleri yoğun biçimde Kafkaesk özellikler taşımasıdır. Romanlarından farklı olarak öykülerinde her iki dönemin de izleri görülebilmektedir. Tutunamayanlar yayımlandığında kendisiyle yapılan röportajlarda sevdiği yazarların başında Kafka ve Dostoyevski'nin isimlerini sıralamaktadır Atay. Romanında da Selim'e, “dev bir hamamböceği”nden söz ettirir, Kafka'nın “Değişim” öyküsünü anarak.

Romanlarında olduğu gibi öykülerinde de tutunamayanın acısını ve ayrıcalığını yansıtır Oğuz Atay. Kişinin toplumla ilişkisindeki aksaklıklar ve buna bağlı olarak psikolojik dünyasında örselenmişliği, hastalık derecesine varan kopuşları öykülerin ana izleklerini oluşturur. Yanı sıra gizli bir ironiyle yer yer abartarak da öykü kişilerinin dış dünyayla iletişimsizliğini, yabancılaşmasını, yalnızlaşmasını bireyin olduğu kadar toplumun da gerçeği olduğunu gösterir. Kitabın önsöz yazısında da Oğuz Demiralp'in de tanımlamasıyla, “Yaşamda dikiş tutturamayan sekiz kişinin, dikiş tutturamayan yaşamın öyküleri”dir bunlar.(2)

Toplumun simgesi yargıç-birey

Kitapta sekiz öykü yer almakta ancak ilk baskısı 1975 yılında “Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya” dışında, yedi öyküyle yapılır. İlk öykü “Beyaz Mantolu Adam” 1972 Eylül sayısında Yeni Dergi 'de, “Mantolu Adam” ismiyle yayımlanır. Yukarıda bahsettiğimiz yazarın ilk evresini kapsayan her üç öyküde de kurgu/yapı düzleminde Kafka kurmacasından izler taşıdığını söylemiştik, bu izleri modernizmin soyut imge örgüsüyle dokunmuş olmasına bağlayabiliriz.(3) Bu durumda “Beyaz Mantolu Adam” öyküsünün ana imgesi mantolu adamdır. Üzerindeki kadın mantosu ve ayrıksı görünümüyle bu grotesk adam tutunamayandır. Daha ilk cümlelerinde, öykü kişisinin 19. yüzyılın geleneksel/gerçekçi kahramanı olmadığını, modern edebiyatın bir nevi başkarakterine dönüştüğünü görüyoruz, “Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu. Dileniyordu.” (s. 11) Başarı bireyin toplum içinde statüsünü belirlediğine göre öykü kişisinin başarısız olduğunu söylemekle yazar, toplum içinde herhangi bir öneminin olmadığına dikkat çeker. Öyküde birey-insan topluma yabancılaşır; onunla konuşan, rahatsız eden kalabalığın içinde öykü boyunca susmayı seçer ve üzerine düşen küçük rolü reddederek kendi seçtiği rolü oynar. “Kalabalığın yaşam biçimini benimseyen kişi, kendinden başka herkesin yargıcıdır.”(4) Toplumun simgesi yargıç-birey cezalandırmayı bir hak olarak görür; küfreder, itip kakar, dilencilik, hamallık, gömlek satıcılığı yaptırır ve kollarına bağladığı iplerlerle onu bir kuklaya dönüştürür.

Cami avlusunda başlayan öyküde sıkça tekrarlanan “kemer” sözcüğü, öykünün bir başka imgesini oluşturur. Cami avlusunun kemerleri ve tımarhaneden kaçtığı düşünülen kadın mantosu giyen adamın üzerine taktığı kemere ayrı bir vurgu yapar Oğuz Atay. Çünkü sessiz, heykelsi duruşuyla “Beyaz Mantolu Adam”ın Çiçek Pasajı'nda kemer satan bir adam olduğunu söylemektedir yakın çevresi. Gerçek hayatta da var olan bu adam kalabalığın ortasında saçı sakalı birbirine karışmış, kollarına astığı kemerlerle portmanto askılığı gibi öylece dikilip durmaktadır. Öykünün bir yerinde de kaldırımın içindeki boşluktan, “Kolunda bir sürü kemer taşıyan eskimiş bir adam” olarak asıl kimliğiyle karşımıza çıkar bu kemerci. Hiç konuşmadan Mantolu Adam'la şarap içerler, ona saygı gösteren, anlayışlı davranan tek kişi de bu kemercidir. “Beyaz Mantolu Adam”ın bir başka esin kaynağı olarak Gogol'ün “Palto” öyküsünü düşünebiliriz, burada da öykü kişisi üzerindeki kadın mantosu yüzünden çalıştığı dairede alay konusu edilir. Günlüğünde de Atay bu öykünün sarsıcı etkisinden söz etmektedir.(5)

Oğuz AtayTavan arasındaki tozlu beden

Oğuz Atay'ın ikinci öyküsü “Unutulan” 1972'de Soyut dergisinde yayımlanır. El feneriyle eski kitaplara bakmaya tavan arasına çıkan öykü kişisi, geriye doğru sonsuza uzanan bir yolculuğa çıkar. İlkin ışığı gören böcekler kaçışır, korku yüzleşmesi gerekendir bir bakıma, eski fotoğraflara bakıp geçmişi hatırlar. Öykü Kafkaesk atmosferin içinde üst gerçekliğin sergilendiği bir resme dönüşür. Bu öykünün diğerlerine göre ayrıcalıklı bir farkı vardır, başkarakterinin kadın olduğu biricik öyküsüdür Atay'ın. Öykünün ana kişisi olan kadın yıllar önce tavan arasında unuttuğu sevgilisinin tozlu bedenini bulur. “Bütün hayatımca sürekli bir ilgi aradığımı söylerdi birisi bana.” Bir kavganın ardından tavan arasına çıkan sevgili söylemiştir bu sözü. Kadın sevgilisinin nasıl olsa ineceğini düşünüp bekler, adam da bekler. Her iki tarafın da kendini haklı gördüğü bir inatlaşmanın, iletişimsizliğin öyküsüdür “Unutulan”. Tavan arasındaki tozlu beden öykünün ana imgesidir. Belki de tavan arası öykü kişisinin geçmişiyle yüzleştiği beyninin kıvrımlarını temsil ediyordur.

Yaşama korkusu

Korku, Oğuz Atay'ın özellikle ilk dönem tüm eserlerinde metin kişilerinin ortak bileşenidir. Tehlikeli Oyunlar'ın Hikmet'i korkuyu yenmek istediğinden söz eder. Oyunlarla Yaşayanlar'ın Coşkun'u korkularından kurtulmayı düşler. Tutunamayanlar'ın Selim'i ölüme yaklaştığı dönemde “Belki de sadece korkularım ayakta tutuyor beni.” diyordur. Aynı şekilde kitaba adını veren “Korkuyu Beklerken” öyküsünde de bu soyut korkunun sözcüklerden yapılmış bir resmi çıkar karşımıza, bu resmin adı yaşama korkusudur. Öykü ismiyle Beckett'ın Godot'yu Beklerken oyununa da adeta bir gönderme yapar. Vüs'at O. Bener'in “bir Beckett tutkunuydu,” diye tanımladığı genç Oğuz Atay, o günlerde yeni sahnelenmeye başlayan oyunda kimi çarpıklıklar görür ve oyunu kendi çevirmeye başlar. Metni büyük ölçüde çevirdiğini, büyük olasılıkla da bitirdiğini söyler Vüs'at O. Bener ve Cevat Çapan. Ne yazık ki ölümünden sonra bıraktıkları arasında bulunamaz.(6)

Öykü kişisinin sıra dışı bir kişilik olduğunu daha ilk sayfasında yazar bize sezdirir. Gece sokakta yürürken havlayan köpeklerden korktuğu için ilk aklına gelen “havlayan köpek ısırmaz” atasözü olur ve bu klişe söz karşısında kendini aciz hisseder, “Köpekler yüzünden kendime karşı küçüldüm” diyerek utanır kendinden. Paranoya derecesine varan bu korkular, bir gün evinde bulduğu ve kimden geldiği belli olmayan bir mektupla üst sınıra varır. “Norgunk!” deniliyordur mektubun sonunda, “uyarırız/dikkatinizi çekeriz” türünden tehdit mesajıdır. Mektubun ölü bir dilde yazılmış ve “UBOR-METENGA” isimli gizli bir mezhepten geldiği öykü kişisinin araştırmaları sonucunda ortaya çıkar. Ancak asıl sorun bundan sonra başlar, çünkü bu gizli mezhep, mektubu aldığı andan itibaren evinden hiç çıkmamasını buyurur. Başta bu durum gülünç gelse de öykü ilerledikçe trajik bir boyuta ulaşır. Gizli mezhebin bu emrini yerine getirip günlerce eviyle bahçesi arasında küçük dünyasında kendisiyle hesaplaşır öykü kişisi.

Öyküde, Descartes'ın şüpheciliğine de gönderme yapar, “Biraz şüpheci olmuştum. Descartes da herhalde çok yalnız kalmıştı.” (s. 54) Şüpheci ve yalnızdır. Yaşamı boyunca ne insanları ne doğayı sevmiştir; içinden atamadığı öfkesiyle, bencilliğiyle herkesin ona karşı olduğunu düşünür ve bir uzlaşmayı mümkün görmez, “Genellikle, bana karşı çıkıldığını sanıyordum. Bir uzlaşmayı mümkün görmüyordum.” (s. 64) Bu mektubun da durumu bilen birileri tarafından kendisini cezalandırmak için gönderildiğini düşünür, hatta bu cezanın insanları içinde öldüren düşmanca tavırları nedeniyle beklediğini de söyler. Öykü kişisi her şeyi kitaplardan öğrenen, mektupla İngilizce kursu, üniversite bitiren ve hayata internetle bağlanan günümüz insanın prototipidir. Kendini de doğayı da doğrudan yaşamayan, ikinci elden bilgiler aracılığıyla algılamaya çalışan yabancılaşmış insanı acımasız bir özeleştiri içine sokar, “Ben ucuz bir romandım. Hayır, kötü bir edebiyatın bile bir gerçekliği vardı: Can sıkıcı taklitçilikleri bile benden gerçekti. Ben yokum, olmadım diyemeyecek bir yerdeydim; kelimeler bile yan yana gelerek beni tanımlamak istemezlerdi. Ne olurdu benim de kelimelerim olsaydı; bana ait bir cümle, bir düşünce olsaydı.” (s. 67)
Yazıhanesinin bulunduğu hanın kapıcısı ve evine servis yapan bakkal çırağı ile diyaloglarının arasındaki monologlar aracılığıyla bu yabancılaşmanın öfkesi açık biçimde görülür, “Param yokken seni çağırmıyordum, şimdi de kovuyorum! Haydi bakalım! Ben aydın bir kişiyim, cahil herif! Sen ne anlarsın!(s. 90) Bu diyaloglar biraz da Gonçarov'un ünlü romanı Oblomov'un uşağıyla yaşadığı sınıfsal farklılıkları da ortaya koyan iletişimsizliği hatırlatır.

Korkuyu Beklerken | Oğuz AtayOğuz Atay, 9.12.1974 tarihli günlük notunda “kafamda duran üç hikâyeyi bitirdim,” diye yazıyordur, “Bir Mektup”, “Ne Evet Ne Hayır”, “Tahta At” isimli öyküleridir bunlar, yazarlık döneminin ikinci evresinin eserleridir. Yıldız Ecevit bu dönemi, “bu tarihten sonra yazdığı metinler bilinçli olarak Türk kültürü ve Türk insanına özgü özellikler taşır, toplumsal sorumluluk duygusuyla donatılmıştır. … Kafkaesk renk ortadan kalkmış, bunun yerini, çok konuşan Doğu'ya özgü insanların yaşadığı garip bir yalnızlık almıştır,” sözleriyle açıklar.(7)

“Üçüncü Şey”

İkinci dönem öykülerinde Kafka etkisi yerini Çehov'a bırakır. “Oğuz Atay, Türk hikâyesine Çehov'u sokmuştur. Bunu, kitapta yer alan “Bir Mektup” hikâyesinin, Çehov'un “Memurun Ölümü” hikâyesini anıştırmasından ötürü söylüyor değilim yalnızca. Hikâyecilik çizgisinin bütünüyle Atay, Türk hikâyesinde yeni ve özgün bir Çehov kanalını temsil ediyor tek başına.”(8)

Yalnızlığının şiddetini mektup biçiminde sözcüklere döken, hayatı yaşamaya geç kalmış kaybetmeye mahkûm küçük bir adamın öyküsüdür “Bir Mektup”. Pek muhterem bir beye yazılan bu mektupta küçük bir adamın nevrotik iç dünyasında kayboluşunu, hiçleşmesini görürüz. “Korkuyu Beklerken”de olduğu gibi köpek bir imge olarak bu öyküde de karşımıza çıkar, ancak bu sefer bir korku unsuru olarak değil, mektubu yazan kişinin tüm olumsuzluklarının acısını çıkardığı, arada bir tekmelediği bir günah keçisi, kendi azgelişmişliğinin sembolüdür ve ona köpeklikten başka hiçbir şey öğretememiştir. Muhterem bey, acıyıp onu işe alan patronudur ve ona olan saygısını, sadakatini, “Evet, aslında ben sizden yanayım efendim. 'Üçüncü Şey” ise beni eski yerime itmek istiyor,” (s. 118) sözleriyle her fırsatta dile getirir satırlarında. “Üçüncü Şey” diye bahsettiği kişi sakallı, eğitimli onu uyandırmaya çalışan, iyiliklerini ondan esirgemeyen insan emeği olarak düşünülebilir.

Atay'ın ikinci dönem öykülerinin mektup biçiminde yazılmış ikinci öyküsü, “Ne Evet Ne Hayır”, bir gazetenin dert köşesine gelen büyük bir bölümü mektup olan bir metindir. 70'li yıllarda köyden kente göç dalgasıyla oluşmaya başlayan arabesk kültürünün de eleştirisi vardır bu öyküde. Dil yanlışlarıyla dolu, geveze, eksik ve tutarsız anlatımıyla mektubun yazarı M.C. eğitimsiz biridir. Aslında bu dert köşesinin sahibi doktor Akın Korkmaz da lise mezunu, askerliğini yapmış, birçok işe girip çıkmış 24 yaşında bir gençtir. Dil yanlışlarını parantezler içinde bir yandan düzeltip diğer yandan eleştirir, bazen de haklı bulur, “… bir Allahım bir ben varım (başka kimsen olmadığı doğru) şu dünyanın üstünde (bir de, belki ben varım; ne dersin? Karar senin tabii).” Parantez içi yanıtlarıyla bir noktadan sonra köşe yazarı ve mektubu yazan kişi arasında kader birliği başlar, çünkü bu kişi gazetede arkadaşlarının “manyak” diye alay edip dışladıkları yalnız biridir. Selim İleri bu öyküyü Oğuz Atay yazının temellerinden biri olarak sayar.(9)

Aydın ve halk arasındaki kopukluk

“Ne Evet Ne Hayır”la birlikte Oğuz Atay'ın metin kişilerine isim verdiği iki öyküden biridir “Tahta At”. Tuğrul Tuzcuoğlu, yel değirmenlerine karşı savaşan bir Don Kişot'tur, öykünün anti kahramanıdır. “Avrupa'nın en zor başkentinde yabancıların beş yılda bitirdiği mektepleri üç yıllarda bitirdi, en azından beş diploma koparıp döndü yurdumuza.” (s. 152) Bir zamanlar mebusluk yapmış rahmetli babasının “oğluna yakışmayan lastik ayakkabı”ları ve sakalıyla doğup büyüdüğü kasabanın yabancısı olmuştur. Atay, Truva'yı da içine alan arkadaşlarıyla katıldığı bir Ege turunun ardından bu öyküyü kaleme alır. Kendisini turist sanıp “Voulez vous” diye yaklaşan satıcı çocuk adeta bu geziden kopup gelir, “Atay, metninde kendi gibi sakalı olan öykünün ana kişisine, 'Voulez vous gibi garip bir yaratık olmak istemiyorsan, sana her zaman 'abi' denilmesini istiyorsan, bu sakalı kesmelisin,' dedirtiyordur.”(10)

Mekânın betimlemesi ve öykünün isminden yola çıkarak buranın Truva harabelerinin de bulunduğu Çanakkale'nin bir kasabası olduğu çok açıktır. Kasaba güzelleştirme derneğinin önayak olduğu, ahaliden de toplanan paralarla yapımına başlanan Tahta At heykeli orijinaline uygun değil, dışı tahta kaplamalı, içi betonla doldurulmaya çalışılan estetik kaygılardan uzak kitsch görünümüyle Tuğrul Bey'i çileden çıkarır. Bu sahteliği çevresine topladığı birkaç kişiyle protesto eder, dilekçeler yazar, bildiriler dağıtır, olaylar çıkarır, gülünç durumlara düşer. “Tahta At” öyküsüyle Oğuz Atay, Homeros'un destanından yola çıkarak aydın ve halk arasındaki kopukluğu, Doğu-Batı değerleri arasında yaşanan kültürel çelişkileri ustalıkla gözler önüne serer.

Günlük | Oğuz AtayAtay'ın metin kişilerinin çıkış noktası

“Babama Mektup”, Korkuyu Beklerken kitabının 1975 yılında yapılan ilk baskısının yedinci ve son öyküsüdür. Bu sefer öykü kişisi tamamıyla gerçektir, Oğuz Atay'ın kendisidir, Günlüğünde 20 Ocak 1974 tarihinde, rahmetli babası Cemil Atay'a yazmaya başladığı bu mektup ayrı bir otobiyografik metne dönüşür. Babası hayattayken isteyip de yüzüne karşı söyleyemediklerini tüm içtenliğiyle dile getirir, “Kendini çok beğendiğin halde kusurlarını bilmediğin gibi, meziyetlerinin de farkına varamadın.” (s. 176) Aramızda hiçbir zaman, alışılmış baba-oğul ilişkisi olmadı.” (s. 178) Babasıyla bu tek taraflı, içinde kurgu barındırmayan hesaplaşması yalnız, sıkıntılı, mutsuz, isyankâr, kuşkucu, varoluşçu bunalımlarıyla Atay'ın metin kişilerinin çıkış noktası üzerine fikirler verir bize, “Gittikçe sana benziyorum babacığım: Kimseleri beğenmez oldum. Aynaya pek bakmıyorum.” (s. 180)

Seyyar hikâye satıcıları

“Demiryolu Hikâyecileri - Bir Rüya” öyküsü Korkuyu Beklerken kitabının 1975 baskısında yer almaz. Atay, bu öyküyü metnin sonunda belirtilen daha sonraki bir tarihte yazacaktır, 23.6.1976-26.9.1977. Öykünün başlangıç ve bitiş tarihleri, Atay'ın metni yazmaya İstanbul'da başladığını ve tümör tedavisi nedeniyle gitmiş olduğu Londra'da bitirdiğini gösterir. 1977 yılı Ekim ayında İstanbul'a döndükten sonra ve ölümünden kısa bir süre önce Türk Dili dergisine gönderir. Öykü, Atay'ın aynı yılın aralık ayında yaşamını yitirmesinden hemen sonra derginin 1978 Ocak sayısında çıkar. Ancak dergi öykünün dilini arılaştırırak, kimi yerde de düzeltiler yaparak yayımlar; metnin özgün başlığı “Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya”, “Demiryolu Öykücüleri-Bir Düş” olur. Türkçe kökenli olmayan sözcükler büyük bir titizlikle Öztürkçe karşılıkları ile yer değiştirir: “Seyyar hikâye satıcılığı yapıyorduk” “Gezginci Öykü satıcısıydık”, “bedava hikâye” “parasız öykü”, “ilham” “esin”, “memur hikâyeciler” “öykü görevlileri”, “taze öykü” “yeni öykü”, “köhne” “eski”, “halimiz harap” “halimiz bitik”, “Ayrıcalı bir durumda olmalıydık” “Ayrı bir durumumuz olmalıydı”ya dönüşür. Cevat Çapan dergiyi okuduktan sonra yazı kurulu üyesi Mustafa Şerif Onaran ile konuştuğunu, Onaran'ın kendisine, “bizim de bir dil politikamız var,” dediğini söyler. Öykünün Korkuyu Beklerken'de yerini alması ise, kitabın 1987 yılında İletişim Yayınları'nca gerçekleştirilen ikinci baskısında olur.(11)

Atay öyküdeki rüya sözcüğüne, öykünün bir rüyayı andıran kurgusunun altını çizmek için yer vermemiştir başlıkta. Öykünün esin kaynağı gerçekten de Atay'ın gördüğü bir “rüya”dır. “Demiryolu Hikâyecileri”nin öykü çatısının neredeyse tümünü düşünde gören Atay'ın öyküyü bir çırpıda yazdığını söylüyordur Bülent Korman.(12) Ancak bu öyküyü yazdıktan altı ay sonra yayınlatma girişiminde bulunmuştur. Günlüğünde nedenini açıklıyordur, “Meselâ son hikâyemde (Bir Rüya) elbette rüyada görmediğim bir sürü ayrıntı vardı. Okumanın da anlamı kalmıyor böyle ayrıntılar kaybolunca.(13)

Oğuz AtayÖykü şu tümcelerle başlar: “Ülkenin büyük şehirlerden uzak bir dağbaşı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikâyeciydik. İstasyon binasına bitişik yan yana üç kulübemiz vardı. Ben, genç Yahudi, bir de genç kadın. Seyyar hikâye satıcılığı yapıyorduk.” Bu üç öykücü elma, ayran ve sucuk-ekmek satıcılarıyla birlikte, kollarındaki sepetlerin içine koydukları rulolanmış kâğıtlara yazılı öykülerini satıyorlardır. “Ülkede taze olarak hikâye satılan tek istasyon”dur. (s. 188) burası. “Yiyecek satıcılarıyla, tren memurlarıyla, açlıkla ve sefaletle uğraşmaktan sanatımızı doğru dürüst yapamıyorduk,” diyordur öykünün hikâye anlatıcısı. Her üçünün de maddi sıkıntıları vardır. Ancak satıcı ve sanatçı olma durumu arasındaki çelişki hikâyecileri sucuk-ekmek, ayran satan adamla aynı toplumsal statüye dahil eder. Bir iki gün satılmayan elde kalan hikâyelerin bayatlaması günümüzde büyük marketlerin sebze-meyve reyonlarının hemen yanında bulundurulan kitap reyonlarını da akla getirir. Hikâye anlatıcısı zayıf ve hastalıklı genç Yahudi'yi çok sevdiğini, daktilo yazarken sırasını verdiğini söyler. Oğuz Atay'ın bu genç yazar için yaptığı tanımlama bize Kafka'yı hatırlatır. Genç Yahudi yazar ölür, kadın bir trene binip gider. Onları küçümseyen istasyon şefi de ortadan kaybolmuştur. Artık ne trenler geçer ne de öykülerini satın alacak yolcular uğrar. Ölesiye yalnızdır, iletişim özlemi ise doruktadır ve kimse bu duyguları Atay'ın “hikâye satıcısı” kadar yalın ve içten anlatamaz, “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?

~~~

Kaynaklar:
(1) "Ben Buradayım…" - Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası, Yıldız Ecevit; İletişim Yayınları, İstanbul 2009, s. 490.
(2) Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay; İletişim Yayınları, İstanbul, 26. Baskı 2008, s. 8, Oğuz Demiralp'in önsöz yazısından.
(3) "Ben Buradayım…" - Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası, Yıldız Ecevit; İletişim Yayınları, İstanbul 2009, s. 477.
(4) Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay; İletişim Yayınları, İstanbul, 26. Baskı 2008, s. 200, “Korkuyu Beklerken Üstüne”, Ekrem Işın.
(5) Günlük, Oğuz Atay; İletişim Yayınları, İstanbul, 13. Baskı 2008, s. 130
(6) "Ben Buradayım…" - Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası, Yıldız Ecevit; İletişim Yayınları, İstanbul 2009, s. 99.
(7) a.g.y., s. 490
(8) Füsun Akatlı; “Korkuyu Beklerken”, Gergedan dergisi, S: 2, Nisan 1987.
(9) Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay; İletişim Yayınları, İstanbul, 26. Baskı 2008, s. 197, “Korkuyu Beklerken Üstüne”, Selim İleri.
(10) "Ben Buradayım…" - Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası, Yıldız Ecevit; İletişim Yayınları, İstanbul 2009, s. 492.
(11) a.g.y., s. 496.
(12) a.g.y., s. 497
(13) Günlük, Oğuz Atay, İletişim Yayınları, İstanbul, 13. Baskı 2008, s. 261

~~~
Sayı: 44, Yayın tarihi: 30/01/2010

melek@mavimelek.com

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics