MaviMelek
Hermes Kitap
"Taşları ters çevirmek ve altlarındaki garip kurtçukları teşhir etmek büyük bir cinayet gerektirir. Huzursuz delilerimizin yaşamları açığa vurulur." Jim Morrison

[Öykü]"Kayıp Sokağın Kuşu" | Aylin Parakos

Kayıp Sokağın Kuşu | Sinan Çakmak

"YARALI KUŞLAR MİSALİ"

İnsan büyüdükçe kirlenir. Bu hep böyledir. Küçük çocukların cinayete meyilli olanları, bu kirliliğin çok öncesinde ayrımına varmış zeki çocuklardır. Cinayetleri görmekle yetinip, sadece şahitlik yapan bizlere ne demeli? Ne yaşamaya meyilliyiz, ne ölmeye… Ne gitmeye, ne kalmaya… Buradaki cinayet kelimesi yaşamdaki tüm kıyımlara denk düşürülebilir. Yani ortada illa kan olması gerekmez.
Çocuğun üstünü ararken ceplerinden çıkan bu satırları iki üç kez okudum. İlk üç cümlenin altı, mavi tükenmez bir kalemle kalınca çizilmiş. Nereden buldu ki bunu? Hem okumayı yeni yeni öğrenen bir çocuk, ne anlar ki bu cümlelerden? Yazı bir gazeteden kesilmiş, belki de bir kitap sayfasından. Kâğıt o kadar yıpranmış ki bu ayrımı bile yapamıyorum. Bu çocuğun, (Gerçi on beşine basmak üzere ama yine de bir çocuk) üstelik bu dernekte yaşam döngüsünü ters yüz etmeye niyetlenmiş bu çocuğun, burada kalıp kalmayacağına karar vermek zorundayım. Ya yatakhane, ya sokak…

Neredeyse bir saattir odanın içinde bir sağa bir sola dönüp dolanıyorum. Hazırlayacağım rapor nihai bir karara önsöz olacak. Sık sık masanın üzerindeki kocaman, sarı zarfa takılıyor gözlerim. Dernekteki çocukların tüm masraflarını yüklenen bankadan gelen bu zarfta çocuğun adı yazıyor: Musa Kayar. Köşeye sosyal hizmet uzmanı Ayşegül, kaşesini basmış. Ayşegül'ün isminin altında kırmızı ve büyük harflerle "GİZLİ" yazıyor. Zarfı da alıyorum elime. Bir elimde zarf, bir elimde Musa'nın cebinden çıkan yazıyla pencereye doğru yaklaşıyorum. Uzaklardan simsiyah bir duman yükseliyor göğe doğru. Yangın mı acaba diye düşünüyorum. Bir sokak ötedeki trenin düdüğüyle sessizlik bozuluyor. Dumanın rengi değişiyor, yangın ihtimalini gözden çıkarıyorum.

Aklıma akşam buluşma sözü verdiğim dostum Vedat geliyor. Ama hemen kovuyorum onu zihnimden. Ardından bir yıldır aynı evde yaşadığımıza bir türlü inanamadığım Ece… O da oturuyor bu düşünce silsilesinin içine. "Masumiyet" sözcüğünün Türkçe sözlüklerden kaldırılmasını isteyen bir grup insanla, Türk Dil Kurumu'na dilekçe verecekmiş Ece Hanım. Yok efendim bu sözcük orada ne kadar iğreti duruyormuş. Git Ece, sırası mı şimdi diyesim geliyor. Yine de sessizliği bozmuyorum. Ece gelir de Marie eksik kalır mı? Ahh Marie… Muhteşem sevişen Marie. Bir daha asla hiçbir kadınla onunla olduğu gibi sevişmediğim, sevişemediğim Marie. Bacaklarının arasında uyuduğum geceler… Ama delicesine tutulduğum ya da tutunduğum o kadını, terk eden de ben değil miydim? Onu Londra'da bırakmakla, belki de hayatımdaki en büyük kıyımı gerçekleştirdim. Kıyım deyince, Musa'nın cebinden çıkan yazıdaki bir cümleyi tekrar okuyorum. Doğru yazmış kim yazdıysa. Yani ortada illa kan olması gerekmiyor. En çok korktuğum da Marie'nin bir gün apansız çıkıp gelmesi. Çılgın kadın, yapar mı yapar. Ya gelirse? İki bulutun arasından "İki kadını aynı anda anmak doğru değil, ikisinden birine haksızlık olacak" diye bir alt yazı geçiyor pencereden izlediğim görüntüye. Siyahla gri arasında bir renkten, dumanla yazılmış muhtemelen. Hemen toparlanıyorum.

Pencerenin önündeyim hâlâ. Konu Musa değil miydi? Aklımdaki Vedat, Ece ve Marie üçlemesinden süratle çıkmaya çalışırken, bir anda bahçedeki ağaçların altına upuzun uzanmış Musa'yı görüyorum. Emin olamıyorum ilk anda ama evet bu o! Ellerini başının altına almış, bacaklarını açabildiği kadar iki yana uzatmış çimlerin üzerinde öylece yatıyor."Göğe Bakma Durağı"nda sanki ya da göğü bırakma durağında. Bilemiyorum. Yanında da doğum yaptırmak için neredeyse tüm İstanbul'u ayağa kaldırdığı kedisi Nilgün ve minik yavruları. Nilgün de yayılmış çimlere, yavrularını emziriyor. O çok uzaklardaki duman, dumanla yazılmış alt yazı, tren sesi, kocaman binalar, ağaçlar, hepsi kayboluyor birden. Sadece tek bir ağaç, çimler, Musa ve kediler kalıyor. Pencereyi açıp ona seslenmek geliyor içimden ama vazgeçiyorum. Dernekte kaldığı süre içinde konuştuğu kelime sayısı yüzü bile geçmeyen Musa'nın, bana yanıt vermeyeceğini tahmin etmek zor değil.
Telefonum çalıyor bu sırada. Bahçedeki, bir filmden çalıntı gibi görünen bu sahneyi bırakmak istemiyorum ama yine de telefonu açmak için masaya oturuyorum. Arayan Vedat, akşamki görüşmeyi soruyor.
"Abi, görüşüyor muyuz akşam? Bak ona göre düzen kuracağım."
Ne düzeni diye sormak geliyor içimden ama konuşmayı bir an önce bitirip, bahçedeki sahneye geri dönmek istiyorum.
"Görüşeceğiz Vedat. Çok önemli bir işim var bugün. Bir sorun çıkmazsa görüşeceğiz."
Ama Vedat bu, çenesi düşüyor yine. Uzattıkça uzatıyor.
"Ece abla da gelecek mi abi, ona göre ben de benim hatunu getireyim diyorum. Olmaz mı?"
Üçleme geri dönüyor. Vedat, Ece… Bir tek Marie eksik. Biraz daha konuşursa, az önce pencere önünde aklımdan geçen "Marie'nin Dönüşü" senaryosu gerçek olacak diye saçma bir endişeye kapılıyorum.
"Bilmiyorum Vedat. Sen kafana göre ayarla bir şeyler. Kapatmak zorundayım, akşam görüşürüz."
Kapatıyorum telefonu. Musa'yı izlemek için hemen pencereye yöneliyorum ama film bitmiş yazık ki. Ne Musa, ne de kediler piyasada… Öfkeleniyorum Vedat'a, öyle lüzumsuz bir zamanda aradı ki. Belki dönerler diyerek uzaklaşıyorum pencerenin önünden.
Zarfa bakıyorum uzun uzun. İçindekileri dünden beri kaç kez okudum ama bir daha boşaltıyorum masanın üzerine. Musa'nın özgeçmiş sayfası, dernekteki nöbetçi öğretmen ve İstanbul'un çeşitli semtlerindeki karakol tutanakları arasında kayboluyor:
Adı: Musa
Soyadı: Kayar
Baba adı: Selim
Anne adı: Nilgün
Doğum tarihi: 03.06.19..
Doğum yeri: Kars- Digor…

Doğum tarihindeki sayılara takılıyor aklım. Üç ve üçün katları uğursuz olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Üç… Londra'ya gittiğim tarihi anımsıyorum birden: 3 Mart, Ece'yi tanıdığım gün 9 Temmuz. Düşününce bir felaketler dizini çıkabilir diye, bu işten süratle vazgeçiyorum. Musa'nın özgeçmişini okumaya devam ediyorum.

Musa Kayar, 12 haziran 20.. tarihinde derneğimize getirildi. Alınan bilgilere göre, anne ve babasının ölümünden sonra, akrabalarından biriyle İstanbul'a yerleşmiş. Bilinmeyen ve de bilinmesini istemediği nedenlerden kaldığı evden kaçmış. Beş yıldır sokakta yaşıyor. Derneği, sokakta yaşadığı arkadaşlarının sohbetlerinden duymuş. Bir arkadaşının tanıdıklarından biri dernek konusunda onu ikna etmiş. Gerekli kayıtları yapılarak derneğe kabulü sağlandı. Üzerinden çıkan bağımlılık yapan maddeler konusunda herhangi bir işlem yapılmadı. İlk muayene için Çocuk Psikiyatri Kliniği'ne sevk edildi.
Psikiyatri kliniği… Ne maceralı, şenlikli bir yer. Gecenin bir yarısı Musa için evden fırladığım gün de öyleydi. Dernekte, rehabilitasyon amaçlı bir sürü kedi köpek beslendiğinden, sponsor olan firmalardan biri, bir de veteriner görevlendirmişti. Musa'nın kedisi Nilgün (Kediye neden bu ismi verdiğini çok sonra öğrenmiştim) veterinerin söylediğine göre, çok zorlu bir doğum gerçekleştirecekti. Fakat o günlerde ne olduysa bu veteriner ortadan kayboldu. Sponsor firmayla yeni bir veteriner için yazışmalar sürerken, Musa'nın kedisinin sancıları tutmuştu bir gece yarısı. Bunun üzerine yatakhanenin koridoruna çıkıp, avazı çıktığı kadar bağırmış Musa, "Öğretmennn, öğretmennn!" diye. Nöbetçi öğretmenle birlikte çocuklar da koşmuş Musa'nın sesine. Aslında kediyi yatakhaneye alması başlı başına bir suç. Toplanan kalabalık ne olup bittiğini anlamaya çalışırken, Musa Nilgün'ü kaptığı gibi merdivenlere doğru koşmaya başlamış. Kedi de çığlık atıyormuş bu esnada. Nöbetçi öğretmen telefonla beni aradı. Saat gecenin üçü. Ece yanımda çırılçıplak uyuyor. Tabii benle beraber telefon sesine o da zıpladı. "Ne oluyor Halil? Arayan kim?" diye sorunca verdiğim yanıt, "Nilgün, Nilgün doğuruyormuş, hemen gitmem gerek" şeklinde olunca öylece kalakalmıştı." Nilgün kim, ne doğumu, inanmıyorum sana. Ne haltlar karıştırıyorsun?" diye saçmalamaya başladı Ece. Bir taraftan giyinmeye çalışırken bir taraftan onu izlediğimi hatırlıyorum. Böylesine güçlü bir ışıkta onu ilk kez çırılçıplak görüyordum çünkü. Sanki ilk kez karşılaşıyoruz. Yatmadan önce aldığı duştan hâlâ ıslak saçlarıyla, o an Ece'yi de kedi gibi görüyorum karşımda, o incecik sesiyle miyavlayan, her an parçalamaya hazır bir kedi. Ama ne miyavlama! Ağlamaya başlamaz mı bir de. Yahu bu kadın gözyaşları niye bu kadar delicidir? Havva cennetten kovulduğu an ağlamış mıydı acaba? Açıklamaya zaman yok. Bir kedimiz eksikti diye söylene söylene apar topar çıkmıştım evden.
Derneğe vardığımda, çocukların neredeyse tümü bahçedeydi. Sinan'la karşılaştım ilkin. Çocuklarımızın en çapkını Sinan. Kalabalıktan istifade bir ağacın altında sigara içerken yakaladım onu. Beni görür görmez, hemen fırlattı elindeki sigarayı. "Hocam, iyi geceler" dedi ayağa kalkıp. Doğrusu başka bir zaman olsa direk sigara uyarılarına başlayacaktım ama boş ver dedim, hiç sırası değil. Ona Musa'yı sordum hemen.
"Vallahi nereye gitti bilmiyoruz hocam. Nilgün doğuracakmış herhalde. Bas bas bağırıyordu koridorda. Kediyi kucağına alıp basıp gitti sonra. Biz de bahçeye çıktık aramak için." Sinan'ın sözlerinden durumu az çok kavrayabilmiştim. Bahçedeki çocukları yatakhaneye gönderip, nöbetçi öğretmenle birlikte Musa'nın nereye gitmiş olabileceği yönünde tahminler yürüttük. Polisi aramayı da ihmal etmemiştim tabii.

Sabah 06.30'da (yine üç ve katlarından oluşmuş bir saat dilimi) gelen bir telefonla her şey çözüldü. Meğer Musa, Nilgün için dernek masraflarını karşılayan banka müdürlüğüne bir mektup yazmış. Veteriner istemiş. Bunu nasıl becerdiğini çözemedim ilkin. Sonradan öğrendik ki, mektubu üst sınıflardan yazıda maharetli çocuklardan birine yazdırmış. Çok geçmeden yanıt gelmiş, reddedildi diye. Musa bu vazgeçer mi? Banka müdürüyle yüz yüze görüşmeye gitmiş bu sefer de. Müdüre ne anlattığını o kadar merak etmiştim ki. Konuşmaz ki Musa… Yani içinde öyle az sözcük var ki hayata dair… Ya da söyleyecek çok sözü var da, sarf etmeye değer bulmuyor belki de. Ama anlatmayı bir şekilde becermiş olacak ki banka müdüründen yine olmaz cevabını almış. O günün akşamında müdürü evine kadar takip etmeyi de ihmal etmemiş. Bütün bunları hangi zaman diliminde gerçekleştirdi hiçbirimiz öğrenemedik. Kedisinin sancıları tuttuğu an, aklına banka müdürü gelmiş; sokakta bir zamanlar birlikte yaşadığı tüm ekibini toplayıp, adamın kapısına dayanmışlar sabaha karşı. Kucağında kedisi Nilgün, arkasında sekiz on tane, boy boy çocuk. Müdür kapıyı açmamak için çok direnmiş ama çocukların kapı önüne koydukları iki tenekeden yükselen alevler, kapıcıyı korkutunca mecburen açmış kapıyı. Çocuklardan en iri yarı olanı "Hey müdür, elini çabuk tut, hemen veterinere gitmemiz gerek." diye biraz da tehdit edercesine gereken açıklamayı yapmış. Musa yine konuşmuyormuş tabii. Adam ürkmüş olmalı ki, Musa ve birkaç çocuğu arabasına alıp, doğruca hayvan hastanesine gitmişler. Nilgün'ün doğumu böylelikle sadece dernek ve karakol kayıtlarına değil, hastane kayıtlarına da geçmişti.
O sabah, banka müdürü telefonda bunları anlatırken içimden sessizce gülümsüyordum. Tüm masallardan kovulmuş olmasına karşılık, Musa'nın ne farkı vardı bir masal kahramanından? O çocuklar… Derneğe alamadığımız diğerleri. Yaralı kuşlar misali, çocuk gülüşleriyle oyalanıyorlardı bu pervasız şehirde. Açtılar, üşüyorlardı, sevgi yoksuluydular. Tanrının merhametli gizli parmağı nedense onlara bir türlü değmiyordu. Her şeyi ve herkesi kaybetmeye hazırdılar. Tek bir şeyi hariç: Sokakta buldukları birbirlerini… Yoksa bir kedi için bu kadar şeyi göze alabilirler miydi?

Elimdeki özgeçmiş sayfasını masaya bırakıp, gözlerimi ovuşturuyorum. Bu çocuğa dair bunca ayrıntıyı nasıl hatırlayabiliyorum diye kendime sormadan da edemiyorum. Öğlen olacak neredeyse. Musa ile ilgili rapora hâlâ tek bir satır yazabilmiş değilim. Polis tutanaklarına göz atıyorum bir ara. İlgi bölümünü okumadan geçemiyorum.
21.09.20.. günü 16.00- 24.00 saatleri arasında görevli bulunduğumuz, Beyoğlu Tarlabaşı devriye nöbetinde, Gümüş Küpe Sokağı mevkiinde, 27 kapı numaralı mahalle kahvesinin tuvaletinde yaptığımız aramalar sonucu Musa Kayar ismindeki çocuk şahsın üzerinden üç adet esrarlı sigara (artık üçün uğursuzluğuna kesinlikle inanıyorum) ve özenlice paketlenmiş bir kutu içinde hiç giyilmemiş 18 adet çocuk elbisesi bulunmuştur. Konu ile ilgili olarak derhal polis merkezine bilgi verilmiş, dahili anons sisteminden duyuru yapılmasına rağmen merkezden bir yanıt alınamamıştır. İlgili şahsın yapılan ön soruşturmasında, sigaraları tuvaletten bulduğu bilgisi alınmış, kolideki elbiseler konusunda bir sonuca varılamamıştır. İşbu Tespit Tutanağı tarafımızdan olay mahallinde tanzim edilerek, okunduktan ve de doğruluğu anlaşıldıktan sonra imza altına alınmıştır. 21.09.20.. saat: 18:24…
Hey gidi Musa! Hadi elbiseleri anlıyorum da o sigaraları nereden buldun acaba? Elbiseleri anlıyorum çünkü o günlerde derneğe, epey ses getiren bir eğitim vakfından yüklü miktarda, kolilerce giysi yardımı yapılmıştı. Musa da gizlice kaptığı bir koliyi, sokaktaki ekibine götürmüştü. Sonrasında "Derneğe nasılsa bir şekilde gelir, ama arkadaşlarım nereden bulacak?" diye bir açıklama yapmıştı bu kayırma durumu için. Merhametinden zaman zaman utandığım bu çocuk, böylece bir şeyi daha öğretmişti bana: İtaatsizlik, öyle her zaman felâket değildir.
Kapı çalınıyor bu esnada. Kimin geldiği hiç önemli değil ama gelmesin istiyorum. Gelme, girme ne olur diye yalvarmak bile geçiyor içimden. Ayağa kalkıp, kapıya doğru yaklaşıyorum. Gözetleme deliğinden bakıyorum ama ortalıklarda kimse görünmüyor. Tam masaya doğru geri adım atarken tekrar duyuluyor kapı sesi. Artık açmak zorundayım. Geriye dönüyorum. Usulca kapı koluna değiyor elim, yavaşça çeviriyorum kolu. Musa… Ayaklarının dibinde Nilgün ve dört yavrusuyla bana bakıyor.
O an dünyanın tüm edebiyat metinleri siliniyor hafızamdan. Musa bana bakıyor ben de ona. O çok az konuşan Musa'nın ağzından tek bir cümle çıkıyor:
"Şimdi biz mutluyuz de mi öğretmenim?"

Sayı: 24, Yayın tarihi: 20/04/2008

aylin@mavimelek.com

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics