MaviMelek
"MASANIN ÜSTÜNE ÇIKAN İNSAN / İPİ BOYNUNA ELİYLE GEÇİRİR / VE MASAYA BİR TEKME VURUR" - "Afrika Dansı" / Sevim Burak

[Deneme]"Kelimelere Resim Çizdiren Kekeme Yazar: Sevim Burak" | Yusuf Turhallı

Everest My Lord, İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar | Sevim Burak

"BİR CÜMLE ÜZERİNE
BİR YIL DÜŞÜNMEK…"

"Gürültü/ çatal/ bıçak/ tabak/ bardak/ kayık tabak/ bizim cam/ bu cam onu babadan uzaklaştırır/ peçete/ sürahi/ nazik olmak ister/ tuzluk/ sandalye/ sandalye minderi/ altı yaşındayken bu sandalyede oturur/ ekmek sepeti/ şamdan/ kül/ sigara/ tabla/ içmek/ ülser/ salçalı hindi/ mide/ sirkelik/ zeytinyağlık/ kremalık/ sancı/ bir şişe kulüp/ smokin/ şişenin üstünde ellerini kavuşturmuş kızgın bakışlarla seyreden babası yer alır/ ekmek kırıntısı/ halı/ LAF/ FAL/ BAL/ yala/ yut/ gırtlak/ kadeh/ kırık/ öteki yanda/ kucağında çocuk tutan anne yer alır/ anneye yaklaşır/ sevinç/ gözyaşı/ yemek/ bitirmek/ teşekkür/ oturan/ ALLAHAISMARLADIK"(1)

Sizin de zihninizde bir yemek odası canlanmadı mı yukarıdaki gelişigüzel gibi yan yana getirilmiş kelimeleri okurken? Ya da sanki bir yemek odasına bakıyormuşsunuz gibi olmadı mı? Belki de gördüklerimizin zihnimize yansıması... Bu pasajın alındığı (ve yazarının üç perdelik bir roman diye adlandırdığı) Everest My Lord ile birlikte ardında üç hikâye kitabı, iki oyun ve bir tane de roman bırakan; belki de Türkçe edebiyatın en yenilikçi isimlerinden biri olan Sevim Burak ne yazık ki (ülkemizde yetişmiş neredeyse her yenilikçi yazar gibi) yaşadığı dönemde büyük bir kitleye ulaşamadı. Peki, bu kadar az eser vermesine rağmen onu bu kadar önemli kılan etken neydi?

Sevim Burak'ın Kendi Yazarlığına Bakış Açısı

Sevim Burak, kendi yazarlığına ilişkin Yeni Dergi 'nin Nisan 1966'da 19. sayısında yayınlanan bir yazısında şöyle diyor:

Sevim Burak… hikâyelerim bilimsel bir dile çevrilerek değerlendirildi. Böylelikle hikâyelerimdeki kuramsal yaşam, gerçekçi bir dünyada görünmüş oldu. Şüphesiz hikâyelerimdeki kuramsal dünya, gerçek dünyaya bağlıdır. Hikâyelerimdeki düşünceler, gerçekçi dünya görüşüne aykırı da olsa, gerçekçi dünya görüşünden çıkmıştır. Hikâyelerim, yalancıklı, bilgi'ye karşı yazılmış bile olsalar, bilgi'yi doğrularlar... Ancak -hikâyelerim için çıkar yol, temelinden bağlı olduğumuz şu bilimsel dünya gerçeği değildir- hikâyelerim için çıkar yol, hikâyelerimin özünde olan güvensizlik (tıpkı kendi özümdeki güvensizlik gibi) günlük yaşamın gelişimine katılamaması- gerçeğin gidişine ayak uyduramamasıdır…(2)

Eserlerine bakıldığı zaman da bilinen anlamdaki gerçekliğin kırıldığı, hikâyenin özüne uygun bir gerçeklik yarattığı anlaşılabilir. Zira Sevim Burak, gerçeği olduğu gibi anlatmama yolunu tercih eder; onun için gerçeklik yazdıkça değişen bir şeydir. Bu yüzden kaleme aldığı bütün eserlerde alışılmışın dışında bir kurgu ve yazı biçimiyle karşımıza çıkar. Belki de yapmak istediği çevremizde olan şeylerin hafızamıza kelimelerle değil de resimlerle yerleştiğini anlatmaktır. Hatta öyle bir yerleşmek ki, eserlerinde yeri geldiğinde nesneler dile gelir.

Yazdığı metinlerde gerçeklikten uzaklaşılır ve metinleri okunurken okuyanın düş gördüğü sanısına kapılmasına neden olur. Kendisi de bilinen anlamdaki gerçeğe mesafelidir, çünkü gerçek, onun hikâyelerinde durmadan değişen ve çevresinde gölge gibi dolaşan bir şeydir. Gerçek, onun yaşantısına, insanlara, her şeye aykırı bir şeydir ve bu yüzden sadece gerçeğe benzeyen bir hayat yaratarak, hikâyelerini gerçekten daha anlamlı kılabileceğine inanır.(3)

Döneminde gerçeğe bu şekilde yanaşan ve gerçeği metinlerine bu şekilde aksettiren bir yazarın edebiyat yöneticileri tarafından (ve dolayısıyla okur tarafından) anlaşılamaması normal karşılanabilir belki de.

Sahibinin Sesi | Sevim BurakTiyatro Eserleri

Sevim Burak'ın yukarıda da belirtildiği gibi iki tane oyunu vardır. Bunlardan biri “Ah Ya Rab Yehova” öyküsünden oyuna dönüştürülmüş olan Sahibinin Sesi'dir. Diğeri ise “Sedef Kakmalı Ev” öyküsüyle dikkat çekici bir benzerlik gösteren İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar'dır. Öyküleri ve oyunları arasındaki bu benzerlik tabii ki tesadüfî değildir. Zira Sevim Burak kendi tabiriyle “kekeme yazar”dır ve o, gerçeği yazdıkça gerçek değişir; yeni anlamlar kazanır.

Türkçe edebiyata öyküleriyle ayrı bir yol çizen Sevim Burak tiyatroya da kendi farklı üslubuyla yanaşır. Gerçeği kaleminin götürdüğü yere göre yorumlayarak oyun içinde devamlı farklılaşan bir gerçeklik sunar seyircisine. Yazarın Türk tiyatrosunda yaptığı yeniliği Murathan Mungan şöyle dile getirir:

“Burak'ın tiyatrosu bir Tanzimat sahnesi gibi... Yazar bu ilk oyununda Türk tiyatrosu için önemli bir yeniliği, üslup ataklığını gerçekleştiriyor. Zaman ve mekân kaydırmaları üzerine gidip gelen bir sanrı üzerine kuruyor oyununu. Yönetmenine sonsuz olanaklar tanıyan ama büyük tuzaklarından, ince erdemlerinden ötürü de yönetmenini arayan, bekleyen bir oyun çatıyor.(...) Burak, tiyatroya rağmen, tiyatro yazmayı başarabilen bir yazar. Bu yüzden de çok çağcıl ve çok önemli.”(4)

Sevim Burak'ın döneminde sergilenen oyunlara bakış açısı genellikle kötümserdir. Çünkü o dönem “saçma sapan efsaneler, “Deli Dumrul” yok bilmem neyin cinleri gibi Anadolu efsaneleri ve sosyalist yazarların “şeyleri” evrile çevrile” sahneye konulmaktadır. Herkesin beğenerek akın akın gittiği hiçbir oyun yoktur. Bunun dışında da sanat dünyasında hareket yoktur. Ve kendi eseri sahnelenirse ne olacağı hakkında yoğun şüpheleri vardır.(5) Bu düşünceleri zaman zaman sahnelenen iyi oyunlarla değişmekle birlikte dönemin egemen sanat anlayışı düşünüldüğünde genellikle aynıdır.

Sevim Burak öykülerini yaratırken yaşadığı zorlu süreci aynı şekilde tiyatroda da yaşar. Zaten Sahibinin Sesi üzerine altı yıl uğraşması da bir yerde bunun göstergesidir. Ayrıca bir mektubunda İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar'ı oluştururken bir cümle için bir sene düşündüğünden bahseder. Hatta yazarken hastalanır ne yazarsa yazsın oyunu ilerletemez; neredeyse oyun yazmayı bırakacak noktaya gelir. Ama sonunda takıldığı cümleyi zorlaya zorlaya artık korkulacak bir tarafı olmadığını görür ve bu cümleyi kolaylıkla geçer. Ardından oyun cümle cümle açılır. Ve bu piyesini de öyküleri gibi cümle cümle örerek tamamlar. Bir cümle üzerine bir yıl düşünmek...

Sevim BurakÖykülerinde genel olarak konak kültürünün tükenmesini ele alan Sevim Burak oyunlarında da aynı yolu izlemiştir. Örneğin Sahibinin Sesi beraber yaşadığı sevgilisi Zembul Hanım'ın hamile kaldığını öğrenen Bilal Bağana'nın başından geçenleri konu eder. Bilal Bey kendini çevresinden soyutlamış ve çevresindeki herkese şüpheyle yaklaşan, Fransız okullarından mezun olmuş asalak bir paşazade tipidir. Paşa soyundan gelmesi dolayısıyla aynı zamanda konak kültürünün bir temsilcisidir. Bir taraftan Fransız hayranıdır ama çevresindeki yabancılara (azınlıklara) kin beslemektedir. Babasını çok seviyor ve sayıyor görünmesine rağmen babası öldükten sonra onun son isteğini yerine getirmeden hemen gömülmesini ister. Ayrıca babası iki manga asker ile gömülmesine rağmen kendisi bir asker kaçağıdır. Askerden kaçmak için İstiklal Savaşı'nda şehit düşmüş bir asker olan Muzaffer Seza'nın kimliğini çalacak kadar da düşer ayrıca. Oyunda Muzaffer Seza önce bir iç ses gibi ardından, Bilal Bağana'nın sürekli tartıştığı başka bir kişiliği olarak ortaya çıkar. Oyunun sonunda Bilal Bey'in ölümüyle temsilcisi olduğu konak kültürü de son bulur bir yerde.

İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar'da ise ölmek üzere olan Ziya Dağanalar'ın başında duran eşi Melek Hanım ve onun çok yakın arkadaşı Nıvart'ın konuşmalarıyla başlayarak gelişen olayları anlatır. Ziya Bey, Melek'i Menlik'ten kendisine hizmet etmesi için getirir lakin sonradan onu hanımı yapar. Melek, yıllarca Ziya Bey'e ve Ziya Bey'in ağabeylerine hizmet eder. Ziya Bey'i hiçbir zaman bir eş olarak görmeyen Melek'in tek isteği bu eş olarak görmediği ve yıllarca hizmet ettiği adamın tekaüt maaşını alabilmektir. Ziya Bey eskiden çok zengindir. Meşhur bir paşazadedir. Fakat zamanla yoksullaşmaya başlar. Burada dikkat çekici nokta Ziya Bey'in şaşaalı zamanlarını geride bırakmış olmasıdır. Ve gelen yoksulluğu ile birlikte ölmek üzere oluşudur. Burada da dikkat edildiğinde Sevim Burak yok olup gitmek üzere olan konak kültürünü Ziya Bey'de kişileştirir.

Bunların dışında Sevim Burak tiyatro eserlerinde, insanların günlük hayattaki ikiyüzlülüklerini göstermek için karakterlerine şizofrenik özellikler yükler. Oyunlarındaki bütün kişilerdeki çıkmazlar, çatışmalar ve kişilerin birbirlerine yaklaşım tarzı buna örnek olarak gösterilebilir.

Üç Perdelik Bir Roman ve Son Söz

Başta oyun olarak tasarlanan Everest My Lord'a sonradan yazarı tarafından üç perdelik roman adı verilir. Eser tam olarak ne oyundur ne de roman. Kitapta dilin sınırları sonuna kadar zorlanarak neredeyse tamamen “norm”al kabul edilen mantık sınırlarının dışına çıkılır.

Kitap, Hyde Park'ta* bir bankta oturmakta olan Everest My Lord ve onu gizlice takip eden Yazarın Gölgesi'ni anlatarak başlar. Everest My Lord düşüncelidir ve kasvetli bir hava hâkimdir parka. Orada, Başvekil ile karşılaşır sohbet ederler. Onlar, sohbet ederlerken parka iki bayan gelir ve daha konuşmayı düşünürlerken bayanlar parkı terk eder. Başvekil de ayrılınca Everest My Lord ve yazarın Gölgesi yalnız kalırlar. Ortaya çıkan Yazarın Gölgesine Everest My Lord “Gerçek nedir?” diye bir soru yöneltir. Fakat Lord'un da Yazarın Gölgesi'nin de bu soruya verilecek yanıtları yoktur.

Everest My Lord | Sevim Burakİkinci bölümde Everest My Lord'un dil encümeninden onaylanmış bir alfabeyi öğrenmeye çalıştığı ve ailesine de öğretmeye çalıştığı görülür. Kullandığı teknikle gerçeği geçmişin geleceğin ve şimdinin üzerine kurmaya çalışmaktadır denilebilir. Fakat bu bölümde dikkat çekici nokta gerçeği inşa ettikten sonra sorulan sorudur. “BEN NEYİM?” Zira dikkat edilirse Sevim Burak burada bir kimlik sorgulaması da yapmaktadır bu soruyla. Çünkü kitapta sözü edilen Everest My Lord bir tarafıyla batılı bir tarafıyla doğuludur. Kesin olarak çizilmiş bir kimliği yoktur. Ve dikkat çekici bir şekilde Sevim Burak'ı andırır bu özelliğiyle. Yazar için de “gerçek”ten daha önemli bir sorundur belki de ne olduğu ya da kim olduğu.

Kitabın son bölümünde Plevne Savaşı, Drina Köprüsü vs gibi dünya tarihiyle ilgili olaylar anlatılır. Burada tekrardan savaşıyormuş gibi görülen Osmanlı ve Batı dünyası yine bir kimlik savaşı olarak ele alınabilir. Ayrıca bu bölümde verilen bütün cümlelerin dipnotta tezatlarıyla verilmesi de savaşın sonucunda iki tarafın da yenildiği olarak algılanabilir. Hatta savaşların yeneni olmaması bu kimlik savaşının da kazananı olmayacağını gösterir belki de. Ve bu savaşlar sonunda Everest My Lord ile bütünleşirler. Kitap, Yazarın Gölgesi'nin yazı odasına giderek yazı masasına oturup yazı yazmaya başlamasıyla son bulur.

Sonuç itibariyle bakıldığında öyküleriyle Türkçe edebiyatta kendine belki de hiçbir zaman sarsılmayacak bir yer edinen yazar Sevim Burak; öyküleri kadar değer verdiği ve üzerine uğraştığı oyunlarıyla da yine kendine has üslubuyla bir yer edinmiştir. O bize kelimeleriyle resim çizmiştir ve köşesinde tarafımızdan anlaşılmayı beklemektedir.

Dipnotlar:
(1) Sevim Burak, "Everest My Lord, İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar", YKY, 2006, 98 s.
(2) “Sevim Burak Yazarlığını Anlatıyor” - Yeni Dergi, Sayı: 19, Nisan 1966
(3) A.g.y.
(4) Murathan Mungan, “Ruh Çağıran Metinler”, Somut, 22.07. 1983, s.8
(5) Sevim Burak, "Beni Deliler Anlar", Hazırlayan: Karaca Borar, Haykitap, 1. Baskı: İstanbul, Kasım 2009
(6) (Yazar Hyde Park diye bahsedilen yerin aslında Gülhane Parkı olduğunu söyler.) Sevim Burak, Beni Deliler Anlar, Hazırlayan: Karaca Borar, Haykitap, 1. Baskı: İstanbul, Kasım 2009

yusuf@mavimelek.com

~~~
Sayı: 45, Yayın tarihi: 09/03/2010

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics