MaviMelek
Hermes Kitap
"Düşünür, bütün ayrıntıları çizmeye çalışan ressama çok benzer." Yan Değiniler / Ludwig Wittgenstein

[Öykü]"Konsey ve Bacakomania*" | Ziya Alpay

Konsey ve Bacakomania

"ZAMAN YOKTU DÜNYADAN ÖNCE"

Bir gün doktorun muayenehanesinde:

- Doktor bey hiç iyi değilim ben.
- Neyiniz var anlatın.
- Öğle tatilindeydim…
- Evet.
- Yemeğimi yedim, işyerine dönmeliydim. Masada bir yığın dosya beni bekliyordu. Arkadaşlarla bir kafede oturmuş çay içerken kısacık kot şort giymiş güzel mi güzel sarışın bir bayan gördüm. Tabii o güzelim bacakları görünce aklım da başımdan gitti. Kız oturduğu yerden kalkınca, arkadaşlara bir şey söylemeden ben de kalktım. Kız nereye ben oraya, gözlerim bacaklarda. O zaman rahatsızlığımı tüm boyutlarıyla anladım ve hatta bir isim bile koydum: Bacakomania!
- Hımm!
- İnanın ki hiç abartısız iki saat boyunca kızın peşinde dolaştım. Bacaklarına bakmaya doyamadım bir türlü. Ve de Sartre bir Ateist. -Var oluş özden önce gelir. Peki bu bacaklardan da mı önce? Camus bu bacakları görse ne yapardı merak ediyorum.- Her neyse doktor bey, işin garibi ne biliyor musunuz? Çevremde gördüğüm kadınları nedense tek parça olarak algılamıyorum; tersine bacaklarını, göğüslerini, sırtını, omuzlarını, boynunu ayrı ayrı algılıyor ve zihni bir çabayla bunları bir araya getirmeye çalışsam da muvaffak olamıyorum. Aslında bunlar benim esas meselelerim değil. Benim meselelerim; son olmasaydı sonsuzluk olur muydu? Ölüm olmasa ölümsüzlük… Keder olmasa mutluluk olur muydu? Madde olmasa ruh… diye düşünürken ben, içimdeki sezgilerin yardımıyla o kızın bir orospu olduğunu anladım. Bu durumda o kıza olan ilgim büsbütün arttı. "Onun kadar güzel bir kız olarak dünyaya gelseydim ben de orospuluk yapardım" dedim kendi kendime. Hem zevk alırım hem zevk veririm, bir de üstüne para alırım. Nasıl olsa Tanrı da yok, öteki dünya da. Hem kötü bir şey yapmıyorum ki alan memnun veren memnun. Kainat zamanın parçalanamaz en küçük parçası içinde yokluk âleminden varlık alemine, varlık aleminden de yokluk alemine gitmektedir. Maddenin varlığı zamansız düşünülemez; bu sebeptendir ki madde ezeli ve ebedidir.
- Evet, anlıyorum.
- Hayır, anlamıyorsun!
- İçimde öyle bir boşluk hissi var ki sanki dünyanın yaratılmasından önceki o korkunç boşluğa benziyor.
- Hımm! Demek dünyanın yaratılmış olduğunu düşünüyorsun. Peki, dünya ne zaman yaratıldı biliyor musun ki?
- (İçimden) Hay sizi doktor yapanın ben var ya…. Zaman yoktu dünyadan önce. Hiçbir şey yoktu, Tanrı bile. Büyük patlama; yani Bigbang teorisini biliyorsunuzdur elbette. Tanrının var olduğunu düşünenler bu teoriye sarılmış durumdalar. Ama benim sorularım bitmedi. Teoriyi tamamen doğru kabul edelim. Peki patlayan şey neydi? Neden patladı? Eğer patlamasa ne olurdu?
Konuşmamız maksadının dışında mecralara akmaya başlamıştı. Başta anlattıklarıma döndüm. Bu defa da birtakım tavsiyelerde bulunmaya başladı. Doktorlardan falan bana fayda olmadığını anlamıştım. Kalkıp, kapıyı açtım ve gittim oradan.

Ertesi gün:

İkindi vakti uyandım. Kahvaltımı yaptıktan sonra çayla beraber ilaçlarımı içtim. Bilgisayarımda black metalden semaha kadar çeşitli türlerdeki sevdiğim parçaları dinledim. Don Kişot (evet, bizatihi kendisi) masamın üzerinde ayakta duruyor ve beni izliyordu. Üstümü giyinip yaz günü sebebiyle mini etek, şort veya tayt gibi kıyafetler giyen genç kızların bacaklarına zaman sınırlaması olmaksızın bakmak için dışarı çıktım. Evet, sırf bu amaçla dışarı çıktım, çünkü görevimdi bu benim. Sokakları bir bir arkamda bırakıp görev yerime, Kızılay'a, doğru yürümeye başladım. Cebeci Yokuşu'ndan aşağı inerken tayt giymiş bir kız gördüm. "Şimdiden göreve başlanır mı yahu!" diyerek görmezlikten geldim. Bir marketin yanından geçerken dondurma dolabının önünde duran üç kişi gördüm. Onların bu hali ilgimi çekti. İzlemeye başladım. Donmuşçasına hiçbir hareket yapmadan öylece dondurmalara bakıyorlardı. Yanlarına yaklaşıp kısık bir sesle "Merhaba" dedim. Bana cevap vermediler. Aradan birkaç dakika geçtikten sonra "Ne yapıyorsunuz burada" diye sordum. Yanı başımdaki, gözünü dondurmalardan ayırmadan buz gibi bir sesle "Biz dondurma bakıcılarıyız. Bakkal-market dolaşıp gün boyu dondurmalara bakıyoruz" dedi. Onları çok yakından görmeme rağmen cinsiyetlerinin ne olduğunu bir türlü anlayamadım. Üçünün de saçları kısaydı ve yüzleri öyle beyaz, garip ve ifadesizdi ki hiçbir şey anlaşılmıyordu. Giyimleri de öyle; sanki tek parçadan ibaret siyah bir elbise giymişlerdi.
"Öyle bakıp duracağınıza satın alıp yesenize" dedim.
"Hayır, olmaz" dedi en yakınımdaki. "Bizim görevimiz yaz mevsimi boyunca sadece dondurmalara bakmak; yememiz için izin yok."
"Anladım" dedim; "görev!" (Evet, yeryüzünde yaşamakta olan her insana ve insana benzeyen her türlü yaratığa mutlaka bir görev veriliyordu. Bugüne kadar insan benzeri birçok acayip yaratık görmüştüm, ama bunları ilk defa görüyordum.) Hayvan ve bitki alemine ilgili konseyler görev veriyordu.

(Don Kişot'a ne oldu diye soracak olursanız şayet, merak etmeyin büyük bir olasılıkla o hâlâ masanın üzerinde ayakta duruyordur.)

Onları orada bırakıp üstlendiğim görevi yerine getirmek üzere tekrar yola koyuldum. Aslında görevleri pek düzgün yerine getirdiğim söylenemez. Bu yüzden kaç defa çeşitli cezalara çarptırıldım. Örneğin bir defasında gün boyu loş bir koridorda tenis topu gibi oradan oraya gidip geldim. Dayanılmaz derecede sıkıcı bir cezaydı. Zevkli cezalar da vardı: Mesela akşamüzeri güneşin kızıllaşmasıyla başlayıp sabah şafak sökene kadar yine benim gibi cezalandırılmış bir kızın sağ memesini durmaksızın okşamak gibi. İstemediğim bir görevi yerine getirmektense verilecek cezaya katlanmaya razı oluyordum. Bugünkü gibi sevebileceğim bir görev verilirse de büyük bir istekle yerine getiriyordum. Benim gibi insanlara verilen görevler o kadar ilginç veya saçma olabiliyordu ki tahmin etmek neredeyse olanaksızdı. Örnek verecek olursak; herhangi bir yuvarlak masanın üzerinde yatık halde konumlandırılan beyaz çerçeveli ve yuvarlak bir el aynasının önüne odamdaki bütün şiir kitaplarını önce tek tek sonra da üst üste koyarak bu aynada yansımalarını sağlamak; üç gün içinde Çankaya'daki bütün simitçilerin isimlerini öğrenip A4 ebatlarında beyaz, çizgisiz kâğıtlara yazmak ve hepsini ezberlemek; öğleden sonra 15:03'den akşam 18:47'ye kadar Maltepe'deki Peyami Safa-Akdere durağında otobüs beklemek ve gelen hiçbir otobüse binmeyerek eve yayan dönmek… Örnekler çoğaltılabilir ama gerek yok kanımca.

(Don Kişot mu? Evet hâlâ orada duruyor)

Bazen iç içe girmiş kompleks görevler de veriliyordu: Bir gün içerisinde sabah tam 9:00'dan akşam ezanı okunana kadar Yüksel Caddesi'nden geçen mini eteğinin altına baklava desenli külotlu çorap giymiş genç kızların sayımını yapıp ulaşılan sonucu küçük bir dikdörtgen şeklindeki kırmızı bir kâğıda siyah dolma kalemle yazarak Nietzsche'nin Türkiye'deki herhangi bir yayınevi tarafından yayımlanmış "Böyle buyurdu Zerdüşt" kitabının 9. sayfasının tam ortasına koymak ve o gün bu şartlara uygun biriyle karşılaşılmaması durumunda karşılaşılıncaya kadar her gün bu görevin yerine getirilmesini sağlamak.
"Görev" yapılan herhangi bir hata yüzünden başarılamazsa veya görev tamamlanmadan bırakılırsa aynı görev, şartları ağırlaştırılarak yeniden veriliyordu. (Pek tabi bu kişi konsey'in ve cezalandırmanın farkında değil.) Mesela bir gün içinde hiç ara vermeden altı saat boyunca televizyon izlemekle görevlendirilen birisi dalgınlıkla, bir anlığına da olsa televizyondan başka bir yere bakarsa konsey tarafından seçilen tek bir kanalı izleyerek görevini yapmak zorunda bırakılıyordu. Eğer görev on üç defa verildiği halde o kişi başarılı olamazsa yapılması imkânsız bir görevle görevlendirilerek cezalandırılıyordu. Ayrıca birisi görevle dalga geçerek saygısızlık yaparsa veya isyan edip göreve hakaret ederse yani bir şekilde düzene karşı çıkıp başkaldırırsa ona "Mutlak Ölüm" görevi verilip iradesi elinden alınıyordu. Böylece bu görev zorlu bir yolla yaptırılarak yok ediliyordu. (Görev gereği birisi "Normal Ölüm"le ölürse tekrar dirilmekle görevlendirilerek hayata döndürülebiliyordu. Yani herhangi birisi otomobilini yüksek alkollü ve hızlı bir şekilde kullanarak kaza yapıp ölmekle görevlendirilirse böyle bir şey mümkündü.)
Daha önce de söylediğim gibi, konsey bu şehirde yaşayan bütün insanlara (bazı istisnalar dışında) mutlaka bir görev veriyordu ve bu görevlerin kimlere verileceği, türü (normal-sıra dışı), zorluğu, süresi gibi hususlar konsey tarafından saptanan bazı ölçütlere göre belirleniyordu. Konsey her şeyi insan beynindeki kimyasal ve elektrokimyasal reaksiyonların etrafa yaydığı (sebep olduğu) titreşimleri algılayan "büyük beyin" sayesinde yapıyordu. Konsey, normal insanlara normal, sıra dışı insanlara sıra dışı görevler veriyordu. Ama yine de konseyin hiçbir hususta uymak zorunda olduğu hiçbir kural yoktu. İstediği kişiye istediği bir görevi verebilirdi. Görevler genelde insanlar uykudayken bilinçaltına yazılıyordu. Bu yüzden normal görevler verilen insanların çoğu verilen görevleri bilincinde olmadan yerine getiriyor ve hatta her şeyi kendi özgür iradeleriyle yaptıklarını sanıyorlardı. Ayrıca Konsey birçok insana sırf gıcıklık olsun diye hemen her gün aynı görevi veriyordu. Bakkal esnafları, devlet memurları vs gibi…
Konseyin işi gerçekten çok zordu. Karşılaşılan bazı güçlüklerden bazılarını söyleyecek olursak: Görevlerini unutanlar, yanlış anlayanlar, başkasının görevini kendisinin sananlar sonra görev çatışması: iki veya daha fazla kişiye verilen görevler bazen birbiriyle çatışabiliyordu. Mesela birisi bankayı korumakla görevliyken bir diğeri bankayı soymakla görevlendirilebiliyordu. Görevliler, görevsizler: Konsey'in görev vermediği istisnai kişiler de vardı. Görev dışındayken özgür olup olmama: Konsey genelde buna izin vermiyordu; çünkü görev dışındayken başkalarının görevlerini yerine getirmelerine mani olunabilirdi. Suçlu ve suçsuzun olmaması herkesin sadece görevini yapması bu yüzden mahkeme, cezaevleri gibi adalet kurumlarının anlamsızlığı. Görevini söyleyebilenler, söylemek zorunda olanlar, söyleyemeyenler. Gizli görevde olanlar. Güvenlik görevlileri. Görevleri alenen belli olan kişilerin durumu vs gibi.
Yine daha önce yazdığım gibi, Konseyin farkında olan pek az müstesna insan vardı. Bununla birlikte her şehirde ayrı ayrı konseyler vardı ve bu konseyler arasında nöronların diğer nöronlarla iletişimi gibi güçlü ve hızlı bir iletişim vardı. Ne kadar kafa yorulsa da konseyin sırlarının bir insan tarafından öğrenilmesi mümkün değildi. Ancak başka türden bazı yaratıklar tümünü olmasa da bir kısmını öğrenebiliyorlardı. Bununla birlikte konseyin hükümranlığından çıkabilen kader işçileri denilen bir grup da vardı. Diyeceksiniz ki konsey bunların denetimden kurtulabilmelerine neden izin veriyordu. Evet konsey her ne kadar onların görev dışına çıkmalarına göz yumuyorsa da bu, konseyin bu tür insanları diğerlerinden ayrı tutması, sevmesi ve değer vermesindendi .
Belki konseyin nasıl bir şey olduğunu merak edersiniz diye söylüyorum: Konseyi, bedeninden tamamen bağımsız olarak uzay boşluğunda asılı duran devasa bir beynin çekimiyle onun etrafında dönen ve enerji hatlarıyla birbirlerine bağlı olan, görünüşleri bakımından insan gibi ama asla insan olmayan, dünyada bilinen tüm zekâların çok üzerinde mekân ve zaman dışı bir zekâya sahip dokuz sayıda insan üstü birtakım canlıların oluşturduğu topluluk olarak düşünebilirsiniz. Ayrıca şunu da belirteyim. O beyin dünya zamanına göre saniyenin trilyonda birinde trilyonlarca işlemi gerçekleştirebiliyor. Ayrıca insanlara ve diğer beyni olan canlılara embriyo henüz zigot halindeyken kozmik enerji yoluyla sözüne ettiğim o beyin tarafından beyin tohumları diyebileceğimiz birbirinden farklı dizilimlerden sentezlenmiş parçacıklar halinde aktarılıyordu. Ya beyni veya sinir sistemi olmayan canlılar? Onlar da başka konseyler tarafından oluşturulup yönetiliyor. Şimdi bunları okuduktan sonra konseyin\konseylerin ilk defa nasıl oluştuğunu merak edebilirsiniz. İnanın bunu ben de bilmiyorum. Bu konuda sorduğum hiçbir soruya cevap alamadım. Bilmiyorum, ben sadece bana anlatılanları aktarmaya ve gördüklerimi tasvir etmeye çalıştım, hepsi bu.
Ben bütün bunları nereden biliyorum diye merak edebilirsiniz. Açıklayayım: Yaptığım bazı başarılı görevlerin ödülü olarak konsey tarafından önce kader işçiliğine atandım ve sonra onların âlemine, âlem diyorum çünkü dünya dışı birtakım boyutlarda bulunuyorlardı. Evet, ne diyordum, onların âlemine davet edildim ve bilgilendirildim. Yaptığım, başarılı bulunan bu görevlerin içeriğini maalesef anlatamam. Konseyin bu hususta çok ciddi yaptırımları var. Ama şunu söyleyebilirim ki bacakomania gibi bir rahatsızlığın olması konsey üyelerinin bana sempati duymasını sağlıyor...

Herhangi bir cumartesi günü:

Görevimi yerine getirmek için Karanfil Sokak'ta bir apartman önüne oturdum. Sokaktan geçen birkaç kızın bacaklarına baktıktan sonra mini etek giymiş beyaz tenli, güneş gözlüklü bir kızın peşinden gittim. Bir yandan da kızın görevde olup olmadığını, görevdeyse görevinin ne olduğunu düşünüyordum. Karanfil Sokak'tan Ziya Gökalp Caddesi'ne oradan Atatürk Bulvarı'na, sonra Meşrutiyet Caddesi'ne dönüp tekrar Karanfil sokağa vararak bir daire çizdik. Sanki Kâbe'yi tavaf ediyorduk. Yedinci turu tamamladığımızda hemen sağdaki Dost Kitabevi'ne girdi. Ben de arkasından tabii. İngiliz edebiyatı reyonundan Fowles'in "Büyücü" romanını eline aldı ve kasaya parasını ödeyip dışarı çıktı. Dümdüz birkaç adım yürüyüp durdu. Ben peşinden dışarı çıktığımda birden geri döndü. Elindeki poşetten kitabı çıkartarak bana doğru uzattı: "Beyefendi bu kitabı sizin için aldım."
(Ben bunları size anlatırken Don Kişot kapıyı çekip gitti.)
Hangisi olduğunu hatırlayamadığım bir gün. Ayrıca mekân da belirsiz:
- Peki, dedim; verilen tüm görevleri başarıyla yerine getirirsem ne olacak?
- Görevsizler mertebesine yükseleceksin. Bu mertebede insanlar ve görevleri arasındaki ilişkiler üzerine eğitim görüp staj yaptıktan sonra başarılı görülürsen konsey üyeliğine yükseleceksin.

Bir perşembe günü saat 14:30 suları kümes gibi küçücük bir gecekondudaydım

Kendi halinde bir kader işçisi olan dostumu gizemli intiharından iki gün önce görmüştüm. Sohbetimiz sırasında "Hastayım, dostum, çok hastayım, kaç gündür ne yaptıysam iyileşmek için fayda vermedi. Zamana bırakıyım dedim, bir şey değişmedi." demişti. Ben de "İyileşemezsin tabii, açsana şu perdeyi, camı" diyerek yerimden kalktığımda kolumdan tutup çekerek oturttu beni.
- Sakın ha, Selim. Açma. Hem senin buraya gelmemen gerekirdi.
- Biliyorum, ama duramadım. Görevimi ihmal etsem de dayanamadım.
- Konsey ajanlarından birinin seni izlemediğine emin misin?
- Evet. Ama senin gibi konsey karşıtı birinin bu korkusu çok gereksiz görünüyor bana.
- Olsun yine de tedbiri elden bırakmamak lazım.
- Söyler misin lütfen, beynindeki sinyallerin onlara ulaşmasını nasıl engelledin?
- Hıh, bu da soru mu şimdi! Nasıl olacak, düşünce gücümle. Selim, artık git başımdan; çok önemli bir konu hakkında yazıyorum. Konsey bu yazıyı görünce yine küplere binecek hatta binmekle kalmayıp üstünde zıp zıp zıplayacak.
- Çok merak ettim şimdi. Bir kopyasını versen de okusam.
- Masanın üstünde bir kopyası duruyor. Onu al ve kaybol buradan!
Kopyayı alıp çıktım. Yol boyunca okuyup durdum:

Ruh Üzerine Düşünceler:

Daha önceki yazımda insanı oluşturan moleküllerden, DNA'lardan falan bahsettim. Şimdi insanda olduğu düşünülen "RUH" üzerinde bir şeyler söyleyeceğim. İnsanda eğer ruh diye soyut bir varlık varsa ana rahminden itibaren onda olmalıdır. Bir bebek doğduğunda duyguları var mıdır? Sevebilir veya nefret edebilir mi? Sanmıyorum. Beyni yeteri kadar gelişmediği için ne yaptığının farkında bile değildir. Anlık tepkiler davranışlar gösterebilir, ama bunlar da bilinçli değildir. 0-2 yaş arası hayatını hatırlayabilen var mıdır? Demek istediğim sinir sistemi ve beyin oluşmadan ruh hiçbir şey yapamaz. Düşünemez, neyi algıladığını anlayamaz, isteyemez, sevemez… Yaş ilerledikçe beyin ve sinir sistemi gelişir. O zaman duygu ve davranış biçimleri ortaya çıkar. Her bir insan bu bakımdan eşsizdir. Onun aynısı yeryüzünde yoktur. Beyne veya sinir sistemine zarar veren herhangi bir hastalık (menenjit gibi) veya kaza (başın sert bir yere çarpması gibi) geri dönüşü imkânsız hasarlara neden olur. Buna karşı ruh hiçbir şey yapamaz. Hatta öyle vakalar vardır ki ileri yaşlarda beyin ameliyatı geçiren veya bir kazada kafasına aldığı darbeyle ağır travma geçiren insanlar adeta çocukluklarına geri dönmüşlerdir. Ruhun, bu durumda da eli kolu bağlı kalmıştır. Bütün bunları bırakalım bir kenara, normal bir insana çeşitli ilaçlar (psikoterapik) verelim. Bir insanı bu ilaçlar sayesinde duygusuz ve duyarsız, düşüncesiz ve kaygısız bir hale getirmemiz mümkündür. İnsan böylece yaşayan bir makine haline bile getirilebilir. Ruh dediğimiz şey bu kimyasallar karşısında da çaresizdir. Hormonal veya nörolojik sistemde oluşan hatalarda veya aksamalarda da ruhun yapabileceği bir şey yoktur. Böylece bedenden bağımsız soyut bir ruh düşüncesi bilime ve akla aykırı görünmektedir.
Bununla beraber bedene bağımlı bir ruhun da ne kadar gücü ve etkisi vardır diye sorduğumuzda; bir insan oturup bir şişe 70'lik rakıyı içtiği takdirde, hangi ruh vücuda alınan o kadar alkolden sonra bedeninin (beyninin) duygu, düşünce ve davranışlarını kontrol edebilecektir. O insan alkolün etkisiyle herhangi önemsiz bir şeye beklenmedik bir şekilde tepkiler verebilir, kızabilir, normalde yapmadığı birçok davranışı sergileyebilir, ortalığı birbirine katabilir. Ya da hayatındaki bir olumsuzluğa çok üzülüp ağlayabilir. Hatta aldığı birtakım uyuşturucularla dünyayı birdenbire toz pembe görebilir; nedensiz yere mutluluktan uçabilir veya dehşetli bir şekilde sıkılabilir. Görüldüğü üzere bedene bağımlı bir ruh dahi olsa gözlemlenebilir herhangi bir etkisi yoktur. Etkisi olmayan bir şeyin olup olmaması neyi değiştirir ki? Gerçek şu ki; her şey beyinde olup bitmektedir. Günümüz bilimi hâlâ beynin sırlarını çözebilmiş değildir.
Ölüm ve fizik ötesi birtakım parapsikolojik deneyimleri olan insanlar da vardır. Bu tip olaylar da beynin sırları keşfedildikçe anlaşılacaktır diye düşünüyorum. Bundan yıllar yıllar önce Şeyh Bedrettin'in "Varidat"ında dediği gibi; bedenden bağımsız bir ruh yoktur ve beden ölünce ruh da onunla birlikte ölecektir. Öte dünya diye de bir yer yoktur. Ben tam bir materyalist sayılmam, ama elimden materyalizmin çürüttüğü ruh olgusuna katılmaktan başka bir şey gelmiyor. Dini öğretilere göre Tanrı insana kendi ruhundan üflemiştir. Bana pek mantıklı görünmüyor. Eğer öyleyse bir tek Tanrısal ruh olmalı ve her insanda bu ruhtan bir parça bulunmalı. Tabii ki her parça da birbirinin aynısı olmalı. Böyle bir durum insanların farklı farklı kişilik ve mizaçta olmalarını açıklayamıyor. Tanrının sonsuz çeşitlilikte ruha\ruhlara sahip olması Tanrı kavramıyla çelişki oluşturur. Çünkü Tanrı, Tanrı olandır. Onda çeşitlilik veya parçalılık söz konusu olamaz. Bununla birlikte zaten ben Tanrı'ya da inanmıyorum. Bizi yöneten Konseylerin varlığına inanıyorum. Aslında inanıyorum demek de doğru değil. Konseylerin varlığından son derece eminim.
Genel olarak ölüm, ruhun bedenden ayrılmasıdır deniyor. Hayır, bence ölüm olsa olsa vücut ve beyin fonksiyonlarının tamamen durmasından başka bir şey değildir. Kimi zaman duymuşsunuzdur: "Hastanın beyin ölümü gerçekleşti" derler. Otonom (yani başka bir deyişle otomatik sistem) çalışmaktadır. Yani ruh bedenden henüz çıkmamıştır ama kişi parmağını bile kıpırdatamaz. Artık hayata dair en ufak bir eylemi gerçekleştirmesi hiçbir zaman mümkün değildir. O yaşayan bir ölüdür. Fişini çekersiniz ve tam bir ölü olur. Hiçbir gücü ve yetkinliği olmayan ruh ne yapmaktadır peki? Ne işe yarar bu ruh? diye sormaktan kendimizi alamayız. Sinir sistemi olmayan canlıları düşünelim (bakteriler, virüsler gibi) bu canlılarda acı diye bir şey olduğu gibi haz diye bir şey de olacaktır. Fakat ne var ki bilinç, duygu, akıl, düşünce gibi üst düzey kavramları aramak da saçma olacaktır. Ama gözle göremediğimiz bu canlılar o kadar çok iş yapmaktalar ki varlığımızı onlara borçlu olduğumuzu dahi rahatlıkla söyleyebiliriz. Bugün biliyoruz ki bu canlılar DNA'larına işlenen bilgiler doğrultusunda hareket etmektedirler. DNA'larının kopyalarını çıkartarak da çoğalmaktadırlar. Peki ama ilk olarak bu bilgiler kim tarafından, nasıl ve neden işlendi? Yoksa bu canlılar madde olarak başka bir (cansız) formdayken kendi kendilerine bu (canlı) forma mı geçiverdiler? Eğer öyleyse hangi nedenden dolayı bu forma geçtiler? Ya da fizik ötesi bir Tanrı böyle olmasını istedi de böyle mi oldu? Tanrının ruhu-hayat veren sonsuz gücü (HAYY) sayesinde cansız-inorganik âlemden önce basit yapılı canlılara (organik) sonra da kompleks canlılara doğru inanılmaz ve muhteşem bir ilerleme mi gerçekleşti? Hadi bu ilerleme sebepsizce, kendiliğinden ve durduk yere gerçekleşti diyelim bu ilerleme\değişim\evrim neden ve nasıl bir yerde martıyı ve pelikanı ortaya çıkarırken bir başka yerde kertenkeleyi ve kaplumbağayı çıkarttı? Her canlıya has olan DNA dizilişi nasıl ve kim tarafından, hangi amaçla değiştirildi? Asıl önemlisi nasıl oldu da bu değişimler, ortaya ucube bir yaratığı değil de gayet muntazam ve güzel bir yaratığın çıkmasına sebep oldu? Eğer söz konusu olan insansa durum daha bir içinden çıkılmaz hale geliyor. Öyle ya evrimle mütemadiyen değişen doğa hiçbir canlıya vermediği şuur ve akıl gibi yetenekleri neden insana veriyor? Evrenin ve doğanın kendisi yoktan hiçbir şey var etmediğine ve de asla var edemeyeceğine göre düşünce-akıl-zekâ-sevgi-nefret-arzu-özlem-mutluluk-mutsuzluk-yalnızlık-beraberlik-iyilik-kötülük-… vb insani olgulara sahipti ki bunları insana verebildi. (Ya da insana öyle bir meziyet verdi ki insanlık bütün bunları yaratabildi.) Böyle düşünecek olursak "bircilik" anlayışına ulaşmış oluruz. Doğa ve kainat Tanrı ile aynı şeydir. Zaten Tanrıdan başka bir şey yoktur. Bu durumda da kötülük sorunuyla karşı karşıya kalırız. Tanrı neden dünyada kötülüklerin olmasına izin veriyor? Camus gibi düşünürler bu yoldan giderek Tanrı'nın inkârına ulaşmışlardır. Zira mutlak kemalde ve cemalde bir Tanrı olsaydı bunca kötülük olmazdı. Fakat ben bu düşüncede bir hata görüyorum. Zira bizim kötülük anlayışımızla Tanrının kötülük anlayışı farklı olabilir. Yani bizim gözümüzde kötü olan bir şey Tanrı tarafından iyi olarak görülebilir. Ben burada bilinemezcilerin yolunu tutarak Tanrı'nın insan gibi sınırlı bir canlı tarafından bilinemeyeceğini düşünüyorum. Hatta insan onun olup olmadığını dahi bilemez. Buradan Ruh'a geri dönecek olursak bazıları yukarıda sıraladığım kimi insani olguların Ruh'a has özellikler olduğunu öne sürebilir. Fakat dikkat edilecek olursa bunlar normal sağlıklı bir beyne sahip insanlarda bulunur. Beyni gelişmemiş bir bebekte, zihinsel özürlü birinde, akli dengesi son derece bozulmuş (şizofren, paranoyak… gibi) kişilerde bu özellikler ya hiç yoktur ya da değişime uğramış veya hastalıklıdır. Ayrıca bir başka hususta bu olguların yaşanışı algılanışı dahi kişiden kişiye göre değişir. Diyorum ki acaba ruh denilen mevhum sadece cansız (yaşamayan) varlıktan canlıya (yaşayana) geçmemizi sağlayan bir araç mıydı? Belki? Bize hayat vererek canlılar âlemine geçiriyor ve gerisini insana bırakıyor, karışmıyor, müdahale etmiyor. Bu ruhsuz insansa arasın dursun yıllarca ruhunu. Eğer bulabilirse, şayet bulduğunu düşünecek olursak neyi bulmuş olacaktır ki? Neyi olacak katışıksız ve tertemiz olan kendisini bulacaktır… Böylesi metafizik bir yaklaşım bana da güzel görünüyor açıkçası. Böylece "Kendini bilen Rabbini bilir" lafzından başka bir şeyi dikkate almayan gariban bir yolcu olur dünyada insan. Her insanı ve canlıyı kutsal ve değerli bilir onlara karşı tükenmez bir sevgi, saygı ve hoşgörü gösterir. İncinse de incitmez. Hacı Bektaş olur, Yunus olur, Nesimi olur derisi yüzülür; Mansur olup dara çıkarılır…Böyle düşünmekle birlikte her şeyin bu konseyler tarafından planlanıp hayata geçirildiğinden eminim.
Yeniden konumuza dönecek olursak: Kimi yerlerde ruhu otomobili süren şoför olarak düşünmemiz istenebilir. Fakat şoförün yapacağı tüm hareketler (gaza basma, fren yapma, direksiyonu çevirme gibi) kullanılan otomobille doğrudan ilişkilidir ve karşılıklı etkileşim vardır. Şayet direksiyon bozuksa, motor arızalanmışsa veya benzin bitmişse şoförün yapabileceği hiçbir şey yoktur. Doğal olarak sanayiye veya benzinciye gider diyeceksiniz. İnsan olarak düşünecek olursak doktora gidecektir. Dikkatinizi çekiyorum sorun şoförde değil kullandığı otomobildedir. Bu benzetmeden yola çıkacak olursak, otomobilinden bağımsız bir şoför şoför bile değildir. Onun şoför olması kullanacağı bir aracın var olmasını gerektirir. Ben bu şoförü "ruh" olarak değil de "beyin" olarak adlandırmaktan yanayım. Tamamen maddeden teşekkül etmiş bir varlığın madde ötesi bir varlıkla böyle bir bağlantı kurması bana göre olanaksız ve mantıksız görünüyor. (Evet otomobil inorganik maddeden şoför ise organik bir maddeden oluşmuştur; fakat ikisi de maddenin oluşturabileceği formlar dahilindedir. Madde bizim algılayamadığımız birtakım formlarda canlıların veya cansızların oluşmasını sağlamış mıdır? Bunu bilmiyoruz. Belki gelecekte bileceğiz.) Beden maddenin bir formu, beyin de maddenin çok üst seviyede başka bir formu ve bu ikisi arasında da çok güçlü, çok karmaşık ve çok hassas bir bağ\bağlantılar zinciri var. Bunun da içine ruh gibi soyut bir şeyi katmak kanımca saçma ve gereksiz. (Zaten Descartes gibi dualist [ikicil] filozoflar da bu sorunu bir türlü çözememişlerdir. Hem ayrıca bu soyut varlık beden dediğimiz somut varlığın neresindedir? Bu soyut varlığa herhangi bir mekân isnat edilebilir mi?) Şöyle bir düşünce bunu açıklayabilir: Platon'un sözünü ettiği idealar dünyası. Bu görüp yaşadığımız âlem sadece bir görüntüdür. Aynadaki bir yansıma ne kadar gerçekse bu âlem de ancak o kadar gerçektir. Asıl gerçek âlem saf enerjiden oluşan varlıkların, saf ruhların yaşadığı fizik ötesi âlemdir. İnsanın da amacı kendi somut varlığından (bedeninden ve bedeni arzularından) çıkıp görüntüler âleminden gerçeklik âlemine ulaşmaktır. İşte ancak o zaman kendi varoluşunu tamamlayacaktır. Tasavvufi deyişle kâmil insan olacaktır. Bilindiği üzere hemen hemen tüm (İslami olsun diğer dinlerin olsun) tarikatların öğretilerinde beden ve bedenin arzuları, dünya ve dünya işleri hor görülmüştür. Çile dedikleri ağır ibadetler, oruçlar, inzivaya çekilmeler gibi bedenlerini\nefislerini ıslah etmeye çalışmışlardır. (Yalnızca Bektaşilikte durum farklıdır. Beden hor görülmez çünkü o gerçeğe eren ruhun konağıdır. Oradan da başka bir konağa geçecektir.) Dervişler, erenler maddi bir yokluk içinde hayatlarını sürdürmüştür. Hiç saraylarda, konaklarda zenginlik içinde yaşayan bir derviş, bir evliya düşünebilir misiniz? Onlar yoklukta varlığı, sevgide hayatı, paylaşımda yüksek ahlakı bulmuş müstesna kişilerdir. Fakat bir bütün olarak doğuyu düşündüğümüzde; gerçektende günümüzde doğunun birçok insanı maddi bir yoksunluk içinde yaşamaktadır, fakat benim kanımca batının çok yüzlü ve sahte yaşamından daha gerçekçi ve daha erdemli bir hayattır bu. Burada tabii ki cehaleti, yokluğu ve yoksulluğu övüyor değilim. Keşke batı da bilimi ve teknolojiyi kendi çıkarlarına değil de topyekûn bir insanlığın çıkarına kullansaydı. Daha çok güç, daha çok para uğruna insanlığı ayaklar altına almasalardı. Doğunun insanını da biraz anlayıp sevselerdi. İşte o zaman madde ve ruh gerçekten birleşip tek vücut haline gelecekti.
Görüldüğü üzere metafizikten materyalizme gidip gelen düşüncelerle ben hiçbirine yaranamayacağım galiba… Hani derler ya: Ne İsa'ya yarandı ne de Musa'ya; aynen öyle. Sanırım konseylerin de değer verip sevdiği insanlar bu tür insanlar olsa gerek. Ayrıca konseyler kendi varlıklarının bilinmesinden hiç rahatsız olmuyorlar. Yoksa benim bunları anlatmama kesinlikle müsaade etmezlerdi.

Bu metni okuyunca kendimi bir garip hissettim. Dalgın dalgın sokaklarda gezdim saatlerce. Artık bu aşamadan sonra bana Konseyin görev verip vermeyeceğini eğer verecek olursa nasıl bir görev olacağını düşünerek ve hayaller kurarak yatağımda bir o yana bir bu yana dönüp durdum. Bakalım ne olacak?

* Önemli Not 1: Sevgili okur, öykü denilen türde elbette olayların geçtiği bir zaman ve mekân vardır. Fakat burada yazılanlar ne bir olay örgüsü oluşturuyor ne de bir süreklilik. Zaman ve mekân kopuk kopuk. Baştan söyleyeyim öykünün kahramanı da normal biri değil. Rahatsızlık derecesinde fetişist. Kadın bacağı düşkünü. Hiçbir kadınla normal bir ilişki yaşayamamış biri. Böyle insanlar var mı, diye sorabilirsiniz belki. Olduğunu hayal edebilirsiniz gerçi, ama var. Ben kendimden biliyorum. Neyse işte kahramanımızın bu sapkınlığını mazur görürsünüz umarım. Bir de eklemem gerek ki öyküyü okurken veya okuduktan sonra "bu ne biçim öykü ya" demeyin. Olağan ve yaşanabilenden çok aykırılığa ve sıra dışı olana düşkünlüğüm ve hayranlığım sebebiyledir ki böyle şeyler yazıyorum.. (İlle de yazmam mı gerekiyor. Yoo hayır, gerekmiyor da. Ama işte her nasılsa kendimi masaya oturmuş yazarken buluyorum.) Pek tabii diyebilirsiniz ki "ben bu tür öykülerden falan hoşlanmıyorum". Saygı duyarım efendim. Normal hayatı ve insanı merkezine alan Sait Faik'in, Sabahattin Ali'nin birbirinden güzel nice öyküleri var. (Bilhassa "Kürk Mantolu Madonna".) Tomris Uyar'dan Vüs'at O. Bener'e nice yazarlarımız var… Efendim, bu yazarları okumaktan ben de büyük mutluluk duyuyorum. Ve okuma aşkına tutulanlara yukarıdaki öykümü sunuyorum.

Önemli Not 2: Bütün bu yazılanları kendi isteğinizle mi okuduğunuzu düşünüyorsunuz. Bence yanılıyorsunuz. Konsey sizi bunları okumakla görevlendirdi. Siz de okudunuz. Konsey bu metnin kimler tarafından okunacağını, okuyanların ne düşüneceğini biliyor.

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2007 MaviMelek            website metrics