MaviMelek Edebiyat
Hermes Kitap
"Yaşama nedeni denilen şey aynı zamanda çok güzel bir ölme nedenidir de." Sisifos Söyleni / Albert Camus

[Öykü]"Kız Kurusu" | Deniz Uçar

Düş Odaları | Merih Akçam

"HEPSİNİN İZİNİ KAYBETTİN BİR BİR"

Havadaki grilik, gözyüzüyle denizi aynılaştıran bir tül perde gibi. Ne denizin bittiği belli, ne gökyüzünün başladığı. Uzakta otlayan küçük kuzucuklarmış gibi görünen, yaklaştıkça azgın boğalara dönüşen ve sonra kıyıya çarparak parçalanan beyaz köpüklü dalgalar olmasa, hiç anlaşılmayacak deniz, ama bu kadar kasvet de olmayacak belki günde. Kırk yaşını bitirmek için daha güneşli bir gün olamaz mıydı sanki? Öyle bir yaş ki, geçmişin muhasebesi yapılacak, başarılar bir haneye, başarısızlıklar bir başka haneye yazılacak, toplanacak, çıkarılacak, sonrası depresyon. Umutsuzluktan doğan karamsarlık: Yeis. Cumhuriyet'in bulmacalarında çıkardı hep. İlk o bulmacalardan öğrenmiştin bu kelimeyi. Haftasonları herkes bir şeylerle meşgulken sen otururdun gazetenin başına, yüksek sesle sorardın soruları. Herkes işini gücünü yapmaya devam ederken sana kulak kesilirdi. Bilinen cevapları üçünüz, beşiniz ama en çok ikiniz bir ağızdan söylerdiniz. Hele bu soru çıkınca, sen umutsuzluk... diye başlar başlamaz hep bir ağızdan soru da söylenirdi, yanıtıyla birlikte; ...tan doğan karamsarlık: Yeis.

Güzel gelindi değil mi? Yine için buruldu, gözlerin doldu. Yok, değil, kıskançlık değil biliyorum; sadece özlem seninki. Yoksa havadaki bu kasvetli yoğunlukta gelinin de payı var mı? Yüzünde güzelliğini gölgeleyen bir şey vardı sanki. Sonra o uzun, siyah, süssüz arabadan inişi, damadın dışında iki de karanlık yüzlü adamla birlikte durağın karşısındaki balık lokantasına girişleri, sevinçsizlikleri, gelinin bakışlarındaki içini incecik çizen hüzün. Kısa bir süre sonra otobüs gelmişti, hemen binip gitmiştin. Aslında aklında gelinden çok duraktaki adam vardı. Belki de oydu esas hüznü, senin hüznünü yaratan.

Müzeyyen leziz yemekler yapardı, hem de aşkla, hatta şehvetle; o yüzden de yemek işi onun üzerine bırakılmıştı sorgusuz sualsiz. Kimse de cesaret edemezdi kolay kolay Müzeyyen'in iktidar alanına girmeye. Ama keyifsizse, canı hiç yemek yapmak istemiyorsa, “Ben olmasam öleceksiniz acınızdan, ulan bir gün de biriniz iki yumurta kırsanız bari. İşiniz gücünüz şamata” der, hepiniz annesinden zılgıtı yemiş çocuklar gibi oflaya poflaya kalkardınız yerinizden. Şeyda ortalık toplamak, temizlik işlerinden sorumluydu, ama durmadan yatıya birilerini getirir, gelenlerin çoğu yer, içer, ertesi sabah hiçbir şeye ellerini sürmeden çekip giderlerdi. Bir de bu yüzden kavga çıkardı evde. Sen de Şeyda'nın getirdiği yatılılardandın, ama sonradan müdavim olanlarından, Murat gibi.

Adamın yüzünü, durağa doğru yürürken bir an gözgöze geldiğinizde ezberine aldın, şimdi emin olmak için karşılaştırıyorsun yıllar önce beynine kazıdığın o Yunan heykeliyle. Uzun boylu, saçları kıvırcığa yakın dalgalı, kırlaşmış ama dökülmemiş, omuzları... yok artık, o kadar da bakmadın. Gözleri koyu mavi olmalı, tam olarak göremedin, ama öyle olursa resim tamamlanıyor ancak. Gözgöze geldiğinizde gözlerini başka yöne çevirdi. Sen biraz daha uzun kaldın ama utanıp sen de kaçırdın bakışlarını hemen sonra. Hafif kemerli burnu, geniş alnı aklında, evet. İnmek istiyorsun otobüsten. O niye binmedi sahi? Otobüsün ne yöne gittiğiyle bile ilgili değildi sanki, karşıya doğru bakıyordu dalgın dalgın. Bir sonraki durakta inip, geriye dönsen belki hâlâ... O da tanımış mıdır seni? O muydu ki?

Hepsinin izini kaybettin bir bir. Şeyda Adana'ya döndü, orada evlendi, sonra birkaç kez geldi İstanbul'a, sonra seyreldi gelişleri ve bitti. Müzeyyen desen, önemli bir iş kadını oldu, para kazanma derdine düştü, kimseye ayıracak zamanı kalmadı. Herkes hayatını yolunun üzerine çıkanlarla sürdürmüş demek ki. Diğerleri zaten okul biter bitmez dağılmışlardı farklı yönlere. Ama Murat, ah Murat, ah Nilgün, aptal kafan. Aman hava kararmadan yetiş eve sen, Nebile Hanım merak eder şimdi.

Nebile Hanım'ın eli titriyordu yine. Fincan bir türlü bulamamıştı tabağının ortasındaki yuvasını. Bir yandan da “Çok şükür” diyordu. “Bugünü de atlattık sağ salim”. Bu illet iki yıldır başındaydı. İlk zamanlar siniri bozuluyordu ama alışmıştı artık elinin titremesine.

– Gün boyu ne çok gürültü vardı sokakta. Bir yandan satıcılar, bir yandan korna sesleri, sonra gençler yürüdüler, bağırış çağırış. Sen gelmeden bir iki saat önce kesildi sesleri. Bir şeye hayır diyorlardı, ama tam anlayamadım. Kızlar da vardı aralarında, utanmıyorlar hiç. Ama sonunda polisler geldi, hepsini ite kaka doldurdular arabalara, artık nereye götürdülerse… Belki de biraz kötek attıktan sonra analarına babalarına teslim etmişlerdir. Onlar da bıktı artık.
– Yaa, sen öyle san, analarına babalarına teslim ha!
– Ne yapacaklardı ya? Bitti artık öyle işkence mişkence. Bak Avrupa Birliği'ne girmeye hazırlanıyoruz. İsteseler de yapamazlar artık.
– Eee? Kötek diyorsun. O işkence sayılmıyor mu?
– Yok kızım, azıcık kötek lazım bu devirde. Biz zamanında Yusuf'a vurmadık da iyi mi oldu yani? Taş atıp altına duran cinsindendi. Fazla zekâdan yerinde duramıyordu oğlan. O yüzden de doğru dürüst okuyamadı bir türlü. Bak sen öyle değildin. Bıraktığım yerde kalırdın. Öğretmenlerin 'sınıfın en uslu çocuğu' derlerdi senin için.

Keşke Yusuf gibi hayta olsaydın. Dinlemeseydin ananı. Buldu kendine bir gâvur kızı, şimdi mis gibi yaşıyor Paris'te. Zamanında sana az çektirmemişti o da, annenle bir olup.

Uzun boylu, geniş omuzlu, iri kemikli, yapılı bir kadındı Nebile Hanım. Yetmişine gelmişti ama hâlâ kapı gibi sapasağlamdı. Sigaradan hafif kalınlaşmış, kısık sesi ona hoş bir hava veriyordu. Gençliğinde koyu kestane olan saçlarını, tamamen beyazladıktan sonra kızılımsı sarıya boyatmış ve bu rengi bir daha da değiştirmemişti. Olduğundan on-on beş yaş genç duruyordu.

Yine o muzip bakışı yerleşmişti iri yeşil gözlerine. Öksürüklü kahkahalarının arasına sıkıştırtığı ince alayları, iğneli sözcükleriyle bir yandan da seni kızdırmaya çalışıyordu.

– Bir de hasetlik vardı sende. Yusuf kırık not getirdikçe, onu çatlatmak için çalışırdın. Halbuki sen okuyacağına o okuyaymış iyiymiş. Senin yarın kadar çalışsa yeterdi ona. Hem sen de fırsat bulup evlenirdin belki o sayede.

Annenin canını acıtmak istedin birden. Sıra sendeydi artık. Konuyu açan da kendisiydi üstelik.

– Murat'ı gördüm bugün.
– Murat kim?
– Ana-oğul evlenmeme engel olduğunuz adam. Hatırladın mı?
– Aman, şu haydut suratlı herifi mi? Konuştunuz mu?
– Merak etme konuşmadık. Tanımadı beni. Tanınmayacak kadar yaşlandım ben. O ise hâlâ çok yakışıklı. Haydut suratlı falan da değil. Biliyor musun, Tarık Akan'a benzetirlerdi onu. Ama sen Ediz Hun gibi akça pakça erkekleri beğendiğin için, sakallı bıyıklı haliyle, sana haydut suratlı geliyordu.
– Her olayın içindeydi, seni de sürüklerdi peşinden. Bugün pencereden bağırıp çağıran gençleri görünce aklıma sen geldin zaten. İyi ki öğrenci değil artık diye düşündüm. Yoksa o da olurdu bunların arasında.
– O beni sürüklemezdi, ben kendi isteğimle giderdim gittiğim yerlere. Ayrıca beni Murat'dan ayırmak için izlediğin yol çok çirkindi.
– Aman Nilgün allahaşkına, o şalvarlı, yaşmaklı kadına kayınvalidem deyip nasıl çıkaracaktın insan içine? Benimle dünür olacaktı bir de. Vay başıma gelenler...
– Onun için mi kadını yemeğe davet edip, soyluluk gösterisi yaptın? Neydi o kimselere çıkarmaya kıyamadığın porselenler, kristaller, gümüşler? Kadıncağız tabağının yanında birbirine benzemeyen bir sürü çatal-bıçak görünce şaşırmıştı da, al kızım bunları kaldır kirlenmesin boşuna diye elime tutuşturmaya kalkmıştı. Çok da haklıydı.
– Sana ne kadar değer verdiğimizi göstermek içindi bütün bunlar. İleride dünürüm olacak hanımı en iyi şekilde ağırlamak istemiştim. Nereden bileydim ben karşıma böyle birinin çıkacağını?
– Tabii canım, nereden bilecektin? Yusuf'un ağzındaki suyu püskürtürcesine gülmesi de tuz biber ekmişti üstüne.
– Yusuf da gençti o zaman tabii, tutamamıştır gülmesini çocukcağız.
– Vah zavallı çocukcağız! İşine gelene anlayış kraliçesi kesiliyorsun, ama o gariban insanlara karşı hoşgörünün kırıntısı yok sende. O yemekten sonra zaten kadıncağızın gözü korkmuş da, Murat'a, 'bu kız ileride seni beğenmez, sonra üzülürsün, vazgeç bu sevdadan' demeye başlamış.
– Murat da dinlemeseymiş anasını, madem bu kadar çok seviyordunuz birbirinizi.
– Anasıyla ne ilgisi var? Biz evlenmeye karar verdik diye karşına gelince ayılıp bayılıp yataklara düşmüştün. Bir yandan teyzem, bir yandan Yusuf, 'öldüreceksin sen bu kadını' diye üstüme gelmişlerdi. Gerçekten sana bir şey olsaydı ben de vicdan azabından ölürdüm. Biz ayrıldık, sen iyileştin. Şimdiki aklım olsaydı...
– Ay neyse, sıkıldım bu muhabetten. Aç şu televizyonu, bakayım ne varmış?

Ölmek istiyorsun o anda. Çekip gitmek ya da, bırakıp ardında ne varsa. İnecektin bugün o otobüsten. Ah korkak, ah.

Haber spikerinin sesini duyuyorsun, söylediklerini algılayamıyorsun, ama birden ekranda yerde yatan bir gelin görüyorsun. İntihar etmiş. Gelini tanıyamıyorsun, gelin geline benzer, ama yer, tam da Murat'la gözgöze geldiğiniz durağın karşısı. Kanalı değiştir hemen, annen bu haberle ilgili bir yorum yapmasın.

– Bugün benim doğum günüm, hatırlamış mıydın anne?

Ne doğum günü, sen de intihar etmiştin on beş yıl önce. Ölüsün sen, ölü! Yoksa inerdin bugün o otobüsten, ne pahasına olursa olsun.

– Hatırlamaz mıyım, pasta bile yaptım senin için de, sinirin yatışsın diye bekliyordum. Nice mutlu yıllara kızım.

~~~
Sayı: 38, Yayın tarihi: 18/06/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics