MaviMelek Edebiyat
Hermes Kitap
"Aramak, bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak." Siddhartha / Herman Hesse

[Öykü]"Bir Adam ve Bir Hayaletin Rastlaşması ve Kayıp Ceset" | James Hakan Dedeoğlu

Bir Adam ve Bir Hayaletin Rastlaşması ve Kayıp Ceset | İhsan Arı

"AMA BEN BOŞUM, ETKİSİZİM, HİSSİZİM, SİLİNİYORUM"

“P ardon, bana yardım edebilir misiniz?"
"Tabii, elimden gelen bir şeyse yardımcı olurum. N'oldu?"
"Birkaç saattir sokaklarda dolaşıyorum ama cesedimi bulamıyorum. Ve vakit geçtikçe, neden bilmiyorum, hafızam siliniyor. Herhangi bir şeyi hatırlamak için zorluyorum kendimi ama nafile. Burası neresi, nasıl öldüm, buraya nasıl geldim bilmiyorum. Tek bildiğim yoluma devam etmek için cesedimi bulmam gerektiğim."
"Hmmm… Her gün cesedini arayan bir hayaletle karşılaşmıyorum ve bu koca şehirde cesedin nerede olabilir hiçbir fikrim yok… Yani, yardımcı olmak isterim tabii ki, yanlış anlama ama hatırladığın bir şeyler varsa işimizi kolaylaştırır."
"Gözlerden uzak bir yerlerde olduğunu hissedebiliyorum. Martılar uçuyor üstünde cesedimin, seslerini duyabiliyorum."
"Biraz daha çabala."
"Bunun dışında tek hissettiğim şey ıslak beyazlık ve köpükler."
"Aklıma deniz kenarından başka bir yer gelmiyor. Oralara baktın mı?"
"Deniz kenarına nasıl inileceğini bilmiyorum. İnsanlarla iletişim kurmaya çalıştım ama beni göremiyorlar. Şu ana kadar kendimi gösterebildiğim tek kişi sen oldun."
"Tuhaf bir baht desene. N'oldu ki sana? Öldürüldün mü yoksa?"
"Bilmem, belki de; ama bunun bir önemi var mı ki? Senden sadece bedenimi bulmamda yardımcı olmanı istiyorum. İyi birine benziyorsun."
"Evet, evet iyi biriyimdir denebilir, en azından aksini iddia eden kimse çıkmadı bugüne dek. Neyse hadi arayalım cesedini. Çok genç gözüküyorsun, bu yaşta nasıl oldu da ölmeyi başardın? Kaç yaşındasın ki sen?"
"Yirmi dört."
"Bu kadar genç ölmene çok üzüldüm. Ben senin yaşlarındayken sürekli, ölümle nerede ve nasıl tanışacağımı, ardımdan kaç kişinin ağıt yakacağını düşlerdim. Siyahlar giyinmiş güzel bayanların teşrifleriyle şenlenen bir merasim hayal ederdim. Sonra fotoğrafçıların verdiği eşantiyon 30'luk albümlere doldurulmuş fotoğraflardan bir bir nasıl silineceğimi düşünürdüm; ölümü merak ederdim ve doğrusu, ölümü isterdim. Ama artık merak etmiyorum ölümü ve cenazemin nasıl olacağını biliyorum."
"Anlatsana…"
"Ailemin yıkılıp tekrar dikileceği gerçeği bir yana, orada bana hayran kadınlar olmayacak ve tanıdığım bir sürü insan defnimi gün içerisinde bir saat aralığına sıkıştırmaya çalışacak. Üzgün olduklarını söyleyip, kendi sıralarının ne zaman geleceğini düşünmeye yarım saat ayıracaklar. Bir süreliğine, bu insanların aklında tedirginlik ve acı ünlemi gibi imgeye sahip olacağım, sonra da silineceğim. Belki arada bir arabanın benzin kadranına bakarlarken anımsayacaklar beni; ama arkadan sollamak için yaklaşan araba unutturacak yine beni. Umarım senin için böyle olmaz."
"Umarım. Fakat bunu asla bilemeyeceğim. Çünkü ne ailemi, ne de kim olduğumu hatırlayamıyorum. Birkaç saat önce kaldırımda gözümü açtığımda biliyordum ve anımsıyordum her şeyi, ama şimdi fiziki hayatıma dair tüm belirtiler silinirken yeni bir berraklık alıyor yerini. Biliyor musun? Bu yaşta ben de ölmek istemezdim ama bunu umursayamıyorum şimdi. Hayalet olduğumu ilk fark ettiğimde, içimi kudretli bir acı ve çığlık kapladı. Kendimi duvarlardan duvarlara vurdum, hiçbir şekilde bana o esnada hâkim olan acıyı ve kederi bastıramıyordum; ama şimdi eser kalmadı ondan. O acı çeken ben miydim, ondan bile emin değilim. Ne için acı çektiğimi dahi bilmiyorum. Ve şimdi ölümüm için kederlenmiyorum. Buraya tek bir aidatım kaldı, o da bedenim… Onu bulduktan sonra hiçbir ağırlığımın kalmayacağını hissedebiliyorum."
"Eminim öyledir. Yine de böyle bir olayı daha önce ne yaşadım ne de duydum. İlahi sistemde bir yerlerde aksilik oldu herhalde ve piyango da sana vurdu ki hâlâ aramızdasın. Gel şu taraftan gidelim."
"Az önce ilahi sistem dedin. Bu işin sonunda vardığın yerin ya da biçimlendiğin şeklin, ilahi bir yanı olduğunu sanmıyorum. Ona kutsal, ilahi ya da bunun gibi bir sıfatlandırma yerleştirmek, var olanın çok ufak bir parçasını yansıtıyor. Çünkü gitmekte olduğum yer büyük olduğu kadar ufak, ulu olduğu kadar adi ve ilahi olduğu kadar da şeytani olduğunu sezebiliyorum. Benimse bunun karşısında hissettiğim, algısal simetrilerden arınmış bir sadelik."
"Tamam, tamam. Kendi cenazem ile ilgili belki dört dörtlük hayallerim olmayabilir ama en azından öteye vardığımda kendimi hoş bir diyara emanet edeceğime inanmak içimi rahatlatıyor. Bu yüzden her şey nötr, her şey! Hiçlik boşluk vaazlarını bırak ve feylesofluk yapma, inan buna hiç ihtiyacım yok. İzin ver istediğim gibi düşleyeyim oranın nasıl bir yer olduğunu."
"Korkman doğal. Çünkü insan, hayatı boyunca hayallerini kurduğu ve gerçekleşmesine bu dünyada tanıklık edemediği masalların gerçekleşebileceği, soluduğu gerçekliğin kırılabileceği tek yerin ölüm olduğuna bel bağlamış durumda. Ama tüm bunları öğrenmenin tek yolu var ve bu kimsenin yüzleşmeyi göze alabileceği bir yol değil. İnsan titreyerek ve ödü patlayarak ama bir yandan umut ederek bekliyor ölümü; ama onu asıl bekleyen dehşet, öldüğü zaman karşılaşacaklarından memnun kalmaması olacak. Hayatın boyunca bu anı bekliyorsun ama prizi taktığında seni karşılayan tek şey karlı bir ekrandan başka bir şey değil; tüm kanallar kapatılmış, stüdyolar boşaltılmış, en sevilen talk-show'cular işsiz kalmış ve değiştirecek hiçbir kanalın olmadan elinde kumandayla oturuyorsun. İşte bunla karşılaşmaktan tırsıyor insan öte tarafta ve bu yüzden efsaneler ve ilahilerle süslüyor ölümü…"
"Bir hayalet için sağlam çenen varmış! Senin bunları düşünmek yerine ölmüş olmana üzülüyor olman gerekmez mi?"
"Hatırlamadığım bir hayat için niye üzüleyim? Sadece kendimi eksik, tamamlanmamış hissediyorum ve…"
"Cesedin… Tamam, merak etme bulacağız onu. Peki, Tanrı var mı o tarafta? Hissedebiliyor musun onu?"
"Ben de sana bunu soracaktım… O tarafta var mı Tanrı? Tanrı senin hayatında mı?"
"Spilliaert'in bir çalışmasını hatırlıyorum. Aylinin altında ürkünç bir karanlıkla dalgaları buyur eden bir kumsalı betimliyor. O resmi ilk gördüğümde tanrının orda, o kumsalda bir yerlerde yaşadığına inanmıştım. Tanrı'yı oraya Spilliaert koymuştu ve Tanrı onun hayatında vardı. Ama ben o kumsala hiç gitmedim ve Tanrı benim hayatıma hiç girmedi ya da ben fark edemedim. Her iki durumda da değişen bir şey yok…."
"Deniz kenarına daha ne kadar yolumuz var?"
"Az, beş dakika kadar. Neyi merak ettim biliyor musun?"
"Hayır."
"Hiç, bir kızla yattın mı sen? Ben ilk kez senin yaşındayken birlikte olmuştum bir kızla, çok merak ettim o yüzden. Ah, hatırlamıyorsun ama değil mi! Pardon! Bunu anlatmam güç olacak ama anlatmam gerektiğini hissediyorum nedense, zaten bir hayaletten başka kime daha iyi günah çıkarılabilir ki? Neyse, senin yaşındaydım ve bir süredir görüştüğüm bir kız vardı. Ona âşık falan değildim ama birlikte olmak için her şeyi vermeye hazırdım. Sonunda, uzun uğraşlar sonunda onu eve çağırmayı başardım. O kadar heyecanlıydım ki, kız gelmeden evin her tarafını cifle temizlediğimi bile hatırlıyorum. Kısa keseyim. Sonuçta yatağa girdik ve sevişmeye başladık; sert gözükmeye çalışıyordum, bu şekilde onu kendime hayran bırakacağımı düşünmüştüm. Sevişirken saçlarını çekiyor, arada bir ısırıyor canını acıtmaya çalışıyordum. Kızın korktuğunu fark etmiştim ama sert davranmaya devam ettim. Kız ağlamaya başladı ama durmadım. Çok gençtim ve aklımdan geçen tek şey onu becermek ve kendimi ispat etmekti. Sanki odada bir idam mangası vardı ve başarısız olursam darağacına asılacaktım. Gözyaşlarına ve çektiği acıya aldırış etmeden işimi bitirine kadar devam ettim. İşin en acı tarafı, ölüm mangasını atlattığım için gururluydum, bir erkektim, sik kafalı bir erkek… Aslında onlar cezamı verip gitmişlerdi. Bir hafta sonra onun artık 24'lük bir hayalet olduğu haberi ulaştı okula. Bileklerini altı yerden kesmesini haklı gösterecek bir not da bırakmamıştı. Duyduğum korkudan ve dehşetten üzülüp üzülmediğimi bile hatırlamıyorum; kimseye bir şey söylemedim. Polisler beni sorguya çağırdığında "Mutlu biriydi, aramız da iyiydi. Asla unutamayacağım akik gözleri vardı" dedim ve sadece o zaman ağladım onun için. Şimdi seni görüyorum, her şeyi unutmuşsun ve onun da benim çirkinliğimi unutmuş olabileceğini umut edebiliyorum. Onu aklımdan çıkaramıyorum, on beş yıldır her sabah onun sesiyle açıyorum gözlerimi; ama en azından birimizin olanları unutmuş olabileceğini düşünmek rahatlattı beni."
"Şu tarafa doğru gidelim! Hissedebiliyorum onu, çok uzağında değiliz!"
"Sana bakıyorum da, çok genç ve o kadar güzel görünüyorsun ki, ölmüş olmana inanamıyorum, bu… Bu çok üzücü. Kim, ya da ne yaptı bunu sana? Eğer bunu sana birileri yaptıysa, mutlaka hesabını sormalısın! Sen bir hayaletsin ve buna hakkın var! Öyle değil mi! Bir ejdere dönüşüp evlerini basabilir, duvarlardan kapılardan geçip hayatlarını zindan edebilir, arzın fersahlarından lanetli ruhları çağırıp üstlerine salabilirsin ve kendi hayalet öcünü alabilirsin… En azından benim burada durup ecdatlarına sövmemden daha iyi bir şeyler yapabileceğin ortada. Çünkü görünen o ki dostum, sen bir hayaletsin!"
"Evet, ben bir hayaletim ama neden öldüğümü bilmiyorum; ayrıca öldürülmüş olsam bile bunu kimin ne için yapmış olduğu çok da umurumda değil. Yani çok istekliysen polise haber verirsin, onlar da işin icabına bakar. Ama senin aksine dünyanın döndüğünü hissedebiliyorum, bir saniye bile olsun yerinde durmuyor ve ben de duramam. Bedenimi görüp buradan gideceğim."
"İyi de yaşadığın hayatı hatırlamıyorsun bile… Sana bulunduğun yerde daha mutlu olduğunun garantisini veren ne?"
"Çünkü insanı daha iyi anlayabiliyorum şimdi ve mutlu olup olmamam yaşamış olduğum hayatla ilgili değil. İnsanoğlunun ihanet ettiği kaynağı görebiliyorum şimdi ve ihanetinin büyüklüğünü de. O kaynak yoğun bir trafik gibi etrafımda ışıklar saçarak dönüyor. Ama insan o kaynaktan korkuyor ve eninde sonunda ona döneceğini bile bile onu yok etmeye çalışıyor."
"Off, boş ver insanı. Ben hiç günümde değilim bunları konuşmak için."
"Peki. O zaman sana belleğimde, hayatımdan geriye gelen tek bir anı kırıntısını anlatmama izin ver. Anı demek güç aslında çünkü isimlendiremiyorum. Elimde bir gofretle camın önünde oturuyorum, damlaların bıraktığı minyatür nehirleri izliyorum; annem beni dışarı çıkarmadığı için buruğum ve yağmurun kendimi iyi hissettirmesini umut ediyorum. Daha ufak bir çocuğum, beş yaşında, belki de altı, ne fark eder? Ve bir süre sonra umudum gerçek oluyor; yağmur üzüntümü söküp alıyor, kendimi harika hissediyorum, ufak parmaklarımı camda gezdiriyorum, bir yandan da gofretimi afiyetle yemeye devam ediyorum. Kendi zamanımı örüyorum çevreme, dışarıda yağmur göletlerinin içinde zıplayan çocuklara bakıyorum; ama artık aralarında olmadığım için mutsuz değilim. Hatırlayabildiğim kadar kalıyorum camın önünde. Neler düşünüyorum bilmiyorum ama henüz istenilen kalıplarda şekillenmemiş cümleler akıp gidiyor zihnimde. Arkamdan babamın "Bu çocuğun nesi var, saatlerdir camın önünde oturuyor" dediğini duyuyorum ama yüzü bulanık. Tekin bir huzur var içimde, bunu anlamasam da hissedebiliyorum. Hayatımdan geriye kalan tek kırıntı bu. Tuhaf değil mi sence de?"
"Senin durumunda hiçbir şey tuhaf gelmiyor bana. Acaba, ben hangi anımı muhafaza ediyor olurdum? Düşünüyorum da buna değer bir anı var mı ki? Şimdi aklıma gelmiyor ama eminim öldükten sonra hepsine can havliyle sarılırdım. Ama her iş dönüşünde görmekten fevkalade sıkıldığım, mutfak ışığıyla aydınlanan salonun sokaktan gözüken iç sıkıcı görüntüsünü ve hecelere ayırıp havaya uçurmak için kendimi zor tuttuğum isimleri hatırlamak istemiyorum. Bunların sözünü verirsen yanına gelmeye razıyım!"
"İşte bu yarını, bir sonra ki adımı, bir sonraki hamleyi garantileme dürtüsü bahsettiğim. Tüm insanlarda olduğu gibi sende de var. Bende de vardı muhtemelen ama işte buradayım. Bir hayaletim, bir ölüyüm."
"Birkaç yıl önce tanıştığım bir adam vardı. Hayatını ölülerle iletişim kurmaya adamıştı, onu anımsattın bana şimdi. Paralel evrenden sesler kaydettiğine inandığı, birçok kişiye de inandırdığı, şu babaannelerin evlerinde kalan dolaplı radyoları andıran bir cihazı vardı. Bu konuya adanmış odalar ve kutular dolusu kitapları, evini bir tetris oyunu gibi doldurmuştu. Ne zaman karşılaşsak ya da aynı masada bulunsak, bitmek bilmeyen araştırmalarından ve herkesin kanını dondurmayı başaran ürkünç deneyimlerinden bahsederdi. Birkaç kez televizyonlardaki şu tartışma programlarına bile katılmıştı. Birini izlemiştim; sunucunun ve konukların alaycı bakışları arasında, ölü babasından nasıl yemek tariflerini aldığını anlatmıştı. Manyak herif… Ona, bir keresinde neden ruhlar ve hayaletlerle uğraşıp durduğunu ve onları rahat bırakmadığını sorduğumda "Birilerinin de onlarla ilgilenmesi gerek, onların da alakaya ve arkadaşlığa ihtiyacı var" demişti. Her ne kadar dediklerine bir nebze bile olsa inanmasam da, cevabı mantıklı gelmişti. Ama şimdi dediğini düşününce, galiba o da sadece öte taraftaki yerini garantilemeye çalışıyordu; öte tarafta da hayatın devam ettiğinden emin olmak istiyordu. İki yıl önce karısını kanserden kaybettikten iki ay sonra, onu apartmanının önünde o radyoya benzeyen cihazını çöpe atarken gördüm. Duyduğuma göre karısı öldükten sonra ölümden korkar olmuş. Seni onunla tanıştırmak isterdim, eminim kendini çok iyi hissederdi. Ama vaktimiz yok…"
"İsterdim, ne kadar yardımcı olabilirdim bilmiyorum fakat… İyice yakınlaştığımızı hissediyorum, şuradan gidelim. Şu ilerideki kayalıklara doğru."
"Artık güzel bir ölümün kalmamış olması ne kadar acı değil mi? Cesedini, ya viagradan şişmiş penisin elinde ya da arabanın bagajıyla direksiyonu arasında sıkışmış buluyorlar ve "İşte böyle acı içinde öldü bu zavallı" diyerek herkesin takdir etmesi için fotoğrafını basıyorlar. Ve teşhir ediliyorsun ve insanlar izliyor ve izlerken yemek yiyorlar ve çocuklarının başını okşuyorlar ve bir zamanlar bunlara üzülen varlıklar olduklarını unutuyorlar. Ben böyle ölmek istemiyorum! Bir şansımın daha olacağını bilmek istiyorum. Neleri değiştirebilirdim, buna gücüm yeter miydi? Böyle bir şansım varsa bile, işimi şansa bırakmak istemezdim açıkçası. Rüşvet kabul ederler miydi dersin? Biliyor musun, Porto Rico'nun bir plajında, her sabah kendini dalgalara bırakan münzevi bir sörfçü olmak için her şeyimi verirdim. Rüzgâr estiğinde lanet bir servi ağacı gibi hışırdamayan palmiyelerin gölgesinde bir barakada, mulatto'larla, melezlere orada böyle diyorlar, yatıp kalkan piçin teki olduğumu düşleyebiliyorum. Ve ne radyom var, ne de televizyonum. Sadece oraya uğrayan turistlerden edindiğim, yeni ya da eski albümlerinden haberdar olmadığım grupların kopya albümlerini dinlediğim eski bir disc-man'im… Ve postacı kapıma faturalar yerine, önceki yaz yattığım turistlerden gelen mektupları bırakıyor. Evet, bunu isterdim. Sen?"
"Senin için gerçek olmasını isterim doğrusu, ama ben boşum, etkisizim, hissizim, siliniyorum ve işlediğim günahları, sevapları hatırlamadığımdan bir kaygım yok. Bedenimin taşımakla yükümlü olduğu ağırlıklardan arındım, masum bir bebeğe ve cani bir katile aynı mesafedeyim; ne uzak ne de yakın. Bedenimde su yok, gözyaşı da… Keder ve pişmanlık akıp gitti. Kesilecek hesaplar, ödenecek bedeller ve bitirilecek işler yok. İşte burası dur! Bedenim burada bir yerde!"
"Buna hazır mısın? Gerçekten de görmek istiyor musun? Ya parçalanmışsa, ne kadar hissiz olsan da böyle bir şeyi göğüsleyebilir misin?"
"Onu bulmadan buradan gidemeyeceğimi biliyorum ve bir an önce gitmek istiyorum!"
"Peki, sen burada bekle. Ben inip şu kayaların oraya bir bakayım."
"N'oldu? Orada değil mi? Niye ağlıyorsun?"
"Burada… Burada bir ceset var ama senin değil. Genç bir kız cesedi… Boğulmuş olmalı! Tanrım neden… neden ölmüş bu? Senin cesedin niye burada değil! Neler oluyor! Hani buradaydı senin cesedin! Bu kız kim!"
"Buralarda olmalı… Eminim!"
"Bu kız kim peki? Söylesene!
"Bilmiyorum, hiçbir şey hatırlamıyorum ki…"
"İşte buldum! Bu tarafta gel çabuk! Tanrım sen de boğulmuş olmalısın. Ne de masum gözüküyorsun. N'oldu acaba ikinize de, neden cesetleriniz burada, yan yana? Neredesin? Cevap versene! Hey, nereye kayboldun!"

"İyi akşamlar… Bir bayan cesedi arıyordum, acaba rastladınız mı?"
"Evet… Evet, az ilerde şurada… Ama… Affedersiniz hanımefendi siz kimsiniz?"
"Akşam eve dönerken bir hayalete rastladım; genç bir kızın hayaletiydi, cesedini bulmamda yardımcı olmamı istedi. Buraya kadar geldik ama sonra kayboldu."
"Anlıyorum… O halde… İyi geceler."
"İyi geceler."

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics