MaviMelek
Hermes Kitap
"Hiçbir şeyin hiçbir şeyliği gibi bir şeydim. Bir ara / Hiç kimselerin tutmadığı oyunlara giderdim." Pepüs / Edip Cansever

[Öykü]"Kıyak" | Erdoğan Taşkın

Kıyak | KaraÇizme

"ELİ BOŞ DÖNÜLMEZDİ BU MACERADAN"

Babam'a

Tilki Salih, Pir Osman, Çift Tabancalı, Alen Delon Fikri, Kaleci Cemil ve ben Boksör Ali… ve diğerleri… Yaz aylarında akşama doğra Ulus sırtlarından aşağıya, Ortaköy sahile iner, kahvelerden birine girip makineye yirmi beş kuruş atar, twist yapardık saatlerce. Elvis Presley, Jimi Hendrix, Joe Cocker has adamlarımızdı o yıllarda. Akşam ise sahilde, balıkçı sandıkları arkasında zulalanır yine çift kâğıtlıları döndürürdük açık hava sinemasından önce.

Gece yarısını biraz geçe, tırsak adımlarla ve salavatlar eşliğinde merhumların dünyasına dayı oğluyla daldığımızda bunlar vardı aklımda. Ve o günlerde müptezelliğin dibine vurmuştuk yine. Kaşıntımız azmış, iki gündür harmandık. Akşam iş çıkışı yeni torbacı kamille, Çift Tabancalı görüşecekti. Resmen kıran günleri yaşıyorduk bir yandan da… İyi bir kanal bulamadık kaç zamandır. En iyisini iki gün önce toprağa vermiştik. Ama hayattayken yaptığı onca kıyağa rağmen, bizim ona yaptığımız kıyağa gözümüzü dikmiştik şimdi. Bir suçluluk duygusu vardı ya üzerimde, yine de çok sallamadım bu durumu.
"Abi boş ver kasma ya, sonuçta o artık bir ölü. Vasiyetini yerine getirmedik mi? Getirdik. Artık o kafayı meleklerle dumanlıyordur, oysa bizim hâlâ deli gibi gerçek dumana ihtiyacımız var."

Merhum Tilki Salih mahalleden arkadaşımızdı. Nedense kurnazlığını hiç görmedik. Ama harbi çocuktu. Genç yaşta saldı kendini. Alkol, duman derken erken gitti; tüm hızlı yaşayanlar gibi. Son yıllarda sabah kahvaltısında başlıyordu içmeye. Sulu kuru ne bulursa hayır demezdi. Bu şekilde takılanların çoğunluğu gibi onun da torbası vardı. Nerden buluyorsa buluyor, kimlik büyüklüğünde macun plakalar eksik olmazdı elinin altından.
"Hassiktir!"
Mezarlığın sıkılaştığı dar bir aralıktan ilerlerken, bir karaltı belirdi önümüzde. Çift Tabancalı, eliyle beni geri doğru iterken, kendisi de yüksekçe bir mezarın arkasında çömeldi hemen. Kalbinin güm güm atışını rahatlıkla duyabiliyordum bir metre öteden. Gayri ihtiyari ben de çöktüm, gizlenir gibi.
"Nebbaş belleyecekler bizi abi. Harbiden tırstım ben, istersen vazgeçelim bu işten."
Buraya kadar gelmişiz. Kös kös geri mi döneceğiz? Akşamdan beri beş altı bira devirmiştim gerçi. Dayı oğlunu beklerken epey yamuldum biraya. Üstüne cila yaparız diye umutlanırken, şeytan bizi buraya kadar getirdi. Çünkü yeni kamil, geleceğim dediği halde Çift Tabancalı'yı ekmiş.
Tabii hikâye hâlâ aynı yerde duruyorsa. Tilki Salih'in mezarının baş kısmına koca bir mühür bırakmıştı ortak dostumuz Pir Osman, cenaze töreninin bitiminde. Törenden en son biz ayrıldığımız için çok fazla kimse görmedi bırakılan mührü. Mutlaka aynı yerdedir, karganın biri gökyüzünde taklalar atma mutluluğuna erişmediyse tabii.

Ulus sırtları bomboştu o yıllar. Alabildiğine orman, alabildiğine meyve ağaçları. Kışın kar yağdığında kurtlar, çakallar inerdi Dereboyu'na. Evden dışarı çıkmaya tırsardık… Ama yaz ayları bir başkaydı. Tepede bir ağacın altına, Boğaza nazır soframızı kurar, saatlerce muhabbet ederken, ha bire çift kâğıtlılar dönerdi… Hepimiz yirmili yaşlarımızdaydık daha… Ama kafaları dumanladıktan sonra dalından kopardığımız bal gibi incirler ne de güzel gidiyordu kan şekerine.
Rüzgârda hafif hafif salınan servinin ay ışığı altındaki gölgesi, bizi az önce tırsıtan karaltıymış meğer. Bir süre olduğumuz yerde bekledikten sonra hareket olmadığını gördük ve devam ettik yolumuza. Çift Tabancalı işi abartmış, iki elinin avucunu yukarıya doğru kaldırarak bildiği duaları mırıldanıyordu. En son baktığımız üç yeni mezardan da bi şey çıkmamıştı. Mezarlığın daha ortalarındaydı galiba Tilki Salih'in villası. Biraz daha donumuza kaçıracak gibi görünüyorduk.
"Ölmüşlerin ruhuna bir Fatiha okumadan geçmemek lazım hala oğlu. Yarın öbür gün biz de buralarda yatıyor olacağız. Ellerini kaldır sen de, hem birileri görürse, faça olmayız."
Gecenin bu saatinde kimin ne işi olabilirdi ki mezarlıkta? Bizim gibi iki müptezelin dışında. Kaç deli, gecenin saat on ikisinde Dereboyu'dan kalkar, bu tepedeki mezarlığa gelir ve iki gün önce ayrılırken almayı aklından geçirdiği mührü aramaya gelirdi.

25-30 kişi kadardık, Tilki'yi son yolculuğa uğurlayanlar olarak. Gelenlerden hemen herkes dalgaya takılıyordu. Üzerine tahtaları yerleştirip toprağını doldurduktan sonra, bir anda beş on kişi birden, kimi mühür, kimi ot kıvırmaya başladı. Çiftliler, üçlüler iki dakkada hazır oldu. Bir yandan yenileri sarılıyor bir yandan da dönüyordu ortalıkta. 25-30 kişi arasında dönen dalgalardan bir duman tabakası yükseldi ki gökyüzüne, sineklerin de kafasını yapmıştık sanırım.

Bir cenaze töreninde gülmek kadar aptalca bir şey olamaz herhalde. Ben gülmedim gerçi. Ama az daha basıyordum kahkahayı. İmam "El Fatiha" deyip son duaya durunca, bir anda herkes elindekini ne yapacağını bilemedi. Parmaklarının arasında dalgayla herhalde hiç kimse dua etmemişti bugüne kadar. Bizimkiler de bir anda ne yapacaklarının şaşkınlığıyla ellerindekileri savurdular yere. Ama puşt imam da duayı uzattıkça uzatıyor. Bu yüzden herkesin gözü yerde. Bir imama, bir de ellerini yukarı kaldırmış, bir an önce duanın bitmesini bekleyen arkadaşlara bakıyorum. Tilki Salih de olsa, herhalde o da bir an önce imamın tatavayı kesmeni dilerdi. Çünkü avuçlar yüzlere sürülür sürülmez millet balıklama daldı yerde yanan dalgalara. İmam töreni terk ettikten sonra şaraplar da çıktı ortaya tabii. Bir kırmızıyı, başının ucuna döktük. Plastik bardaklarla kadeh kaldırdık hep birlikte Tilki Salih'e. Öte tarafta şansının açık olmasını diledik. Sonra da dağıldık.

Şimdi, o gün mezarlıktan ayrılırken Pir Osman'ın şakayla karışık bıraktığı mührün peşindeydik.
"Abi ben görsem hayatta bırakmazdım. Düpedüz kerizlik. Bu harman zamanda ölmüş bir adam ne yapsın dalgayı? Harbiden kerizlikmiş sizinki…"
Öyle ya da böyle, bulmak için azmetmiştik. Bu kadar yolu teptikten sonra eli boş dönülmezdi bu maceradan.

Ve mutlu son. Gece yarısını geçerken, elimde emanet, bizim eve doğru yollanırken, hanımın uyumuş olmasını diledim. Yoksa bu maceranın üzerine çekilmeyecek tek şey onun dırdırı olurdu herhalde.


Sayı: 34, Yayın tarihi: 28/01/2009

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics