MaviMelek
"Kırk yıl içmese aklına gelmezdi. İçince hoş oluyordu olmasına ama, olmayınca da ağlayıp gözden mi olacaktı?" - Orhan Kemal

[Derleme]"Kardeş Payı" | Orhan Kemal*

Kardeş Payı | Yusif Katanov

"AĞLAYIP DA GÖZDEN Mİ OLACAKTI?"

Siverekli kahveden içeri nefes nefese girdi. Altı kollu, iskambil oynayan hamalbaşının yanına gitti:
“Ağa,” dedi, “depoda yadırgı hamallara işbaşı yaptırdılar, habarın olsun!”
Hamalbaşının kâğıtları atıp masadan fırlamasını bekliyordu.
Hamalbaşı buz gibiydi:
“Nasıl olur lan?”
“Yalansam şu iki gözüm avuçlarımda aksın ağa…”
“Tonunu iki buçuk liradan pazarlık ettik. Yarın sabah erkenden işbaşı yapacağız. Yadırgı hambalı nasıl işe sokar?”
“Bilmem, sokmuş işte. Git kendi gözünle kör!”

Siverekli, hamalların en aptalıydı. Getirdiği habere inanmadıysa da, kalktı. Kocaman bıyığı, kaşına eğik kasketi, omzunda lacivert ceketiyle kahveden çıktı, kaldırımda durdu; depo sahibi Refik Bey'in tükrüğünü yalayacağına inanamıyordu.
Meseleden haberli, hamallarsa etrafını alıvermişlerdi. Bu işe bir çare bulmalıydı. Vazifesiydi de. Gezip dolaşacak, iş bulacak, ücretleri kesişecek, işçisinin hakkını koruyacaktı.

Siverekli,
“N'olacak şimdi ağa?” dedi.
Çatık kaşlarıyla sertçe baktı:
“Ne n'olacak?”
“Yadırgı hambal meselesi?”
Adeta şahlandı:
“Benim canım sağken o depoda yadırgı hambal çalışamaz! Biz başka semte gidip fiyat kırıyor muyuz? Erkekliğe sığar mı?”
Üstleri başları kir pas içinde, eli yüzü karalı insanlar gürlediler:
“Sığmaz, Allah var!”
“Ben şimdi gider tahkik ederim!”

Omzunda ceketi, sarı yemenileriyle sinirli sinirli uzaklaştı.
İki yüz metre ötede, deniz kenarındaki İSTİKBAL HURDA DEMİR DEPOSU'nun geniş kapısında durdu. Depo toz içinde. Yadırgı hamallar kan tere batmışlardı. Hurda demir dolu örme sepetler peşin kantarda tartılıyor, sonra kıyıdaki mavnaya götürülüp boşaltılıyordu.
Ablak yüzlü, yuvarlak kalçalı depo sahibi kapıda dikilen hamalbaşıyı görünce, işi anladı. Herifin elleri arkasındaydı. Kaşları çatılmıştı. Bıyıklarının uçları titriyordu.

Yanına gitti:
“Hayrola ağa?”
Hamalbaşı meydan okurcasına,
“Ne bu? N'oluyor?” dedi.
“Ne var da?”
“Yadırgı hambalları işbaşı yaptırmışsın. Kesişmemiz bu muydu? Benim ekip yarın sabah, tonunu iki buçuktan çekmeyecek miydi?”
Refik Bey işi şakaya vurarak hamalbaşıyı kolundan depoya çekti:
“Haklısın, siz çekecektiniz ama…”
“E?”
“Sizden sonra bunlar geldi, fiyat kırdı. Malûm ya, ticaret!”
“Ticaret ama, erkekliğe sığar mı Refik Bey?”
“Ticaret dedik evladım. Hem bırak şu erkekliği merkekliği. Herifler yallah deyince otuz kuruş kırdılar. Sen olsan benim yerimde ne yapardın?”
Refik Bey gibi yapardı ama, gene de,
“Sen tükürdüğün tükrüğü yaladın!” dedi.
Refik Bey aldırış etmedi. Elini sarı keten pantolonunun cebine sokup, çıkardı.
“Her koyun kendi bacağından asılır!”
Parayı sıkıştırdı. Hamalbaşı avucundaki paraya göz ucuyla baktı: Eh, fena değildi. Gene de,
“Hamallara ne cevap vereceğim?” dedi.
“Her koyun kendi bacağından asılır dedim ya aslanım!”
“Ya beni dinlemezlerse?”
“Ne olur? Baskına mı gelirler?”
“Aç it fırın yıkar!”
“Eh o zaman da keskin sirkenin zararı küpünedir!”

***

Siverekli kahvenin önündeki kaldırıma oturmuştu. Siperi yamru yumru kasketi ensesine yıkılmıştı. Hamalbaşının bu işi koparacağına inanı tamdı.
Yanındaki Boluluya,
“Bizim hambalbaşı arslandır,” dedi. “Refik Bey değil, onun şahı olsa…”
“Arslandır ya, kuyruğunu tramvay depelemiş bes!”
Bir başkası sordu:
“Ne kuyruğu lan?”
“Bizim hambalbaşının diyorum, kuyruğunu tramvay depelemiş de…”
Saat on güneşinin sıkıntısı içinde tatsız kahkahalar yükseldi. Lakin boştu, ne yapsalar boş. Yarın sabah işbaşı yapacaklardı oysa. Ya hamalbaşı depo sahibine sözünü geçiremezse?
Bolulu,
“Gecikti…” dedi.
“Gidip bir baksak mı acep?”
“Depoya mı? Niye?”
Siverekli,
“Niyesi var mı? Belki de bizim yüzümüzden depo sahibiyle kavga edip karakolluk olmuştur!”
Bu fikir akıllarına yatmıştı. Olur olurdu.
Siverekli'nin peşine takılındı. Yarınki işten olmanın korkusu içinde, deponun yolu tutuldu.
Depoda değişmiş bir şey yoktu. Yadırgı hamallar tozu dumana katarak iş görüyorlardı. Sepetler doluyor, tartılıyor, mavnaya koşturulup boşaltılıyordu.
Depo sahibi kantarının başındaydı. Bakmış, aldırmamıştı.
Bolulu,
“Bizi iplediği yok…” dedi.
Homurtular oldu.
Siverekli sağına baktı, soluna baktı. Hiç kimse, ne türlü davranılacağını kestiremiyordu.
“Arkadaşlar ne dikiliyoruz?” dedi.
“Ne yapalım?”
“Varıp soralım be!”
İleri atıldı. Arkadaşları peşinden kara bulut gibi gitti. Depoda iş durdu. Eli yüzü ter içinde yadırgı hamallar da merakla sokuldular.

Refik Bey ürkmüştü ama bozmadı:
“Ne var? Ne istiyorsunuz?”
Siverekli,
“Ağamızı…” dedi.
“Ağanız kim?”
“Tanımıyor musun Refik Bey? Bizi tanımıyor musun? Hurda demiri az mı çektik? İşini az mı gördük?”
Refik Bey kesti attı;
“Ben sizi tanımam. Ağanız geldi. Görüştük, anlaştık!”
“Nasıl anlaştınız?”
“Nasılını ondan sorun, hadi bakalım kalabalık etmeyin, iş zamanı şimdi!”
Siverekli,
“Kendi nerde?” dedi.
“Kâhyası değilim ya, ne bileyim ben?”
“Demek yarın işbaşı yapmayacağız?”
“Hayır.”

Belleri kırılmış gibi, kahveye döndüler. Omuzları düşmüştü. Kurşunla vurulmuş, avratlarına sövülmüş gibiydiler. Hiçbirinden tek laf çıkmıyordu, dokunulsa ağlayacağa benziyorlardı.
Siverekli de sıkılıyordu ama, ağlayıp da gözden olacak değildi ya!

Eli kulağa attı:
“Geeeeelini gelini Kürdün gelini!”
Kalın, sıcak, erkekçe bir sesi vardı. Her zaman, “Yaşa lan Siverekli”, “Yaşa lan delibozuk!” diyen arkadaşlarından ses çıkmıyordu. Kahvenin çürük iskemlelerine, kahve önünün kaldırımına yanlamışlardı.
Şarkısını yarıda kesti. Kalktı. Demir pası içindeki kasketini çıkardı:
“Ah ulan kancık anam, ah!”
Kaldırım taşına vurdu. Gene kimse aldırış etmedi. İçlerine öylesine kapanmışlardı ki.
Kasketi giydi. Gözüne ilişen Lazoğlu'na,
“Binin yarısı kaç lan?” diye sordu. Gaga burunlu Lazoğlu,
“On iki bin beş yüz…” dedi.
Cadde boyunca ağır ağır uzaklaştı.

***

Siverekli, elleri ceplerinde, kasketi ensesine yıkılı, hovarda bir türkü gibi daldı Tahtakale'nin omuz omuza kalabalığına. Ağlayıp da gözden mi olacaktı?

Mısırçarşısı'nın kapısında durdu. Sağa baktı, sola baktı… Yük mük olsa da taşısa hiç fena kaçmazdı hani. Millet kahveci dükkânının önüne kuyruk olmuştu tekmil. Bu şehirlilerde de töbe akıl yoktu. Analarından kahveyle doğmuşlar gibi, zorlatıyorlardı. Kırk yıl içmese aklına gelmezdi. İçince hoş oluyordu olmasına ama, olmayınca da ağlayıp gözden mi olacaktı?

Yanına efendiden biri sokuldu:
“Şurda biraz eşyamız var. Çakmakçılar'a gidecek. Var mısın?”
“Bak hele bak!”

Yük de yüktü hani. Vardı bir yüz altmış kilo. “Ya Allah ya satır!” diye omuzladı. Efendinin peşinden yürüdü. Dönüşte Tahtakale'nin küçük lokantalarından birinde bir tabak kuru fasulyeyle az pilav yedi. Ağzını elinin tersiyle silip çıktı. Bunun üstüne bir sigara şarttı hani. Cebinde ezilmiş, kırış kırış “Köylü”sünü “Delibozuk”lardan birinin ateşinden yaktı, Mısırçarşısı'nın kapısı önüne çömeldi. Oooooh, dünya vardı be! Yarın bu vakte kadar benzinini almıştı. Gözleri kahve için dikilen kadınlardan birinin dolgun bacaklarında, daldı gitti.

***

Akşamüstü arkadaşlarını kahvede sinirli sinirli fiskos eder buldu. Bir şey vardı ama, ne? Sokuldu, kulak verdi: Hamalbaşı Balat'taki bir meyhanede oturmuş çekiyormuş kafayı! Bu da laf mıydı? O adam, her daim orda çekerdi. Ne çıkardı bundan?

Bolulu,
“Ziftin pekini içsin!” dedi, “üstümüze vazife değil a, depo sahabıyla uyuşmuş!”
“Yarın sabah işe başlıyok öyleyse?”
“Allah canını ala deli it! Depo sahabından avantasını almış, yadırgı hamballara bırakmış işi!”
Birden dank dedi.
“Yaaaaa!”
“Yaa ya, ne belledin? Yoğurt mı?”
Kaşları çatıldı. Arkadaşlarını gözden geçirdi. Hâlâ hırslıydılar. En akıldaneleri o değildi ama, ne duruyorlardı?
Asık yüzler, akları kanlı gözler sinirli sinirli çevrildi:
“Ne yapalım?”
“Niye varıp yakasını destelemiyorsunuz? Kahbe avratlıdan niye hesap sormuyorsunuz?”
Sürmeneli bir ihtiyar,
“Sen sorsana,” dedi, “sen ne duraysun?”

En akıldanelerinin o olmaması önemli değildi. Elleri arkasında, Balat'taki meyhanenin yolunu tuttu. Ötekiler gene peşindeydi. Peşindeydi ama, herif cinayetten on yıl yatmıştı. Tepesi attı mı sustalısına sarılıveriyordu.

***

Fitil gibi sarhoş hamalbaşı, karşısında Siverekli'yi görünce tepesi attı: Ne? Kasketi ensesine yıkılı, ceketi omzunda, elleri arkasına bağlı şu kılkuyruk mu ondan hesap soruyordu?

Kendini şöyle bir tarttı,
“Ne istiyorsun lan?”
Siverekli,
“Dışarı gel, biraz konuşacağımız var!”
“Ne konuşacaksınız?”
“Canım gel biraz…”

Hamalbaşının gözü meyhane kapısına gitti: Ordaydılar. Üstleri başları demir pası içinde, eli yüzü karalı insanlar… Peki ama, meyhane halkı da çakmıştı duruma galiba, bütün gözler onlara çevrilmişti. Bu meyhanede en azdan yüz sefer içmiş, garsonlara bahşiş dağıtmıştı. Hatırı, dirhem dirhem sayılırdı. Ciğeri iki para etmez birine posta mı koydururdu?
Elinin tersiyle,
“Bas git ulan buradan, inek!” dedi.
Meyhanenin uğultusu dinmişti.
Siverekli arkadaşları arasında en akıldane değildi ama, gayret dayıya düşmüştü. Hamalbaşının yakasına uzandı, tuttu, masadan kaldırdı, dışarı çekti.
Hamalbaşı beklemiyordu. Siverekli'nin eline çarptı:
“Bırak yakamı lan!”
Kuvvetli el bırakmadı.
“Bıraksana lan!”
“Avanta aldığın doğru mu?”
“Belle ki doğru. Sana ne? Bunların içinde en akıldane sen misin? Bırak yakamı!”
Kuvvetle silkindi, “Deli oğlan'a bir tokat patlattı.

Deli oğlanın elleri arkasındaydı. Tınmamıştı bile. Yalnız kasketinin yamru yumru siperi dönmüştü. Adamın üstüne kocaman bir dağ heybetiyle yürüdü. Hamalbaşı geri çekildi, sustalısını çıkarıp, şakırtıyla açtı. Elinde sustalı, adım adım geriliyor, Siverekli'yse adım adım yaklaşıyordu. Atik bir davranışla sustalıyı tutan bileğe yapıştı. Kuvvetle sıktı, sıktı… Acıdan yüzü buruşan hamalbaşı iki kat oldu, oldu… Bıçak elinden düştü. Yere diz verdi, yanüstü devrildi, hayaları burulan bir öküz gibi böğürmeye başladı.

Yenilmişti. Meyhane önündeki caddenin parkeleri üzerinde, Siverekli'ye arkadaşlarının ayakları dibinde kıvranıyordu. Siverekli eğildi, yerden sustalıyı aldı, ortadan kırıp uzattı:
“Al!”
Arkadaşlarına döndü:
“Bundan böyle kendi göbeğimizi kendi elimizle keselim arkadaşlar!” dedi. “Bu ibneye lüzum yok! Kazancımızı da kardeş payı ederiz. Oldu mu?”
Olmayacak ne vardı?Arkasında elleri, omzunda ceketi, ensesine yıkılı ama siperi dönmüş kasketiyle arkadaşlarının önünde, elektriklerin aydınlattığı caddede ağır ağır yürüdü.

~~~
* Kardeş Payı; Epsilon Yayıncılık, 6. Baskı: Haziran 2007
Orhan Kemal'in bu öyküsü, Sait Faik Hikâye Armağanı öykü serisi kapsamında dergimizde yer almaktadır. (1958)
“Kardeş Payı” öyküsü için, Epsilon Yayıncılık'a teşekkür ederiz.
~~~

Orhan KemalOrhan Kemal, (asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü) (doğumu 15 Eylül, 1914 - ölümü 2 Haziran, 1970), romancı ve oyun yazarıdır.
Orhan Kemal, milletvekili ve bakanlık yapmış Abdülkadir Kemali Bey ile ortaokul mezunu aydın bir kadın olan Azime Hanım'ın oğludur. 15 Eylül 1914'te Adana'nın Ceyhan ilçesinde dünyaya geldi. Babası siyasal nedenlerle 1931'de Suriye'ye kaçınca, orta öğrenimini yarıda bıraktı ve Suriye'de bulaşıkçılık ve matbaa işçiliği yaptı. Bir yıl sonra tek başına Türkiye'ye dönerek Adana'da çırçır fabrikalarında işçilik ve katiplik yaptı. Bu yıllardaki birikimleri, ilerde romanlarına hayat vermiştir. 1937'de çırçır fabrikasında (Milli Mensucat) bir işçi olan Nuriye ile evlendi. Bir yıl sonra ilk çocuğu Yıldız doğdu.
1938'de Niğde'de askerliğini yaparken "Maksim Gorki ve Nazım Hikmet kitapları okumak", "yabancı rejimler lehinde propaganda ve isyana muharrik" suçundan 5 yıl hapis cezasına mahkum edildi. 1940'ta, Bursa Cezaevi'nde tanıştığı Nazım Hikmet'in toplumcu görüşlerinden etkilendi; kendisinden Fransızca, felsefe ve siyaset dersleri aldı. Orhan Kemal'i şiir yerine roman ve öykü yazmaya teşvik eden de Nazım Hikmet oldu.
İlk öykülerini Orhan Raşit takma adıyla yayımladı. İlk kez 1943'te İkdam Gazetesi'nde "Asma Çubuğu" öyküsünde Orhan Kemal adını kullandı.
1943'te tahliye olunca Adana'ya döndü. Amelelik ve hamallık gibi işlerde çalıştı. 1944'te doğan oğluna Nazım adını verdi. 1949'da üçüncü çocuğu Kemali'nin doğumundan sonra, 1950'de ailesiyle İstanbul'a yerleşti ve ölümüne kadar kitap ve makale yazarak geçindi. 1957'de dördüncü çocuğu Işık doğdu.
1958'de Sait Faik Hikâye Armağanı'nı "Kardeş Payı" adlı öyküsü ile aldı.
1966'da "hücre çalışması ve komünizm propagandası" yaptıkları gerekçesi ile iki arkadaşı ile birlikte tutuklandı. "Suç teşkil eden bir cihet bulunmadığı" yolundaki bilirkişi raporu üzerine bir ay sonra serbest bırakıldı.
1967'de 72. Koğuş oyunu ile Ankara Sanatseverler Derneği tarafından en iyi oyun yazarı seçildi. 1969'da Türk Dil Kurumu Ödülü'nü ve Sait Faik Hikâye Armağanı'nı "Önce Ekmek" adlı kitabı ile aldı.
Bulgar Yazarlar Birliği'nin çağrısı üzerine gittiği Sofya'da, tedavi görmekte olduğu hastanede 2 Haziran 1970'te öldü.
Anısını yaşatmak için İstanbul'da Orhan Kemal Müzesi açıldı.1972'den bu yana adına bir roman yarışması (Orhan Kemal Roman Armağanı) düzenlenmektedir.

Eserleri:
Orhan Kemal, yoksul kesimin, işçilerin, öğrencilerin, "sokaktaki adamın" yaşamını anlatan öykü ve romanlar yazmış ve insan-toplum ilişkilerini gerçekçi bir dille yansıtmıştır. 27 roman, 19'u öykü kitabı ile anı, inceleme, oyun, röportaj türünde kitaplar bırakmıştır.

Öyküleri:
Ekmek Kavgası (1949), Sarhoşlar (1951), Çamaşırcının Kızı (1952), 72. Koğuş (1954), Grev (1954), Arka Sokak (1956), Kardeş Payı (1957), Babil Kulesi (1957), Dünyada Harp Vardı (1963), Mahalle Kavgası (1963), İşsiz (1966), Önce Ekmek (1968), Küçükler ve Büyükler (1971- ölümünden sonra).
Öykülerinden yapılan derlemeler Bilgi Yayınevi’nce dört cilt olarak yayınlandı: Yağmur Yüklü Bulutlar (1974), Kırmızı Küpeler (1974) Oyuncu Kadın (1975), Serseri Milyoner/İki Damla Gözyaşı (1976).
Arslan Tomson (1976- ö.s), İnci’nin Maceraları (1979 - ö.s)

Romanları:
Baba Evi (1949), Avare Yıllar (1950), Murtaza (1952), Cemile (1952), Bereketli Topraklar Üzerinde (1954), Suçlu (1957), Devlet Kuşu (1958,) Vukuat Var (1958), Gavurun Kızı (1959), Küçücük (1960), Dünya Evi (1960), El Kızı (1960), Hanımın Çiftliği (1961), Eskici ve Oğulları (1962- Eskici Dükkânı adıyla 1970), Gurbet Kuşları (1962), Sokakların Çocuğu (1963), Kanlı Topraklar (1963), Bir Filiz Vardı (1965), Müfettişler Müfettişi (1966), Yalancı Dünya (1966), Evlerden Biri (1966), Arkadaş Islıkları (1968), Sokaklardan Bir Kız (1968), Üç Kağıtçı (1969), Kötü Yol (1969), Kaçak (1970-ö.s.), Tersine Dünya (1986-ö.s).

Oyun:
İspinozlar (1965), 72. Koğuş (1967)

Anı:
Nazım Hikmet’le Üç buçuk Yıl (1965)

İnceleme:
Senaryo Tekniği ve Senaryoculuğumuzla İlgili Notlar (1963)

Röportaj:
İstanbul’dan Çizgiler (ö.s.) 1971
~~~

Sayı: 43, Yayın tarihi: 25/12/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics