MaviMelek
"İnsan geçmiş bir olayı kafasından kazıyıp attığını sanıyor. Değil. Tortuya benzer bir kalıntı var." Aylak Adam / Yusuf Atılgan

[Öykü]"Katina" | Mehmet Güler

Katina | KaraÇizme

"HERKESİN İKİ ADI VARDIR BİZDE"

-miş'li geçmiş zamanın daha yaşlı olduğu bilinir.
Sahi -di'li geçmiş zaman, ne kadar süre sonra -miş'li geçmiş zamana dönüşür?
Aradan geçen bunca zamana bakarak, her şey -miş'li, -muş'lu anlatılabilir diye düşünmeye başlamıştım.
Ama geçip giden şeyler o kadar canlı ki. Onları -miş'li geçmiş zamanda anlatırsam yanlış yapacakmışım gibi bir duygu içindeyim.
Anlatan öyle anlatsın.
Ben, yaşlı öykümü -di'li geçmiş zamanlı anlatacağım yine de…

Beni ilk kutlayan Ilgın oldu.
Herkesten daha sıcak ve içtenlikliydi.
Yanağıma kondurduğu öpücüğün ıslaklığı hâlâ durur orada. Onca yılın ne güneşi kuruttu onu, ne de yeli.
Kızlı, erkekli bir grup öğrenci, yatılı öğretmen okullarının sınavlarına girmiştik. Biz köy çocuklarının tek umudu bu sınavlardı. Kazanırsak öğretmen olacaktık. Kazanamazsak çobanlıktan, çiftçilikten, ev hanımlığından başka bir seçeneğimiz olmayacaktı. Nefeslerimizi tutmuş, sınavın sonuçlarını bekliyorduk.
Kim kazanırsa, kesinlikle yaşam onun yanaklarına kocaman bir öpücük konduracaktı. Gözümüzü kasabadan gelen yollara dikiyorduk. Demirkır atı olan postacının, heybesinde taşıdığı mektuplarla bize getireceği muştuyu bekliyorduk.
Postacı gözükmedikçe kaygılarımız artıyordu.
Köyümüzün hemen altından Kızılırmak akıp giderdi.
Suyu adı gibi gerçekten kızıldı.
Ta Sivas'tan çıkıp gelirdi o yorgun su. Dura yavaşlaya, yürüye koşa, başını dağlara, taşlara vura vura akardı. İlkyazda her tarafı yakıp yıkardı. Yaz geldi mi öfkesi geçerdi. Buharlaşıp küçülürdü.
İlçeden gelecek postacı, beklediğimiz muştuyu getirmediğine göre, belki Kızılırmak getirir diye umutlanıyordum. Zaman zaman varıp kıyısına oturuyordum. Gözlerimi ırmağın kızıl suyuna dikiyordum. Sınavın sonuçlarını soruyordum, "Heyyy! Kızılırmak. Akıp gitme öyle postacıdan haber yok. Ta oralardan geliyorsun. Ben sınavı kazandım mı? Kayıp mı ettim yoksa? Biliyorsan lütfen söyleyiver."
Kızılırmak yanıt vermeden akıp gidiyordu.
Kızılırmak çok önemli bir suydu bizler için.
Yazın tek onun çevresi yeşil kalırdı. Her baktığımda, bu yeşilliğin suyla birlikte aktığını görür gibi olurdum.
Doğanın yeşil ve devinimli oluşu ne çekici şeydi.
Bakışımı ırmak boyundan aldığımda tüm devinim, hayat biterdi.
Yaşamak buydu belki de. Sular gibi akmak ve yeşile durmaktı.
Sıcakta yanıp kavrulduğumuzda, biz çocuklar kendimizi ırmağın serin sularına bırakırdık. Gün boyu da içinden çıkmazdık.

Hiç unutmuyorum, bir kez de Ilgın'la birlikte girmiştik. Hava sıcak mı sıcaktı. Beş keçi iki koyun onun, dört keçi altı koyun da benim vardı. Onları birbirine katmıştık. Irmak boyu otlatıyorduk.

Ilgın, bir Ermeni ailesinin kızıydı. Köyümüzde kalan üç beş Ermeni ailesinden birisi de onlardı. Bu keçilerden, koşunlardan başka hiç malları yoktu. Ilgın'ın babası onun bunun işinde çalışırdı. Tüm bu koşullara karşın şen şakrak, mutlu insanlardı yine de. Kavga, gürültü evlerinin yakınlarından bile geçmezdi.

Bu kız adı gibiydi. Irmak boylarında büyüyen ılgın ağaçlarına benzerdi. Saçları onlar gibi ince, uzun, sarışındı. Gözleri, keçilerin, koyunların boğazına taktığımız gök boncuklar kadar maviydi. Ne zaman yanına varsam, teninde ılgın ağaçlarındakine benzeyen bir serinlik duyardım. Görünmeyen rüzgâr, o serinliği alıp bana taşırdı.

Güneş, bir ateş topu olup da tepemize dikilince, "Irmakta çimelim mi?" dedim.
Gülümsedi. Hemen ardından da, "Birlikte mi?" dedi.
"Neden olmasın?" dedim.
İkimizin de mayosu yoktu.
"Ben utanırım ama," dedi Ilgın.
Aslında ben de utanırdım. Ama onunla Kızılırmak'ta çimmeyi o kadar çok istiyordum ki.
"Sen suya girerken, çıkarken arkamı dönerim," dedim. Fazladan gözlerimi de kapatırım.
"Tamam öyleyse," dedi. "Söz verdin. Bakmayacaksın."
"Bakmayacağım," diye pekiştirdim.
Arkamı dönüp gözlerimi kapattım.
Ilgın'ın soyunduğunu duyarken çok heyecanlandım. Ama verdiğim sözü tuttum. Ne gözlerimi açtım, ne de yüzümü çevirip baktım.
Ilgın'dan, "Bakabilirsin," sesi gelince gözlerimi açıp yönümü çevirdim.
O soyunmuş, Kızılırmak'a girmişti bile. Sadece kafası gözüküyordu.
"Şimdi de sen bakma," diyerek ben ona seslendim.
Soyunma sırası bana gelmişti çünkü.
O da verdiği sözü tuttu.
Suya girip de yanına kadar varınca, "Açabilirsin," dedim.
Açtı.

Kızılırmak, serin sularıyla her ikimizin de bedenlerini yalayarak akıyordu.
İster istemez gözüm Ilgın'ın çıplak bedenine kaydı. Çıplak bedeninin üstünde ilk dikkatimi çeken haç biçimindeki kolyesi oldu. Kırılan, uzayan, kısalan, genişleyen ak bedeni suyla şakalaşır gibiydi. Göğüsleri ceviz kadar kabarmıştı. Zaman zaman iki eliyle kapatıyordu onları. Bazen de unutuyor, açık bırakıyordu.

Ürke çekine birbirimize yaklaştık. Kulaç atıp yüzdük. Dalıp çıktık. Birbirimizi tutup yatırdık. Su dövüşü oynadık. Her şey keyifli geçiyordu ki, Ilgın bir ara sulara kapıldı. Sürüklenmeye başladı. İşin şaka mı, gerçek mi olduğunu anlayana kadar, Ilgın sekiz on yudum acı su yuttu bile.
Onu alıp dışarı çıkardığımda yarı baygındı. Biraz kustu, içindeki acı suyu çıkardı.
Biz, ırmakta çimerken, Ilgın'ı iyileştirirken nedense koyunlar, keçiler durup hep bizi seyretti.
Ilgın'ı, adını aldığı ılgın ağaçlarının altına yatırdım. Onların gölgesinde bir süre dinlenmesini istedim.

"Sana bir gizimi söyleyeceğim," dedi.
Söyleyeceği şeyi başkaları duyacakmış gibi sağına, soluna baktı. Oysa koca arazide bizden, keçilerimizden, koyunlarımızdan başka kimse yoktu.
"Biliyor musun," dedi heyecanlı bir sesle. "Benim asıl adım Ilgın değil."
Şaşırdım.
"Ya ne?" dedim.
Yine sağını, solunu kolladıktan sonra, "Biz Ermeniyiz ya," dedi. "Herkesin iki adı vardır bizde. Benim Ermenicedeki adım Katina. Evde hep öyle derler bana."
Bunları söylerken korkmuş gibiydi. Çünkü gözleri büyümüş, yüzüne sığmaz olmuştu.
"Bu gizimi başkalarına söylemezsin, değil mi," dedi hemen ardından.
"Söylemem," dedim. "Söz."
Rahatladı. Uzanıp elimi tuttu.
Ilgın, pardon Katina bir süre sonra tamamen iyileşti.
Akşam üzeriydi.
Koyunlarımız, keçilerimiz doymuştu.
Onlar mutluydu.
Bizler mutluyduk.
Köyümüze dönmek üzereydik ki postacının demirkır atıyla Kızılırmak'ı geçmekte olduğunu gördük.
İkimiz de heyecanlandık. O da benim gibi yatılı öğreten okulunun sınavlarına girmişti. Kazanırsak ikimiz de okuyacak, öğretmen olacaktık. İleriye doğru kurduğumuz düşlerimizi gerçekleştirecektik.
Acılı haber gibi sevinçli haberler de çabuk duyulur derler.
Benim öğretmen okulu sınavını kazandığım haberi hemen köye yayıldı. Ama Katina, pardon Ilgın kazanamamıştı. Buna karşın Ilgın beni en içten kutlayanların başında yer aldı. Yanaklarımda kurumayacak öpücükler işte o gün, onun öpücükleri oldu.

Tahta bavulumu hazırlayıp öğretmen okuluna giderken, "Ilgın," dedim. "Okuldan sana mektup yazabilir miyim?"
"Yazabilirsin," dedi. "Ama Katina diye değil, Ilgın diye yaz. Bu gizimizi de duyan olmasın."
"Tamam," dedim. "Ilgın adı çok yakışıyor sana. Öyle yazarım."
Hemen ardından şunu ekledi:
"Sen kazanınca, beni unutacağını sanmıştım. Şimdi anlıyorum ki unutmayacaksın."
"Unutmayacağım," dedim. "Söz."

Okuldayken ilk mektubu ona yazdım. Mektubun içinde Katina diye seslendim. Ama zarfa zarfına Ilgın diye yazıp postaya verdim. Yazarken, postaya verirken nedense çok heyecanlandım. Kalbim duracak gibi oldu.

Mektubuma günlerce yanıt gelmesini bekledim. Ama gelmedi. O kış çok uzun sürdü. Ya da bana öyle geldi.
Uzun kış günlerinde, gecelerinde en çok Ilgın'ı özlediğimi duydum. Ama kimselere söylemedim bunu. Bu duygumu yazıp da postaya vermediğim diğer mektuplarıma aktardım. Onları bavulumun gizli bir köşesinde biriktirip sakladım.

Yaz mevsimi en sonunda geldi. Okullar kapanınca o büyük izin başladı. Yol boyu hep Katina'yı, pardon Ilgın'ı düşünmeye başladım. Ona anlatacağım, ondan dinleyeceğim o kadar çok şey vardı ki.
Ilgınlara koştuğumda terk edilmiş bir ev buldum. Tüm gücümle bağırmamak, ağlamamak için kendimi zor tuttum.
Nereye gittiklerini sorduğumda İstanbul'a taşındıklarını söylediler. Hemen herkes kızıyordu onlara. Böyle apansız çekip gitmelerini türlü biçimde yorumluyorlardı. İstanbul'a vardıklarında adlarını, dinlerini değiştirdiklerini söyleyenler vardı.
Adreslerini kime sorduysam yanıt alamadım.

Ilgınların, pardon Katinaların adresini bulmak gerçekten olanaksız mıydı? Bunu sayısız kez Kızılırmak'a sordum.
Çorak, kızıl su hiçbir soruma yanıt vermedi. Yine başını oradan oraya vurarak akıp gitti. Aradan bunca zaman geçti. Ne zaman Kızılırmak'ın kıyısına varayım, yine Katina'yı, pardon Ilgın'ı sorarım ondan. Hem de adresini vermeyeceğini bile bile.
Sahi neden yaparım bunu?
Her sorduğumda ırmak yanıt verecekmiş gibi yapar. Yavaşlar, hız keser. Öksürüp tıksırır. Sonra da başını dağlara, taşlara vurarak akıp gider…

Sayı: 35, Yayın tarihi: 26/02/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics