MaviMelek
Hermes Kitap
"Uslu dur ruhum uslu / Gevrektir taşıdığın kollar / Kısa yol dediğin / Çığlığın…" Alfred Edward Housman

[Öykü]"Kısa Yol" | Ruhşen Doğan Nar

Kısa Yol | Genco Demirer

"HERKES KENDİSİ İÇİN YAŞIYORDU"

Nefret ediyorum lan hepinizden. Yapmacık gülüşlerinizden, bir boka benzemeyen esprilerinizden, her şeyinizden nefret ediyorum. Ve beni sizin aranızda yaşamaya zorlayan Tanrı'dan nefret ediyorum. Çünkü kendi isteğimle gelmedim ben bu bok çukuruna. Ne annemi ne de babamı ben seçtim. Nasıl bir yüzüm, nasıl bir zekâm olacağını da bilmiyordum. Düşünmeye başladığımda bana adımı söylediler, kimin annem kimin babam olduğunu, hangi ülkede yaşadığımı, hangi Tanrı'ya inanacağımı ve neden doğduğumu ve neden yaşayacağımı anlattılar. Ve ben çocuk aklımla söylenen her yalana inandım. Nesillerden nesillere geçen yalanlar toplumun en vazgeçilmez doğruları haline gelmişti. Kimse bu doğrulara karşı çıkamazdı. Çıkanlar da yalanın koruyucuları tarafından kapı dışarı edilirdi. Hepinizden nefret ettiğim kadar kendimden de nefret ediyorum. Çünkü size katlanacak kadar sabırlı değilim. Bu hayata katlanacak kadar sabra sahip değilim.

Evet, tahmin ettiğiniz gibi çocukluktan gençliğe ulaştığımda doğru kabul ettiklerimin hiç de o kadar doğru olmadığını gördüm. Doğru dedikleri şeylerin çoğu palavraydı ve sömürgen toplum anlayışının bel kemiğiydi bu yalanlar. Eğer bu yalanlar -onlara göre doğrular- olmazsa onların o yüzyıllarca didinip kurdukları inanılmaz güzellikteki(!) toplum yapıları yıkılırdı. O sözde kusursuz yapıları bir anda tuzla buz olurdu. Onlar kendilerine bir korku ve yalan imparatorluğu kurmuşlardı. Eğer insanlar yalanlara inanmaz ve korkmazsa imparatorluk diye bir şey kalmazdı. Ayrıca kendilerine fazla güveniyordu bu yalancı korkaklar. Kendilerini bir bok zannediyorlardı kısacası. Sanki en önemli insanlar onlardı. Sanki onlar Tanrı'nın tek çocuklarıydı. Sanki onların devleti, onların milleti en güçlü ve en namuslu devletti bu dünyada. Sanki diğer bütün milletler alçakken biz namusluyduk. Biz binlerce insan öldürdüğümüzde zafer, onlar binlerce insan öldürdüğünde vahşet oluyordu. Gözlerimi açtığımda gördüm ki, dünyadaki insanların hiçbir farkı yok birbirinden. Hepsi acı çekiyor, hepsi seviniyor, hepsi doğuyor ve hepsi ölüyor, hepsi bir şeylere inanıyor, hepsi bir şeyler için birbirleriyle savaşıyor. Ama birileri hep birini eziyor ve toplum bunu normal görüyor. Çünkü toplumların ayakta durması için her zaman bir kesimin -ki bu nüfusun çoğunluğudur- ezilmesi gerekiyor. Bu kural dünyanın her yerinde işliyor. Hiçbir yerde bu kuralın işleyişi aksamıyor.

Bu durumu gördüğümde umutsuzluğa düşmedim ilk önce. Kendime ve kendim gibi olanlara sonuna kadar güveniyordum. Dünyada bir şeyler değiştirilebilirdi. Sömürülenler sömürenlerden öcünü alabilirdi. Dünyada herkes kardeşçe ve özgürce yaşayabilirdi. Bir süre bütün kalbimle bu görüşe inandım. Evet, hatta benim gibi düşünen insanlar buldum. Ama bir süre sonra şunu fark ettim: Herkes kendisi için yaşıyordu. Sözde toplum için, halk için, özgürlük için savaşanlar da kendileri için savaşıyordu. Tarih bana dersimi vermişti: Devrimler sadece sömüren kesimin değişmesini sağlıyordu. Yine çoğu insan bu sefer başka kişiler tarafından sömürülüyordu. Halklar, aslında aralarında hiçbir fark olmayan halklar, kamplaştırılıyor ve birbirine saldırtılıyordu.

İşte bunu anladığımda bütün umudum kırıldı. Kendime duyduğum azıcık güven de paramparça oldu. Ne yaparsam yapıyım, ya da ne yapılırsa yapılsın bu durum değişmeyecekti. Bazı insanlar acı çekerken bazı insanlar gülecekti. Bazı insanlar açlıktan ölürken bazıları aşırı kilodan ölecekti. Neden diye sordum, neden insanlar bu kadar bencil? Ve Tanrı'yı aradım. Bütün dinleri araştırdım ve gördüm ki insanlar kendilerini kandırmak için saçma sapan batıl inanışlar yaratmışlar. Ve bu yalanlara inanarak köle oluyorlardı din takımına. Ve mutlu mutlu veriyorlardı son nefeslerini.

Uzun süren araştırmalarımdan sonra şunu öğrendim: İnsanlıktan bazı bilgiler saklanmıştı. Yani Tanrı'nın olup olmadığı, diğer dünyanın olup olmadığını insanlar ölene kadar bilemezdi. Gerçek bu kadar basit ve acımasızdı. İşte bu gerçeği saklamak için dolusuyla din yaratılmıştı. İnsanlar gerçeklerle uğraşmak yerine yalanlara inanmayı yeğliyordu. Kafalarını kullanmak yerine doğru denilenleri kabul edip hiç düşünmüyorlardı. Omuzlarında taşıdıklarının emirlerine uygun yaşıyorlardı: düşünmeden yaşamak.

Tanrı'dan nefret ediyordum. Eğer varsa neden kötüleri cezalandırmadığını düşünüyordum. Neden bu kadar saklandığını ve kendini belli etmediğini merak ediyordum. Sonunda ona olan güvenim yok oldu. İster olsun ister olmasın bana ne, dedim bir süre sonra. Olup olmaması dünyada hiçbir şeyi değiştirmiyordu ne de olsa.

Ve tahmin edeceğiniz gibi delirdim. Aslında dahi sayılırdım. İnsanlara yalan atmayı becerseydim belki bilge ya da din adamı bile olabilirdim. Ama ne yazık ki yalan atmaktan hoşlanmam. Ne pahasına olursa olsun gerçekleri anlattım etrafımdakilere. Ve tahmin edeceğiniz gibi etrafımdakiler gerçeklerden ve benden uzaklaştı. Körlerdi hepsi ve kör olmaktan mutluydular. Ben ise onların gözüne ışığı sokuyordum. Düzenli ve huzurlu hayatlarını değiştirmek istiyordum. Ama yine uzun uğraşlarımdan sonra ben de onlar gibi olmak istediğimi fark ettim. Ben de kör ve mutlu olmak istiyordum. Ben de bilgisiz ve mutlu olmak istiyordum. Ben de yalanlara inanmak istiyordum. Ama kendime bile yüzde yüz inanamıyordum. Nasıl kendime bir ömür boyu yalan atardım! Diğerleri gibi rol yapamıyordum. Aklıma sürekli hayat hakkında önemli sorular geliyordu: Neden bu dünyadayım? Neden yaşıyorum? Tanrı var mı? Diğer dünya var mı?…

Ve bu sorularla her gün her saat her dakika uğraşan beynim bir süre sonra pes etti ve şu sonucu çıkardı: Yaşamanın hiçbir amacı yok. Ya kendine bir amaç bulup ölene kadar yaşayacaktın ya da kısa yolu seçecektin.

Ben bir süre hangi amacı seçsem diye kafa yordum. Ama kendime hiçbir amacı layık görmedim. Herhalde rol yapma becerisinden yoksun olduğum için belirli bir amaca sarılamadım. O zaman elimde tek bir seçenek kalıyordu: Kısa yol, intihar.

Ve bu hayata karşı tek başıma direnmeye karar verdim. İnsanların acaba bu çocuk neden intihar etti diye sormalarını istedim kendilerine. Ve arkamdan bu mektubu yazdım -yazıyorum- bu mektubu bitirdikten sonra evimin penceresinden dışarı atlayacağım ve hayatıma son vereceğim. Yıllardır kendime her an sorduğum soruların cevabını bulmuş olacağım. Tanrı'nın ve diğer dünyanın olup olmadığını biraz sonra öğreneceğim.

Kalbim küt küt atıyor. Çok heyecanlanıyorum. Gerçeğe birkaç adım uzaklıktayım. Demek ölüm bu kadar yakınmış.
Parmaklarım yoruldu. Benden bu kadar! Anne, baba sakın üzülmeyin benim için. Ben doğruyu bulmaya gidiyorum. Bir gün siz de geleceksiniz doğruya. Ama ben birkaç yıl daha erken gidiyorum hepimizin gideceği yere. Bundan dolayı ağlamayın sakın!

Hoşçakal dünya! Kıçımı yiyin insanlar!

Nefretle Dour

*

Dour, mektubunu yazdıktan sonra koşa koşa açık pencereden dışarı atladı. Havada birkaç saniye süzüldükten sonra yere çakıldı. Ölmedi; çünkü Dour'un evi ikinci kattaydı. Kafasında o kadar çok soru vardı ki evinin kaçıncı katta olduğunu unutmuştu. Sonuçta ne mi oldu? Ayağı kırıldı, bir hafta hastanede kaldı. Tabii ailesi bu mektubu gördü ve onu deli hastanesine gönderdi. Şimdi ülkemizin en ünlü deli hastanesinde ömrünün geri kalanını geçiriyor. Yoğun güvenlik önlemleri olduğu için intihar edemiyor. Bütün gün kendine aynı soruları tekrar tekrar soruyor ve küfürler saçıyor ortalığa. En son ötenazi istedi; ama yetkililer kabul etmedi. Şimdi kim bilir hangi hücrede hangi beyaz fayansın hangi karesine bakıp kendine aynı soruları bir daha soruyordur…

Sayı: 28, Yayın tarihi: 26/07/2008
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics