MaviMelek
"Koklamak biraz da yoklamaktır. Keyifliyken başka bir koku salgılar bedenim, hüzünlüyken başka. Tokken başka. Açken başka." - K.Ü.D.B.K. / Ferit Edgü

[Öykü]"Kentin Üzerinde Dayanılmaz Bir Koku"* | Ferit Edgü

Kentin Üzerinde Dayanılmaz Bir Koku | KaraÇizme

"BOYUN EĞMEK, ALIŞMAYI (BU KOKUYA) SEÇMEK Mİ?"

Köpek burcundan olmalıyım. Çocukluğumdan beri kokulara karşı aşırı duyarlıyım.
       Sözcüklerin, görüntülerin, seslerin, renklerin yaratamadığı çağrışımı, kokular yaratır bende. Birlikte yaşadığım (bir zamanlar yaşamış olduğum) kişilerin kokuları perçinleşmiş gibidir belleğimin kokular hanesinde. Örneğin, babam. Öleli yıllar oluyor. Bugün bile ansırım kokusunu: İhtiyar emekli. Anamın (o da öleli yıllar oluyor) kokusunu: Kurban kadın. Ve refoulee. Kız kardeşimin kokusunu: Çılgın bakire. Eniştemin kokusunu: Ter, at ve sinir. Yalnız insanların değil, hayvanların, nesnelerin, yerlerin, yörelerin kokusu da yer etmiştir belleğimde. Dokuz yaşındayken yitirdiğim sevgili köpeğimin kokusu başkaydı. On yaşında sokakta bulup eve getirdiğiminki başka. Fatih'teki evimizin kokusu başkaydı. Firuzağa'daki evimizin kokusu başka. Evet, anlaşıldı artık, kokulara karşı aşırı bir duyarlığım var. Açıkça söyleyeyim ki beni en çok coşturan kokudur. (Yalnız, kokudur, demiyorum, ama ilk etkiyi sağlayan, derin derin soluduğum kokudur.) Sevişmem, okşamalardan, öpüşmelerden önce koklamakla başlar. Her kadının ayrı bir kokusu vardır. (Kullandıkları kokudan söz etmiyorum, kendi öz, doğal kokularından.) Daha doğrusu bin bir kokusu. Saçlarının kokusu başkadır. Ensesinin, boynunun kokusu başka. Kulağının içi başka kokar, burun delikleri başka. Gerdanı başka kokar, göğüsleri başka. (Giderek iki göğsünden ikisinin kokusu ayrıdır diyeceğim. Hiç değilse safkan dişilerde.) Koltukaltlarının kokusu, bacak aralarının kokusuna ya da diz kapağı ardının kokusuna benzer mi? Ayak kokusundan söz etmeyeceğim. (Ayak kokuları üstüne bir kitap yazabilirim. Bunda utanacak ne var?)
       Koklayacak bir dişi bulamadığımda, yatağa uzanıp kendi kendimi koklarım. Koklamak biraz da yoklamaktır. Keyifliyken başka bir koku salgılar bedenim, hüzünlüyken başka. Tokken başka. Açken başka.
       Yalnızlığın bir başka kokusu vardır, birlikte olmanın (özellikle yatakta) başka bir kokusu. Çiftleşir ya da tekleşirken bedenimizin kokusu da değişir.
       Bilmiyorum, ünlü ruhbilimci Kraft Ebing, Psycopathia Sexualis'te bu koku düşkünlüğüne ne ad veriyor? Bu koku düşkünlüğünü, örneğin, fetişizm, animalizm, egzibisyonizm, masoşizm, sadizm... gibi ruhsal hastalıklar arasında mı değerlendiriyor, yoksa "normal" karşılayarak, psycopathia'nın sınırlan içine sokmuyor mu? Freud ne düşünüyor bu konuda? Ya Jung? Aslında, bu büyük ruh hekimlerinin ne düşündüğü bilmemnemde değil. Normal ya da anormal bir koku düşkünü biriyim. Kaldı ki burada anlatmak istediğim, kokularla cinsel yaşamım arasındaki ilişkiler değil. Böylesi şeyler yazılmaz, yaşanır. Kokular üstüne bu girişi yaptımsa bunun özel bir nedeni var: Anlatacağım olayı tam değerlendirebilmeniz, bir yanlış yorum yapmamanız için, anlatanın, anlatacağı konu ya da olaya yaklaşımında, ne gibi nedenlerin, duyarlılıkların, birikimin ve tüketimin söz konusu olduğunu belirtmem gerekti. Yazıda, ne kesin bir öznellik, ne de kesin bir nesnellik söz konusu olamayacağına göre, okuyucunun, bu iki kavramın değerlendirmesini, mümkün olan doğruluk oranında yapmasını sağlaması gerekir her yazarın. Hiç değilse, bir okuyucu olarak benim beklediğim bu.
       Bunca açıklamadan sonra, anlatacağım olaya gelebilirim: Bu sabah, berbat dayanılmaz, iğrenç bir kokuyla uyandım. Nerden gelebilir bu koku? diye düşünüp, ilk aklıma gelen yere, ayakyoluna girdim. Evet, burada koku daha yoğundu. Dün gece, yatmadan önce işimi gördükten sonra sifonu çekmeyi unutmuş olmalıyım, dedim kendi kendime. Ama baktım, ortada gözle görünür bir pislik yoktu. Sifonu çektim gene de. Dolmasını bekledim, bir daha çektim. Sonra elimi yüzümü yıkamak için banyoya girdim. Burası da en az ayakyolu kadar kötü kokuyordu.
       Sabah, aç karnına ve uyku sersemi, dayanılır bir koku değildi bu. Gene de, kaynağını bulmak için derin derin soludum.
       Ve içimdeki koku uzmanına sordum:
       1) Ne kokusu olabilir bu?
       2) Kaynağı ne / neresi olabilir?
       Açıkça söyleyeyim ki çabuk ve kesin bir cevap veremedim.
       Banyonun aydınlığa bakan küçük penceresini açtım. Pencereyi açmamla koku daha bir arttı.
       O zaman
       anladım ki
       koku
       dışarıdan
       gelmektedir.
       Lodosun bir oyunu olmalı bu, diye düşündüm.
       (Kentimiz lodosta pek kötü kokar. Lodos esmeye görsün, sanki yerin dibinde gizlenmiş tüm kokular birden yer üstüne çıkar.) Kahvemi pişirmek için mutfağa girdim. Mutfakta aynı koku. Ocağın üstün de kahvem kaynarken, mutfağın penceresinden avluya bir göz attım. Avludaki ağaçların yaprağı kımıldamıyordu. "Lodos da esmediğine göre nerden geliyor bu koku?" Kahvemi içemedim. Kahvem de da yanılmaz bir biçimde kokuyordu. Döktüm. Sonra, traş bile olmadan, giyinip sokağa fırladım. Sokak, evin içinden daha beter kokuyordu. Bir sokaktan bir sokağa, ana caddeden ara sokaklara, ara sokaklardan ana caddeye, içimde, nerden geldiğini bilmediğim kokudan doğan bulantı ve belki bunun sonucu korkunç bir baş ağrısı, ordan oraya vurdum kendimi kurşun yemiş bir yunus gibi. Nereye gideceğimi bilmiyordum.
       Yalnızca bu kokudan kurtulabileceğim bir sokak, bir köşe arıyordum.
       Ne kokusunu andırıyordu bu?
       Kokmuş balık kokusu? - Değil.
       Lâğım kokusu? - Değil.
       Çürük kokusu? - Değil.
       Ağıl kokusu? - Ne ilgisi var?
       Güneşte kurtlanmış leş kokusu? - Gibi. Ama değil.
       Yanık kokusu? - Hayır.
       Yangın kokusu? - Hayır, dedik.
       Bataklık kokusu? - Olamaz.
       Bir ceset, bin ceset kokusu? - Sanmam.
       Öylesine bir kokuydu ki tüm bu kokulardan oluşmuştu sanki. Balıklar kokmuş, sebzeler çürümüş, bir çürük seli, güneşte kurtlanmış leş sürüsü üstün den akmış, binlerce gömülmemiş, günlerce yaz güneşinin altında kalmış cesetlere ulaşmış ve sonra tüm kenti alt üst eden bir yangının kokusunu getiren rüzgârla karışıp kentin üstüne çökmüştü.

       Yürüyordum.
       Yürüyordum ve yolumun üstüne çıkan dükkânlara girip çıkıyordum bu kokuyu unutmak, bu kokuyu duymamak için. Bir antikacı dükkânına girdim. Yaldızlı kokuların, ağır çerçevelerin yüzyıllar boyu kullanılmış dolapların kokusunu duymak için soludum. Hayır, antikacı dükkânında tüm bu eşyalar yerli yerlerinde duruyor, ama dışardan (dışardan?) gelen koku, onların kokusunu bastırmıştı. Bir kahveye girdim. Bir çay söyledim. Ama kahvenin kokusu dayanılır gibi değildi. Genzim boşu boşuna aradı aşınmış iskambil kâğıtlarının, telvelerin, semaverin ve nargilenin kokusunu. Oysa, kahveler, çaylar içiliyordu, nargileler fokurdatılıyor, yanıbaşımdaki masada iskambil oynanıyordu. Ama bunların hiçbirinin kendilerine özgü kokusu yoktu. O iğrenç koku tümünü bastırmıştı. Çayımdan iki yudum alamadım, çıktım kahveden. Yolumun üstüne çıkan bir kitapçı dükkânına girdim. En son çıkan kitaplara el attım. Gözüme değil, burnuma götürdüm kitapları. Ne kâğıt kokusu, ne mürekkep.
       Bir otobüse bindim. İki durak sonra indim.
       Bir dolmuşa bindim. Yüz adım sonra durdurdum.
       Bir benzin istasyonunda konakladım.
       Benzin pompalarının yanında durdum araçlara benzin verilirken. Hayır, ne insan kokusu, ne benzin kokusu... Yalnız o adlandıramadığım kokuyu duyuyordum.
       Denizi, açık havayı özledim.
       Deniz kıyısına gidersem bu kokudan kurtulacakmışım gibime geldi.

       Tıklım tıklım bir otobüse atladım, beni kent dışına, deniz kıyısında bir yere götürecek. Otobüsün kokusu, her zamanki insan (kadın, erkek, ter karışımı) kokusu değildi. Pis bir ayak kokusuna bile razıydım.
       Gözlerim, üstü başı partal, mutlaka ayağı kokan, kokması gereken birini aradı. Önlerde bir yerde böyle birini gördüm. Yolcuların ayağına basa basa, heyecanla öne doğru ilerledim. Adamın yanıbaşına vardığımda şöyle bir baktım. Ayaklarında çamurlu potur ları, sırma bıyıklan ve ürkek tavrıyla kente yeni gelmiş bir köylüydü bu. "Bu adamın ayağı kokmazsa, kimseninki kokmaz." Geldiği yerlerin ve günlerce, belki haftalarca doğru dürüst yıkanmamış olmanın kokusunu taşıyor olmalıydı. İyice yaklaştım ve derin bir soluk aldım. Hayır, dilediğim koku gelmedi burnuma. Daha derin bir soluk aldım, gene bir şey yok. Biletimi düşürdüm ayaklarının dibine. Biletimi almak için eğildiğimde, burnum handiyse postallarına değecekti. Zavallı burnum, yalnızca o pis kokuyu duydu, bir insanın ayak kokusunu değil. Doğrulduğumda, bulantım bunaltıya dönüşmeye başlamıştı. Yıkılmıştım. Sanki son gününü yaşayan bir dünyada, son gününü yaşayan ve her ikisinin de bilincinde olan (bunaltı bu değil mi? - bilincinde olmak) bir insandım.
       Bunu düşünür düşünmez, bugün ilk kez, çevreme (otobüstekilere) bakmayı akıl ettim. Ya onlar, bu insanlar duymuyor muydu bu kokuyu? Bundan tedirgin olmuyorlar mıydı? Yüzlerinde bunun belirtisi yoktu. Ya da ben göremedim. Şoförden başlayarak, herkese tek tek sormak istedim. Bir araştırma yapmak. Bağışlayın, bugün hayatınızda olağanüstü bir şey oldu mu? Bugün değişik bir koku duydunuz mu? Duydunuzsa bu koku sizce nerden geliyor? Ama, araştırmanın sonuçlarını baştan biliyordum. İlgisizlik. Şoför, biletçi ve tüm yolcular garip garip yüzüme bakacak, kimi, "Ne demek istiyorsun?" diye soracak, kimi, "Çıldırdınız mı?" diyecek, bir başkası, "Eğlenecek başka yer bulamadın mı?" diye cevaplayacaktı sorumu.
       Kısacası, soruma gerçek bir karşılık alamayacaktım.
       Bu bunaltı ve umutsuzlukla indim otobüsten.
       Tek umudum kalmıştı: Deniz.
       Deniz kıyısına attım kendimi.
       Deniz kudurmuştu.
       Dalgalar kıyıyı dövüyordu.
       Ama lodos değildi esen.
       Ve deniz kıyısında, duyulan (hiç değilse benim duyduğum) deniz, yosun, iyot kokusu değildi.
       Deniz, kendinden olmayan hiçbir şeyi barındırmayan, bir gün mutlak karaya vuran, kendine âşık deniz bile yitirmişti öz kokusunu. Denizden gelen koku öylesine ağır, öylesine dayanılmazdı ki, sanırdınız tüm balıklar ölmüş ve kokuşmuş ve binlerce boğulmuş insan cesedi doldurmuştu denizi.
       Dayanamadım. Kusmaya başladım.
       Boş midemden çıkan yemyeşil sularla ağzımın içi apacı kesilmişti. Eğilip bir avuç deniz suyu aldım ağzımı çalkalamak için. Deniz suyu bildiğim tuzlu, iyot kokan deniz suyu değildi.
       Bu koku, birkaç gün bile sürse yaşamım zehir olacaktı. Ne bir şey yiyebilir, ne bir şey içebilirdim. Uyumanın bile olasılığı yoktu.
       Ne yapabilirdim?
       Kime ne diyebilirdim?
       Anlaşma olasılığım ancak bu kokuyu duyan kişilerle olabilirdi. Oysa, sabahtan beri, bu kokudan tedirgin olan biriyle karşılaşmamıştım. Boyun eğmek, alışmayı (bu kokuya) seçmek mi? Tanrı korusun! Bu benim yapacağım iş değildi. Kendi kendimi umutlandırmaya çalıştım: Nasıl olsa çok geçmeden başkaları da duyacak bu kokuyu, dedim. Başkaları, bu kentte yaşayan soydaşlarım, hemşerilerim, insan kardeşlerim. Şu anda kıyıda ağlarını onaran balıkçılar. Fabrikalarda, atölyelerde çalışan işçiler. Esnaflar. Şoförler. Biletçiler. Herkes. Ben, kokulara karşı duygan olduğum için onlardan önce duydum. Akşam çökmeden ya da yarın olmadan onlar da duyacak bu kokuyu. Hiç kuşkusuz.
       Hiç kuşkusuz!
       O zaman?
       O zaman, el birliğiyle bir şey yapılabilir. Acaba bir yazı yazıp gazeteye verip yayımlatsam bu kokuyu bir an önce duymalarına yardımcı olabilir miyim, diye düşündüm.
       Ama ilkin, kokunun varlığından hiçbir kuşkumun kalmaması gerekiyordu. Hiç değilse, bir ya da iki kişi daha...
       Çevreme bakındım. Yalnız çocuklar vardı oynayan, bir de ağlarını onaran balıkçılar. İlkin, çocuklardan başlayayım, dedim.
       Balonuyla oynayan bir kız çocuğuna yaklaştım.
       - Bana bak yavrum, dedim. Garip bir koku duyuyor musun bugün?
       Sağ eliyle burnunu tıkadı.
       Boğuk bir sesle:
       - Hem de nasıl, dedi.
       - Gerçek mi söylüyorsun? dedim.
       - Tabiî, dedi. Neden yalan söyleyeyim?
       - Nasıl bir koku duyduğun? dedim.
       - Pis bir koku, dedi.
       - Daha önce böyle bir koku duymuş muydun? dedim.
       - Hayır, dedi.
       - Arkadaşların da duyuyor mu bu kokuyu? dedim.
       - Tabiî, hepimiz, dedi.
       - Ya evdekiler? Anan, baban?
       - Onları bilmiyorum, dedi. Onları bilmiyorum.
       Koku ordaydı. Burnumun ucunda ve kentin üzerinde. Ama umutsuzluğum bir anda yok oldu.
       - Teşekkür ederim, dedim küçük kıza.
       - Neden teşekkür ediyorsun? dedi.
       - Bana söylediklerin için, dedim.
       - Ama ben sana bir şey söylemedim ki, dedi.
       Çocuklar böyledir, her şeyi söylerler ve hiçbir şey söylemedim derler.
       Bulduğum ilk araca atladım. Evimin yolunu tuttum. Çöken akşamla birlikte koku daha da artmıştı.
       Ama aldırdığım yoktu.
       Kentin üzerindeki dayanılmaz kokuyu yazıp insan kardeşlerimi uyarabilirdim.

1968

* Düşler Öyküler, Sayı; 3, Ocak 1997

~~~
Sayı: 48, Yayın tarihi: 17/09/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics