MaviMelek
"Yeterince dolaştım dünyayı ve anladım ki her insan iyi ve herbiri diğeri ile eşdeğerde." - Cesare Pavese

[Derleme]"Kendini Yiyen" | Necati Cumalı*

Kendini Yiyen | Yusif Katanov

"SAHİDEN BU CENNETTE
YAŞAMIŞ MIYDI?"

Turan, taburcu olduktan on gün sonra sanatoryumda kalan arkadaşlarını görmeye geldi. Öyle bilindiği gibi değil, çok uzun bir on gündü aradan geçen. Bekârdı. Eniştesinin iki odalı gecekondusunun bir köşesinde kalıyordu. Eniştesi yoksul bir mahalle berberiydi. Çocuklarını doyuramıyordu doğru dürüst. Turan, on gündür erkenden kalkıyor, kimseye görünmeden evden çıkıyor, iş bulmak için İzmir'in altını üstüne getiriyordu. Üçte bir hafta gündeliklerinden biriktirdiği parasından yarım ekmek yüz gram zeytin alarak gün geçiriyordu. Yarının korkusuyla daha fazlasını harcayamıyor, akşamları bir şey yemeden eve geç dönüyor, ardından açlığını gizliyordu ablasından, eniştesinden.

Dokuma işçisiydi. On iki yaşından beri on beş yıl dokumacı olarak çalışmıştı. Bu on günün başlangıcında sigorta doktorları işbaşı vermediler. Sendika ilişiğini kesti. Geçmiş yaşayışının bütün kapıları kapandı yüzüne. Kendisi sanatoryumdan iyileşmiş, hastalığını yenmiş olarak çıkmıştı ama, sanatı? Hastalığı öldürmüş, almıştı sanatını elinden.

On gün İzmir sokaklarını sabahtan akşama dolaştı. O taş yapılı, kapısı bekçili, dört yanı duvar işyerlerinin hangisinin kapısından içeriye girebildiyse girdi. Her girdiği kapıdan, orasından burasından dinamitlenen kayalar gibi, umudunun bir parçası daha gövdesinden kopmuş ayrılmış olarak, eksilmiş, yenilmiş çıktı. Başı önünde gene sokaklara düştü. Toparlayabildiği bütün geri kalan gücüyle gene kapıları zorladı. İşverenlerin karşısında o acılı yüzüyle boyun büktü.

Sigortasız olsun, kaçak olsun, daha düşük gündelikle olsun razıydı. Bir dönebilse gene tezgâhının başına. Olmuyordu, patronlar iş vermeye yanaşsa bile sendikalar dikiliyordu karşısına! Dokuma fabrikalarından umut kesince garsonluk, odacılık, bekçilik, otobüs biletçiliği aradı. Bir iş Allahım, bir iş! Alnında ter taneleri, bir karabasan görür gibi dolaşıyordu İzmir sokaklarında. Tek açlığını susturabileceği bir iş! Allah da kullar da duymuyorlardı Turan'ın içini yakıp kavuran sesi.

Sabahları işe giden, öğle paydoslarında çalıştıkları fabrikaların duvar diplerinde kümelenen, akşamları işten dönerken fakir semtlere doğru karıncalar gibi akarak sokakları dolduran binlerce yorgun, soluk yüzlü işçi aralarında yer vermiyorlardı artık ona. Tanımıyorlardı onu. İçlerinden biri değildi artık o! Sendikalarından, sigortalarından adını silmişlerdi onun. Peki ama, bu kadar yıldır kendisi değilse kimdi onlarla birlikte pamuk tozlarını yutarak; fabrikaların kurumlu, rutubetli havasını soluyarak ciğerlerini çürüten? Kime el uzatacağını, kime sesleneceğini bilemiyordu artık. Tuttuğu dal kırılıyor, bastığı toprak kayıyordu ayaklarının altında.

Sanatoryumda kaldığı günlerin alışkanlığı ile ne yapıp yapıp tartılıyordu her gün. Yarım ekmeğini, bir avuç zeytinini yedikten, kana kana suyunu içtikten sonra tartılıyordu. Tartıların ibresi her gün ağırlığından biraz daha kurtularak havalanıyordu korkulu bakışları önünde. Sanatoryumda o kilo aldığı günlerin sevinçleri, umutları bırakıp kaçıyorlardı Turan'ı. Tartının üstünden her inişinde korkunun, yılgınlığın kara kuşlarıydı başının üstünde dönen.

Onuncu gün ölümün tırpanı gibi gördü tartının ibresini. Her gün biraz, her gün biraz koparıp alıyordu o tırpan gövdesinden. On günde altı kilo zayıflamıştı. Yaşamak için zeytin ekmeğin yanına her gün kendinden bir parça katıyordu. Kendini yiyordu açıkçası.

O gün, yalnızlığından, çaresizliğinde kaçar gibi sanatoryumda kalan arkadaşlarının yanına attı kendini. Sabah kürünün sona ermesine yakın geldi. Dokumacı Ziya'nın ayak ucuna yığılır gibi oturdu.

Eski arkadaşları hemen oğullandılar yöresinde. Hoş geldin dediler. Hatırını sordular. Durumunu anlayıp öğrendiler.

Esmer, iri yapılıydı. Kısa karşılıklar veriyordu sorulanlara. Eski arkadaşlarını ağır ağır dolaşan bakışları yılgın, sesi yılgındı. Bir yangından, bir deniz kazasında boğulmaktan yeni kurtarılmış gibi bitkindi eski arkadaşlarının ortasında. On gün içinde bu kadar zayıflamasına şaşıran arkadaşları da bir kaza başında toplanmış gibi bakıyordu ona.

Güray:
- Nasıl işbaşı vermezler sana? dedi. Çıkarken aslan gibiydin…
O, mırıldandı:
- Vermediler işte…
Bir öfke, bir başkaldırma havası sarıyordu konuşmalarını.

Dökümcü Ali:
- Sigortanın kârını düşünüyorlar, dedi. Alacakları prim eksilir diye ödleri kopuyor…

Hamit soludu:
- Bankaya, ticarete çevirdiler sigortayı. Para bizim paramız, geberen biz, yiyen, yaşayan onlar…

Arkadaşları, o yıllarda, işçi sigortalarına nereden belâ olmuşsa olmuş üç beş doktora sövüp saydılar. Turan susuyordu gene. Kızmak bile gelmiyordu içinden. Çevresinde konuşulanları dinlemiyormuş gibi, bazen çevresindeki eşyaların beyazlığına, temizliğine, bazen sanatoryumun bahçesinin yeşilliğine takılıyordu gözleri. Sahiden bu cennette yaşamış mıydı on gün öncesine kadar? Bütün ömründe rahat bir yatak görmüşse burada görmüştü. Karnı doymuşsa burada doymuştu. Bütün ömründe hep hepsi burada kaldığı o dokuz ay.

Arkadaşları sendikacılara saldırıyorlardı şimdi de. Ah, bir sağlam çıksalar, bir işbaşı alabilseler, hepsini atacaklar, değiştirecekler! Hepsi satılık, hepsi mideci, kuyruk sallayan cinstendi, hepsi cıvık çıkmıştı başlarına getirdiklerinin. Anlamışlardı anlayacaklarını ama, geç! Çok geç…

O, yılgın bakışlarla hak veriyordu arkadaşlarına. Yavaş yavaş kendine gelir, yavaş yavaş başına toplananları tanımaya başlar gibiydi. Yemek zili çalınca birden ürkekleşti gene. Eniştesinin evinden kaçtığı gibi kalkıp gitmek istedi. Arkadaşları bırakmadılar. Bölüşeceklerdi Turan'la yemeklerini…

Yemek gelinceye kadar Hamit ile Güray bütün hastaları dolaştılar. Turan'a yardım için para topladılar. Her hasta gücünün yettiği kadarıyla katıldı toplanan yardıma.

Sanatoryumdan ayrılırken geçirdiği kazadan kurtulmuş gibiydi artık Turan. Sandığı kadar yalnız, kimsesiz değildi dünyada. Bakışlarında yeni yeni kıvılcımlanmaya başlayan bir umut ışığıyla, yarından tezi yok gezici satıcılığa başlayacağını söylüyordu arkadaşlarına…

1955/1970

* Değişik Gözle; Cumhuriyet Kitapları, 10. Basım Aralık 1998
Necati Cumalı'nın bu öyküsü, Sait Faik Hikâye Armağanı öykü serisi kapsamında dergimizde yer almaktadır. (1957) “Kendini Yiyen” öyküsü için, Cumhuriyet Kitapları'na teşekkür ederiz.

Necati CumalıNecati Cumalı, (13 Ocak 1921 Florina/Yunanistan – 10 Ocak 2001 İstanbul)
Tam adı Ahmet Necati Cumalı. Urla Şehit Cemal İlkokulu'nu (1931-32), İzmir Erkek Muallim Mektebi orta kısmını (1935), İzmir Atatürk Lisesi'ni (1938) bitirdi. İstanbul Hukuk Fakültesi'ni terk ettikten sonra Ankara Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu (1939). Askerliğini Çanakkale ve Ezine'de yedek subay olarak tamamladı (1944). Ankara'da MEB Yayın Müdürlüğü'nde, yine aynı bakanlığa bağlı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'nde çalıştı (1945-49). İzmir ve Urla'da serbest avukatlık (1950-57), Paris basın ataşeliğinde memurluk (1957-58), İstanbul Radyosu'nda redaktörlük (1959-63) yaptı. Yakalandığı karaciğer kanseri sonucu öldü; Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Şiir ve yazılarını 1939'dan başlayarak Ocak, Varlık, Servetifünun-Uyanış, Küllük, Yeni İnsanlık, Ülkü, Ankara, Yücel, Seçilmiş Hikâyeler, Yenilik, Yeditepe dergileri ile Ulus ve Dünya gazetelerinde yayımlandı. 1980 sonrası, haftalık 2000'e Doğru dergisinin yazı kurulunda ve sürekli yazarlı arasında yer aldı. Şiir, öykü, roman, deneme ve oyun alanlarında verdiği yapıtlarla son dönemlerin en üretken yazarlarından biri oldu. Yapıtları birçok dile çevrildi. Oyunları yurt dışında birçok kez oynandı.

Şiirlerinin çoğunda yaşanmış sevgileri, aşka, kadına dair özleyişleri anlatmıştır. Son şiirlerine kadar devam eden bu aşk temasıyla yetinmeyip halkın, köylünün ve memleketin dertlerini sergileyen, haksızlıklara, yolsuzluklara öfkelenen, dostluk, aile, gençlik özleyişlerini, çağdaş insanın yalnızlığını, manevi değerlerin yıpranış ve çöküşlerinden doğacak olumsuz, merhametsiz dünyayı dile getiren şiirler de yazmıştır. 1940 anlayışına bağlı, açık, duru, sağlam Türkçesiyle, çoğu kısa mısralardan kurulmuş iyimser bir üslubu özenle sürdürmüştür. Şiirlerinin çoğunda tatlı bir yaşama sevinci vardır. Yaşar Kemal'in deyişiyle “Yaşlanmaz şair çocuk” olarak doğayı, insanları, her şeyi sever. Şiirlerinde sevmek, sevilmek, sevinmek, sevişmek, sevinç, sevgi, sevimli gibi dünyaya ve insanlara bağlılık ve mutluluk duygusu ifade eden kelimelere sık rastlanır. Üslubu durudur, edebi sanatları kullanma kaygısı taşımaz.

Oyunlarının düşünsel temelini “ulus olma bilinci”yle Atatürkçü, çağdaş ve laik bir toplum anlayışı oluşturur. Bu anlayışla ve hümanist bir yaklaşımla Anadolu insanının sorunlarını ve toplumun aksayan yönlerini sergiler. Türk tiyatro edebiyatına ve sahne hayatına yerli, canlı ve değişik konu ve kişileri getiren Cumalı karmaşık ilişkileriyle ve yapısıyla beliren “insan”ın, karanlıkta kalan taraflarına ışık tutar. Toplumun ve toplum içinde sıradan insanın aksayan taraflarına yönelttiği eleştiri oklarıyla, ideali sezdirmeyi hedefler. İnsan ve doğa sevgisini, aşk ve yurt sevgisiyle birleştirir. Hem insan, hem de toplum adına özeleştiri sayılabilecek gerçekleri günışığına çıkarır.

Şiirinde yer almayan kimi gözlem ve saptamalarını öykü, roman ve oyunları aracılığıyla işler. Bunlar da, çevresindeki gerçekleri yansıtma çabası da sezilir. Dönemin edebiyat anlayışına uygun olarak kaleme alınan ilk öykülerini Sait Faik tarzında benöyküsel bir söylemle yazdı. Gençlik döneminin aşklarını konu alan bu öykülerde olaylara “şiirli bir perdenin arkasından baktığı” söylenebilir.

1959'dan sonra kaleme aldığı öykü ve romanlarında, Urla ve çevresine ait gözlemleriyle avukat olarak baktığı dosyalardan, karşılaştığı olaylardan öğrendiklerini birlikte kullanır. Doğa ortasında sürdürülen “canlı ve sert hayat”a ait çeşitli görünüşler, geleneksel yaşayış biçimiyle yasalar arasındaki çatışmalar yalın bir anlatımla öyküleştirilir. Toplum-doğa çatışması yanında yerli menkıbelerden de yararlanan Cumalı kasaba hayatına ait çeşitli görüşleri de yansıtmayı ihmal etmez.

Öykü ve romanlarında erotizmi de bayağılaşmadan kullanan Cumalı cinselliğin hayattaki yeri ve önemini hareket noktası olarak almaya çabalar. Onda Freudcu öğreti ile gözlemleri birbirini destekler durumdadır. Cinsel içgüdülerle ve sosyal değerlerin çatışması çevresinde insan türünün bu tarafı sergilenir.
(Tanzimat'tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, Cilt 1, YKY, 2003)

Şiirleri:
1943 Kızılçullu Yolu
1945 Harbe Gidenin Şarkıları
1947 Mayıs Ayı Notları
1951 Güzel Aydınlık
1954 Denizin İlk Yükselişi (İlk üç kitabı ve yeni şiirleri)
1955 İmbatla Gelen
1957 Güneş Çizgisi
1968 Yağmurlu Deniz (Son iki kitabı ile yeni şiirler)
1970 Başaklar Gebe
1974 Ceylan Ağıdı
1980 Aç Güneş
1981 Bozkırda Bir Atlı
1982 Yarasın Beyler

Hikâyeleri:
1955 Yalnız Kadın
1956 Değişik Gözle
1962 Susuz Yaz (Kitaba adını veren ilk öykü Metin Erksan tarafından 1963'de beyaz perdeye aktarılmış ve büyük başarı kazanmıştır, ayrıca oyunlaştırılarak İstanbul Şehir Tiyatroları'nda sahneye konulmuştur (1968).
1969 Ay Büyürken Uyuyamam
1976 Viran Dağlar: Makedonya 1900 (2005 yılında Fransız televizyonu tarafından "Le dernier seigneur des Balkans" adıyla 4 bölümlük bir mini dizi halinde yayınlanmıştır.)
1976 Kente İnen Kaplanlar
1979 Revizyonist
1979 Yakub'un Koyunları
1981 Aylı Bıçak

Romanları:
1959 Tütün Zamanı (Zeliş adıyla 1971)
1973 Yağmurlar ve Topraklar
1974 Acı Tütün
1975 Aşk da Gezer
1990 Uç Minik Serçem
1994 Viran Dağlar

Oyunları:
1949 Boş Beşik
1959 Mine
1959 Oyunlar I (Boş Beşik, Ezik Otlar, Vur Emri)
1969 Oyunlar II (Susuz Yaz, Tehlikeli Güvercin, Yeni Çıkan Şarkılar)
1969 Oyunlar III (Nalınlar, Masallar, Kaynana Ciğeri)
1969 Oyunlar IV (Derya Gülü, Aşk Duvarı, Zorla İspanyol)
1973 Oyunlar V (Gömü, Bakanı Bekliyoruz, Kristof Kolomb'un Yumurtası)
1981 Oyunlar VI (Mine, Yürüyen Geceyi Dinle, İş Karar Vermekte, Yaralı Geyik)

Denemeleri:
1971 Niçin Aşk
1976 Senin İçin Ey Demokrasi
1982 Etiler Mektupları

Günce:
1990 Yeşil Bir At Sırtında

Ödülleri:
1957 Sait Faik Hikâye Armağanı (Değişik Gözle adlı kitabıyla)
1969 Türk Dili Kurumu Şiir Ödülü (Yağmurlu Deniz adlı kitabıyla)
1977 Sait Faik Hikâye Armağanı (Makedonya 1900 adlı kitabıyla)
1984 Yeditepe Şiir Ödülü (Bütün Şiirleri I ile)
~~~

Sayı: 42, Yayın tarihi: 17/11/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics