MaviMelek
"(…) öldürmediysen kendini sahtedir acın değil mi,,, ama insan zorunlulukların da yarattığıydı hani,,, öyle öğrenmiştik bir zamanlar,,," - Leylâ Erbil

[Öykü]"Köprüde" | Gülru Öztunç Pektaş

Köprüde | Renate Dartois

"ÖLÜMÜN SESSİZLİĞİ VARDI
ODANIN HER YERİNDE"

Kan nehrinin üstündeydi artık o köprü. Geçmişin izlerini taşımıyordu ne zamandır. Ayrılık ve ölümle birleştiriyordu nehrin iki yakasını. Toz toprağa, kardeşin kanı kardeşe akıyordu.
Gel benimle dedi Bosko. Gel, gidelim buralardan.
Gitmedi Admira. Simsiyah saçların çevrelediği iki mavi göz acıyla kapandı.
O zaman ben de gitmem...
Önce biri gelip kondu. Bosko içinde kalan son canla gözlerini aralayıp kuşa baktı. Sonra diğeri geldi. Admira'nın kanla ıslanmış güzelim saçlarına kondu. İki narin kumru bulanık bir turunculuk getirdiler birden. Akşamüstünün puslu ışığı vuruyordu üzerlerine. Kuşlar birbirlerini asırlardır tanıyan iki masal kahramanı gibi durdular öylece. Yan yana... Hep oldukları gibi. Elini Admira'ya uzattı ama tutamadı...

Bir masal anlatacağım sana, dedi Bosko.
Köprüde duruyorlardı. Bahar gelmişti. Birkaç erkenci kelebek uçuşuyordu ortalıkta. Dalları pıtraklanmış ağaçların, dağlar yeşiline kavuşmuş... Havanın kokusunu içine doldurdu Admira. Mavi gözleriyle önce gökyüzüne baktı sonra akıp giden suya. Kış karlarının coşkusu yüzüne yansıdı nehirden.

Şu iki kumruyu gördün mü? İşte onlar aslında kuş değil.
Kırlara gidip çimenliklerde uzanırlardı. Bosko Admira'nın elini tutardı. Soğuk parmakları hep içini ürpertirdi. Bu ürperti hoşuna giderdi. İçindeki kelebekler havalanıp Bosko'nun burnunun ucuna konardı. Kan kokusu yoktu daha o zamanlar. Bütün şehri saran o duman da...
O pazar, Mirko'nun küçük gözleri sanki nefretle parlamıştı. Mirko. Can arkadaşı. Küçükken diğer oğlanlara karşı onu hep kollayan, bir keresinde de etraflarını saran kocaman köpeklerden korkusuzca kurtaran arkadaşı Mirko.

Bize katılmalısın kardeşim. Yakında her şey değişecek. O zaman da geç kalmış olacaksın. Bosko'nun endişeli yüzünde vitraylı camların renkleri oynaştı kan kırmızı. Ölümün kokusu doldu içine. Hızlıca istavroz çıkartıp çekildi. Sokağa çıkınca derin bir nefes aldı. Başı dönmüştü. İçerden hâlâ dua edenlerin mırıltıları geliyordu. Duvara yaslandı. Demek doğruydu. Savaş çıkacaktı demek gerçekten. Ama o zaman Admira... Koşmak istedi birden. Admira'yı da alıp o kırlara koşmayı. Pervasızca nemli çimenlere uzanmayı. Başını Admira'nın gül kokusuna yaslamayı ve her şeyi ama her şeyi unutmayı.

Şu boyunlarının arkasından dolanan kara izi gördün mü peki?
Admira kumruları hayatında ilk defa görüyormuş gibi baktı. Ürkütmekten sakınarak bir adım attı sessizce. Saçları bahar rüzgârında hafifçe dalgalandı.

İşte onlar aslında terziymiş. Eski zamanlarda terzilik yaparlarmış. Boyunlarında mezuraları dikip biçerlermiş. Hiç ayrılmazlarmış. Biri nereye gitse öbürü de onunla birlikte. Sevdaları anlatılır dururmuş yedi düvelde. Diktikleri elbiseleri başka kimse onlar gibi dikemezmiş. Sonra bir gün büyücü kral bir elbise istemiş bu terzilerden. Öyle bir elbise ki eşi benzeri olmayacakmış. Ama kralın asıl istediği bu elbise değil onların aşkıymış. Çünkü onlar aşkları ile kraldan daha güçlüymüşler. Kırk gün kırk gece süre vermiş. Onlar da kırk gün kırk gece durup dinlenmeden dikmişler. Yorgunluktan bitap düşmüşler ama yine de kralın elbisesini yetiştirmişler. Öyle bir elbise çıkmış ki ortaya görenlerin ağzı hayretten açık kalıp bir daha kapanmıyormuş. Sonra gün gelmiş. Büyücü kral bütün heybetiyle terzilere gelmiş. Bütün halk merakla, heyecanla bekleşiyormuş. Ama hıncından elbiseyi beğenmemiş ve ceza olarak terzilerden birini hemen bir kuşa çevirmiş. Sevgilisini o halde gören diğeriyse bir daha asla kavuşamayacaklarını düşünüp büyücü kralı oracıkta öldürmüş. Yere çöküp kuğurdanarak eşini arayan kumru kuşunu nazikçe ellerinin arasına alıp son bir defa öpmüş. İşte tam o anda o da bir kuş oluvermiş. Ve sonsuza kadar mutlu ve hiç ayrılmadan yaşamışlar. Boyunlarındaki mezuralar da iz olup kalmış. Nerde boyunlarında böyle iz olan kumru kuşu görürsen işte bil ki onlar aslında o iki âşık terzidir.
Admira uzanıp o belli belirsiz ize dokunmaya çalışırken kuşlar sanki gözlerine bakıp gülümsemiş sonra da havalanıp uçmuşlardı.

Bahardan sonra yaz da sessizce geçip gitmişti. Kış gelince nefret ve kin gelip çöreklenmişti şehre. Gidebilenler gidiyorlardı artık. Çoğu her şeyi geride bırakıp kaçıyordu. Silah sesleri şehrin üstünde yankılanan gecelerden birinde Admira kapının sesiyle yataktan fırladı. Annesi hâlâ titrek mum ışığında Kuran okuyup dua ediyordu. Bosko çıldırmış gibiydi. Babasının üzerine atılıyor, kan çanağına dönmüş gözleri korkuyla bakıyordu. Sonra duruldu birden. Ölümün sessizliği vardı odanın her yerinde.

Hâlâ zaman var, hâlâ şans var. Gel benimle!
Admira yere çöktü. Babasına baktı, sonra annesine. Nasıl gider, nasıl bırakır...
Mirko Admira'nın arkasından baktı. Bir gün gelecek ödeyecekti. Hem de ikisi de. İşte o gün Admira onun değil de Bosko'nun olduğu için pişman olacaktı. Neden sanki onu sevmemiş ve seçmemişti? Hep iyi olmamış mıydı Mirko? Hep onu korumamış mıydı? Ama yakındı artık zaman. Şehir bizim. Artık burada onlara yer yok... Ödeşme zamanı geliyordu...

– Gitmeniz gerek, dedi Mirko. Hem de hemen. Artık ne seni ne de Admira'yı daha fazla kollayamam.
Bosko'nun zayıf yüzü korkuyla dalgalandı. Sanki sırıtmıştı Mirko sarı sarı. Hani okulun camını kırdıkları gün gibi. Hani Bosko öğretmenden dayak yerkenki gibi. Uzaktan iki el silah sesi yankılandı. Sonra mitralyözün soğuk takırtısı. Arkadaşına baktı bir kez daha çaresiz. Sırıtmış mıydı sahiden?
O gece sessizce vedalaştı Admira. Penceresindeki sardunyaları suladı son kez. Babasının elini öptü. Uyuyan kardeşinin başucunda kumru kuşların masalını anlattı. Torbasına bir çift çorapla annesinin oyalı yazmasını da koydu. Mirko'nun verdiği kâğıtları arka cebine sokuşturdu. Hiç uyumadılar. Arkana bakma hiç, dedi annesi. Bakarsan gidemezsin...

Köprünün ortasını geçmişlerdi neredeyse. Neredeyse karşı taraftaydılar. Admira adımlarını sayıyordu.
21, 22, 23, 24...
İşte! Bizimkiler orada. Gördüm...
Biraz daha hızlandı Bosko. Biraz daha sıktı elini.
25, 26, 27... Arkana sakın bakma. Oradalar nasılsa. Birazdan karşıdan el sallayacak kardeşine. Bakma.
İki el silah sesi.
28, 29.
Bosko düşerken babasının haykırışını duydu sadece. Çaresizliğin acı sesiyle... İki el silah sesini ve tüm bedenini yakıp kavuran sıcaklığı duydu sonra. Köprünün altından akan suyun sesinden başka şey yoktu artık. Artık hiçbir şey yoktu. Elini Bosko'ya uzattı ama tutamadı...

(19 Mayıs 1993'te Sarayevo, Vrbanca Köprüsü'nde öldürülen Admira İsmic ile Bosko Brkic'in anısına...)

~~~
Sayı: 49, Yayın tarihi: 18/12/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics