MaviMelek
"Tüm anlatacakların (bir gün). Tüm anlatmak isteyip vakit bulamadıkların. Tüm çabaların. Boş, yankısız. Tüm sen." - Kimse / Ferit Edgü

[Öykü] "Kaos ve Öncesi" | Mustafa Resa Becan

Kaos ve Öncesi | Onur Saylam

"ÖYKÜ CİNAYETLERİ MASASI"

Birkaç gün önce beklenmedik bir ziyaretçim oldu ve anlattığı garip öyküyü ancak benim yazabileceğimi öne sürdü. Bir yazı adamı olmadığımı, okumaya daha yatkın bir bünyem bulunmakla birlikte notalarla ve sayılarla da aramın iyi sayılabileceğini, ama yazma konusunda beni bağışlaması gerektiğini ne kadar vurgulasam da ikna olmadı. Üstelik, anlattıklarını bir hafta içinde edebi bir üslupla kurgulamadığım takdirde beni bulup kesinlikle öldüreceğini söyledi, ama diye ekledi kapıdan çıkmadan, yazmış olman da seni kurtarmaz, yazdığını beğenmezsem seni yine öldüreceğim. Sonra da büroyu terk etti, ısmarladığım çayı tamamlamadan çekip gitmekle de aynı anda altı esas varlığı birden hiçlemiş oldu. Ben, kedim Septik, hanın çaycısı, bardak, bardaktaki çay ve tüm bunları kapsayan uzam parçası. Fondaki detayları oluşturan varlık kırıntılarını ise belirtmeye zaten gerek yok, bunları çoğu zaman ben de fark edemiyorum.

Kendi adıma yarım kalmışlıkları pek umursamam, geçmişimde hatırı sayılır miktarda bitmemişlik var ve buna bağlı oluşan eksiklik duygusuna karşı yeterince bağışıklık kazandım. Hayatımı yönlendirecek işleri genelde bitiremediğim için son kavramı bana hep yabancı oldu. Biraz zorlama bir dil oyunuyla ifade edersek sonsuz biriyim, negatif bir sonsuzluk bu tabii, ama yine de görkemli bir tınısı var. Bütün bu gevezeliğe de, ansızın ortaya çıkıp bana sonluluk vaat eden tehditkâr konuğumun geride bıraktığı yarım kalmışlığı önemsemediğimi etkili biçimde ifade etmek için başvurdum. Çayını bitirmeden gitmesi benim için sorun olmamıştı, fakat ne var ki hanın çaycısı mesleğine biraz fazla bağlıydı, herhangi bir ürününün yarım bırakılması durumunda da asabi tepkiler veriyordu. Boşları almaya geldiğinde bu gibi durumlarda sarf ettiği standart küfürleri vecd içinde sıraladı, dünyayı elindeki tepsinin çapına indirgeyerek geri kalanını dışladı ve ansızın içine düştüğüm vahim durumdan duyduğum endişeyi kendisiyle paylaşma talebimi nezaket kaygısı gütmeden geri çevirdi. Kedim Septik'e gelince, oldukça sakin bir dinleyici olmasına karşılık ne zaman bir sorunumu anlatmaya niyetlensem önce bana, sonra da çevresinde her nasılsa ilgisini çeken gereksiz bir nesneye kuşkuyla bakar, sonunda da yattığı yerden kalkıp bina içindeki amaçsız turlarından birine çıkardı. Kısacası tehdit altında ve yapayalnızdım. Oysa bir saat öncesine kadar sadece gündelik yaşamın zorunlulukları tarafından tutsak alınmış, belki sıkıcı ve silik ama hiç değilse biçilmiş bir ölüm zamanının dehşet verici beklentisinden uzak bir adamdım. Tam olarak neler hissettiğimi sorarsanız, işin bu kısmı biraz karmaşık. Hayatımın sona erme ihtimalinin getirdiği korkuyla, hayatımda ilk kez ölümcül düzeyde önemseniyor olmanın verdiği sapkın gurur birbirine karışıyordu.

Bu olağan dışı ziyaretin ardından normal çalışmamı sürdürmek durumun ciddiyetini hafife almak olurdu, caddedeki hayatın akışına katılmak amacıyla dışarı çıktım. Aslında bu fikir, kalabalığa karışıp hayatın içinde erime düşüncesi, eski zamanlardan kalma ve artık pek işe yaramayan bir çözüm yöntemiydi. Genç bir gitaristken sıkça bu tür yürüyüşler yapıp belli bir tatmin duygusu yakalardım, zamanla bu duygunun özgünlüğünü yitirdiğini fark ettim. O bir doyma çizgisi, bir çeşit sınırdı benim için. Onun ötesini düşleyip arzulamaksa, umudun zamanı olarak da adlandırılan geleceğe ilişkin tasarımlarımı idealize ediyordu. Yıllar ilerledikçe, gerçekte peşinde olduğum şeyin, eski yürüyüşlerin sonunda ulaştığım o belirsiz ama mutluluk verici beklentisellik hali olduğunu anladım. Dolayısıyla benim için mutluluk ancak henüz var olmayan ya da artık var olmayan zamanlara ait gizemli bir kavram, tıpkı şimdiki zaman gibi onun da kesin bir tanımlanabilirliği yok, yakalanabilirliği zaten yok.

Cadde üzerinde, her nedense bana normalin üstünde bir sıkıntı verdiği için pek rağbet etmediğim, ama özellikle kendini sanat çevresinden sayanların uğrak yeri olan kahvenin kuytu masalarından birinde otururken bunları düşündüm. Yemek saati geçeli epey olduğu için rahatça yer bulmuş, ısmarladığım kahvenin gelmesini bekliyordum. Düşüncelerim, hem de hayatımın böylesine sıra dışı bir sürecinde, bunlardan ibaret değildi elbette. Ama John Locke'un daha iyi ifade ettiği gibi, zihnimiz belli bir düşünceyi diğerlerinden soyutlayarak ele alamaz çoğu zaman ve biri diğerlerini çağırır. Henüz dün yaşanmış bir olayı düşünürken birdenbire yirmi yıl öncesine ait bir anının imgeleri karşınıza çıkıp zihninizi meşgul edebilir. İtiraf etmem gerekir ki John Locke'un İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme adlı kitabını şahsen okumadım, bu değerli bilgiyi ise kendisinden alıntıların yer aldığı Tristram Shandy romanından elde ettim. Ne yazık ki zamanın kısıtlılığı benim için de önemli bir sorun ve arzuladığım her kitabı okumak gibi bir şansım yok. İki masa ötemde oturan ve birini bekliyormuş izlenimini sürekli canlı tutmaya çalışan genç kızsa o an için benden daha şanslıydı. Cep telefonunu kontrol etmediği zamanlarda ilgisini elindeki kitaba yöneltiyor, gözlerinin görev alanını bu iki nesneyle sınırlayarak çevresine kesin bir iletişimsizlik mesajı yayıyordu, hatta ara sıra eline aldığı bardağa bile bakma gereği duymadan çayını yudumluyor sonra yine bakmadan yerine koyuyordu. Sonunda beklediği arama geldiğinde, sol eliyle telefonu kulağına götürürken sağ eliyle de, bana kalırsa istem dışı bir itkiyle, kitabı hafifçe yukarı kaldırdı ve bu bilinç dışı devinim bana kitabı tanılama imkânı verdi. Borges Kitaplığı serisinden bir Giovanni Papini öyküleri derlemesiydi bu. Son dönemlerin moda yazarlarından birini okuduğu fikrine o kadar kapılmıştım ki, bu yanlış tahmin nedeniyle kendini gereğinden fazla hissettiren önyargı mekanizmamı beni yanıltmakla suçladım. Yine de ortada bir gariplik vardı sanki, kahvem de henüz gelmemişti. Konuşmasının bitmesini heyecanla bekleyip masasına gittim, salonun fazla dolu olmaması da beni yüreklendirmişti biraz. Olanca kararlılığımı ve rahatlığımı takınmaya çalışarak kitabına bir göz atmak istediğimi söyledim. Sıcak karşılanmayı pek beklemiyordum açıkçası, insanlar, özellikle de genç ve güzel kadınlar üzerinde son zamanlarda pek de olumlu bir izlenim bırakmadığımın farkındaydım. Ama beklentimin tersine, gözlerindeki gülümsemeyle yüzünün geri kalan bölümü arasında hayranlık verici bir eşgüdüm sağlayarak kitabı uzattı, bu kadarıyla da yetinmeyip beni masasına davet etti. Çekimser davrandığımı görünce de teklifini yineleyerek, “Lütfen oturun,” dedi, “Birazdan erkek arkadaşım gelecek ama olsun. Ben de zaten onun bana olan sevgisini sınamak istiyordum. Eğer sizi hemen öldürürse beni gerçekten seviyor ve kıskanıyor demektir, ama uygar biri gibi davranıp kim olduğunuzu öğrenmeye çalışırsa onu terk edeceğim.”

Doğumdan beş yaşına kadar olan süreyi saymazsak, kendimi bilerek geçirdiğim otuz beş yıl boyunca gerçek anlamda bir tehlikeye yakınlaştığımı söyleyemem. Hayatın arka fonunda, varlığını kimsenin gözüne sokmadan ama yine de o fonu bütünleyen gerekli bir figür gibi durmaktan önemini abarttığım bir yücelik hazzı alıyordum. Çocukluk ve ergenlik hayalimi gerçekleştirip müziğe başladığımda da, bu tercihime bağlı kalarak bir arka plan enstrümanı olan basgitarı seçtim. Müzikseverlerin, hele ki genç kızların, solo gitaristlere ve davulculara tapındığını bildiğim halde, bütün bu ateşli ilginin hedefi dışında vakur bir yalnızlık gösterisi sergilemek, kabına sığamayan bir tanrısallık arzusunun üstünü şeffaf bir kılıfla örtme sahteciliğinden başka bir şey değildi belki de. Önü alınmaz tekbenciliğim ne zaman eyleme geçse, ona cevap olarak hayat ya da müzik sahnesinde bir adım daha, ama görünürlük sınırını aşmamaya özen göstererek geri gidiyordum. Bu bitimsiz kendinden vazgeçiş oyununun kazanımları, çevremdeki dışsal risk faktörünün en aza indirgenmesi ve bizim grubun dinleyici kitlesi içindeki az sayıda ama en nitelikli kızların beni tercih etmesi tarzında şekillendi. Sayılarının azlığı ve grup arkadaşlarımın o kızları fazla önemsememeleri, beni onların muhtemel kıskançlıklarına maruz kalmaktan da kurtarmış oldu. Aslında Serkan, Nezih ve Yalçın'la sadece müzik ve özellikle de Dire Straits tutkusunu paylaşıyordum, provalar dışında pek bir araya gelmiyorduk. İçimizde bu tutkuyu en ileri götüren vokalist ve solo gitarist Serkan'dı kuşkusuz. Mark Knopfler'ın zaten yeterince vurgulu ve buğulu olan sesinin; özenti İngilizcesini sakınmasızca, kelimeleri savurur gibi kullanarak daha da tok ve çatallanmış bir kopyasını yaratır, bu gereksiz deformasyon nedeniyle kendisine yöneltilen eleştirileri de, Knopfler'a olan saygısı nedeniyle onu bilinçli olarak kötü taklit ettiğini ileri sürerek yanıtlardı. Grubun adını birebir çeviri olarak Dar Geçitler koymayı öneren de oydu. Neyse ki önerisi bire karşı üç oyla reddedilip benim teklifim olan Kaos ve Öncesi adı kabul edildi. Bütün repertuarımızın Dire Straits şarkılarının aslına uygun icralarından ibaret olduğu düşünüldüğünde, yaptığı iddialı çağrışımın altında ezilen bir isim gibi durduğu açıktı. Ama sonuçta kaostan öncesini bilen yoktu ve bu belirsizlik, gösterdiğimizin ötesinde bir şeyleri saklıyormuşuz gizemini, hak etmediğimiz ölçüde artı hanemize ekliyordu. Beklentileri karşılamamak başkaları için hep beklentisel kalmayı sağlayabiliyor bazen.

Risk derecesi düşük geçmişimin özetini, az önceki tehditkâr ziyaretçimi de araya sıkıştırarak anlattım. Beklenmeyen bir masa konuğu olarak kısa sürede belki biraz çok konuştuğumu, hatta neredeyse hayatımın son on yılında kurduğum sayıdan daha fazla cümle sarf ettiğimi, fakat yarım saat arayla ölüm tehdidi almaya alışkın olmayan biri olarak kendimi buna zorunlu hissettiğimi söyledim genç kıza. Beni dinlerken esnememek için çaba harcadığı gözümden kaçmadığından bu açıklamayı gerekli gördüm. Uzun bir süre önce ben konuşurken karşımdakilerin esnediğini fark etmiş, o andan sonra çok gerekmedikçe insanlara bir şey anlatmamaya, kısa soru ve cevaplarla yetinmeye karar vermiştim, zaten anlatacak çok şeyim de pek yoktu, bana göre hava hoştu bir bakıma.

Hızlı gelişmeler nedeniyle orada bulunuşumun asıl amacına yabancılaştığımdan olacak, yanıma yaklaşan garsonu biraz yadırgadım. Ismarladığımı unuttuğum kahveyi, yanında bir bardak su ve çikolatayla getiren garsonun gözlerinde bana yönelik bir saygı yitimini algılamak zor olmadı. Kızı muhtemelen gözüne kestirmiş ve bu yer değişikliğini son derece yersiz bulmuştu. Kahvenizi buraya mı bırakayım diye sorarak bana son bir şans tanıdı ait olduğum yere dönmem için, eğer evet demekle kendisini olası bir kıskanç sevgili kurşunundan kurtardığımı bilseydi, fincanı ve bardağı masaya daha yumuşak bir devinimle bırakmayı uygun görebilirdi. O sırada kız bir mesaj yazıyordu, bitirince beni sanki yeni fark etmiş gibi bir tazelikle, “Kahvenizi rahat için diye sevgilime mesaj atıp bir işimin çıktığını ve biraz gecikmesini söyledim,” diyerek içimi rahatlattı. O ana kadar tanışmadığımızı hatırlatarak kendini bana Burcu Dila adıyla tanıttı. Belki gerçek belki yalandı, o ya da bu adın pek de önemi yoktu. İnsanları adlandırmanın çoğu zaman nesnelere isim vermekten daha indirgeyici ve düş kırıcı olduğunu söyledim ona, bu yüzden ticari hayatım dışında kendi adımdan vazgeçeli çok oldu dedim. Ama çok istiyorsanız seçimi size bırakabilirim, hatta farklı adlarla da hitap edebilirsiniz, hiç sorun değil. Reha Erdem'in filmindeki gibi, benim adım Kosmos olsun sizinki de Neptün diyecek halim yok, ortam buna uygun değil, ayrıca kendi geçmişimle hesaplaşma halindeyim, taklitlerden uzak duruyorum. Anladım dedi kız, siz delisiniz, bütün bunlar da bu yüzden. Eğer deliler ölüm anında normal insanlardan farklı şeyler hissediyorlarsa şanslısınız, ama her şey aynıysa sanırım deli olmanın bir ayrıcalığı yok. Neyse bu benim sorunum değil şimdilik, şu an ölüm size daha yakın gözüküyor, geçmişse daha uzak. Bendeyse teorik olarak durum tam tersi, yaşam yönüm geleceğe doğru, belki yirmi otuz yıl sonra bellek ve geçmiş gibi konular ilgimi daha çok çekecek. Ama o zaman da şimdiki çekiciliğimi yitireceğim ve anılarım kimseyi ilgilendirmeyecek. Böyle olması normal diye yanıtladım, hayat paradokslarla dolu. Bütünsellik yaşarken elde edilemez, her şey değilse bile birçok şey kendi karşıtını içerir. Felsefe sözlüğü gibisiniz dedi, kitabımı sormuştunuz ama konu nerelere geldi. Sevgilim gelmeden anlatmamı ister misiniz? Öyle ya, ölülerin dinleme yeteneği yoktur. Bunu söylerken ölçülü şuhlukta bir kahkaha attı, hayli erotikti. Ölüm düşüncemin kendisine haz verdiğini, bu yüzden benimle oynadığını düşündüm. Aramızda kısa sürede böylesine bir arzu trafiği oluşmasını anlamak zordu, benim onu arzulamam normaldi de onunki biraz tuhaftı doğrusu.

Fantastik edebiyat üzerine hazırladığı geniş kapsamlı ödevin bir parçası olarak bu kitabı okuduğunu, elinde serinin diğer bazı kitaplarının da bulunduğunu söyledi. Evet dedi, ben edebiyat öğrencisiyim, aslında müzikle de ilgiliyim, Dire Straits'i de iyi biliyorum. Şimdi inanmayacaksınız ama annemle babam bu grubun bir konserinde tanışmışlar. Yanlış anlamayın, aramızdaki kuşak farkını vurgulamak için söylemedim bunu, sadece belirtme gereği duydum. Ama bu bağlantıya rağmen geçmişinizden etkilendiğimi söyleyemem, belki siz iyi anlatamadınız, belki söz yazı kadar etkili değil. Dünya, gençliğinde müzik ya da başka bir etkinliğin heveslisi olan insanlarla dolu, anılar arasında da çok büyük farklılıklar olduğunu sanmıyorum. Sadece zamanlar, mekânlar ve kişiler değişiyor. Aslına bakarsanız annemle babamın tanışma öyküleri de beni pek ilgilendirmedi, bu kadar basit olmadığını tabii ki biliyorum, bütün bunların gerisinde benim varoluşuma giden bir yol var. Önce onların varoluşu ve ikisini oraya getiren nedensellik dizgesi. Anlayabiliyor musunuz? Bana öyle bakmayın, yalnızca cevapsız sorularım var, konuyu gizemin alanına getirmeye çalışmıyorum. Sizin hiç ben neden benim diye düşündüğünüz anlar oldu mu? Neden buradasınız ve o bedenin içinde ne arıyorsunuz? Ansızın masama gelip tekliğimin büyüsünü bozdunuz, sizi beklemiyordum, varlığınızdan bile habersizdim ve bu bilginin eksikliğiyle yüz yaşına kadar yaşayabilirdim. Madem artık varsınız, hiç değilse sorularımı yanıtlayın ki burada oluşunuz anlam kazansın.

İhmal ettiğim kahvemden iki yudum alıp yanındaki madlen çikolatayı tek parça halinde ağzıma attım, birinci kalite olmadığı açıktı. Olsaydı bile önemi yoktu, böyle anlarda bu tür lezzetlerin tadı bilinç düzeyine yükselmez, başkasının varlığı diğerini bir sınır duruma doğru sıkıştırıp andan kaçışa zorlar. Bence dedim fincanı yerine koyarak, geçmişi umursamaz görünerek kendinizi var saydığınız yüzeysel bir genç kız modeline özdeş kılmaya çalışıyorsunuz. Oysa diğer verileriniz gösteriyor ki siz sunmaya çalıştığınız kişi değilsiniz. Beş dakika içinde kendimi önce bir Papini öyküsünde, sonra bir Peyami Safa ardından da bir Antonio Tabucchi romanında hissetmeme neden oldunuz. Bıraksam kim bilir beni daha nerelere sürükleyeceksiniz, ama çok zamanım yok, zaten hiç olmadı. Buna karşılık hep zamanın içinde kalmam gerçekten garip, elbette bu konuyu tartışmaya açıp sorularınıza bir yenisini eklemek istemem. Çünkü ne yazık ki ötekilerin cevabını ben de bilmiyorum, dolayısıyla buradaki varlığım arzuladığınız anlamı kazanamayacak. En azından ben sizden bir yanıt aldım, Papini'yle ilgilenme nedeninizi artık biliyorum. Ama ne kadar geciktirseniz de sevgiliniz birazdan buraya gelecek ve ben o gelmeden gitmek zorundayım, biliyorsunuz ölmek için başkasına sözüm var. Bırakın onun size olan sevgisinde hep bir bilinmezlik payı olsun, böylesi daha heyecan verici olur. Haklı olabilirsiniz dedi, yine de sizin ölümünüze tanık olma heyecanını buna tercih ederdim. Sonra kışkırtıcı bir kahkaha daha atarak şaka tabii dedi. Sahi şu sizi tehdit eden kişiyle ilgili neden polise gitmiyorsunuz? Başınıza böyle bir olay geliyor ve siz burada benimlesiniz, gerçekten kaçıksınız. Neden kendisi yazmıyor öyküsünü de bunu sizden istiyor? Bir insanı bu kadar rahat bir şekilde nasıl tehdit edebiliyor? Bir açıklama yapmadı mı? Hayır dedim herhangi bir açıklama yapmadı, öylesine beklenmedik bir olaydı ki, bunları soramadım. Onu, istediğini yapamayacağıma ikna etmeye çalışarak harcadım zamanımı ve belki de tuzağına düştüm. Gelişini önce şaka sandım, bir yerlerden tanıyıp tanımadığımı anlamaya çalıştım, hayır hayatımda ilk kez görüyordum. Kapıyı açık bulup içeri dalan bir deli olduğunu düşündüm, bizim hanın girişinde sıkı denetim yoktur, eski tip hanlardan. Bilemiyorum belki gerçekten de bir delidir, o gittikten sonra hiçbir şey olmamış gibiydi sanki, korkmuştum sanırım, bu yüzden çay bile ısmarladım. Her şey akıl dışıydı ama olmuştu işte, şu an burada olmam kadar gerçekti. Peki neymiş bu kadar yaşamsal olan öyküsü diye sordu genç kız, bir de şey, ayrılmadan önce size bir isimle hitap etmek isterdim, ne dememi istersiniz? Üzerinde B. K., Serbest Muhasebeci yazan kartımı verdim ona, yanımda daima birkaç tane bulunur. Kız karta bakınca aniden irkildi, sonra bana baktı ve haklıymışsınız dedi, çok indirgeyici bir adınız var, size hitap etmekten vazgeçtim. Kartınızı da iade etmek zorundayım, bu adı hemen unutmak istiyorum. Herhangi bir ismin özgün imgenizi perdelemesine izin vermeden, bana görünen halinizle anımsamak isterim gelecekte sizi. Gerçekten sıra dışı birisiniz dedim, eğer o olağanüstü cesareti gösterip yanınıza gelmesem benim için hep yan masadaki bilinmeyen kız olarak kalacaktınız ve hayatımdaki pişmanlıklara bir yenisi daha eklenecekti. Umarım adımı unutmanız zor olmaz, çünkü garip bir kalıcılığı var, sanki bellek mıknatısı gibi, kovulsa da geri dönüyor. Adamın öyküsüne gelince dedim ve dehşet içinde durdum. Anlattıklarının çoğunu daha şimdiden unuttuğumu fark etmiştim. İpe sapa gelen bir şey de değildi doğruyu söylemek gerekirse, dinlerken de kaçırdığım yerleri vardı. Nasıl olur dedi Burcu Dila, veya adı başka her neyse, ucunda ölüm olan bir öyküyü nasıl dikkatli dinlemezsiniz? Anlattıktan sonra tehdit ettiğini söyledim, baştan uyarsaydı daha dikkatli olurdum, bir kez anlattı ve gitti, çayı da yarım bıraktı. Bir aşk öyküsüydü, aşk öyküleri beni hep sıkmıştır, filmlerdeki öpüşme sahnelerinde bile gözlerimi kapatırdım eskiden, utandığımdan değil gereksiz bulduğum için. Mutlu ve mutsuz aşk öykülerinin üzerimde yarattığı sıkıntı etkilerinin farklılığını inceleyen başarısız bir karalamam bile vardır, arada bir fark olmadığına karar verince çalışmayı yarım bıraktım. Aşk karşıtı filan değilim, az önce söylemiştim, sevgililerim oldu, hatta karım bile oldu. Karşı olduğum şey aşkın sanat içinde zorunlu bir desen gibi kullanılma biçimi, tepkimin kökenini tam olarak bilemiyorum, büyük ihtimalle çocukluğuma dayanıyor ama bu konuyu irdelemek gereksiz. Lafı dolandırmayı bırakın da sadede gelin dedi kız, kişisel eğilimleriniz sizi ölmekten kurtarmaz. Öyküden hatırladığınız şeyler vardır mutlaka. Onların üzerine kendi kurgunuzu oturtabilirsiniz, edebiyat öğrencisi olduğumu unutmayın, eğer aşk hakkındaki saçma sapan görüşlerinizi kendinize saklarsanız size yardım edebilirim. Hem böylelikle bir hayat kurtarmanın kişisel doyumunu tadar, ileriki yıllarımda da yaptığım bu iyiliğin kıvancını yaşam labirenti içinde arkamdan gelen bir ışık gibi kullanırım. Çelişkileriniz sizi olduğunuzdan da çekici kılıyor dedim, az önce ölümümü izlemek için kösnül bir heyecan duyuyordunuz, şimdiyse hayatımı kurtarmak istiyorsunuz. Size rastlamam cidden büyük şans, bunu daha önceden de düşünmem gerekirdi ama bu olağanüstü tanışmayı bir çıkar ilişkisine dönüştürmeme kaygısı sanırım pratik zekâmı kilitledi. Madem öneri sizden geldi, o halde elbette deneyebiliriz. O an, gençliğin ışıltılı sevinçlerini anımsatan bir coşku doldurdu içimi. Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman burada ve bugünde toplanarak benim için görkemli bir zaman şöleni hazırlamış gibiydiler. Bir adamla bir genç kızın beklenmedik bir zamanda başlayan aşk hikâyesiydi, bu kadarını iyi hatırlıyorum dedim. Bir elektrik şokuna girmiş gibi irkildi, yüzünün sevecen çizgileri şeytansı bir kötülüğü karşılamaya hazırlanan gergin hatlara bıraktı yerini. Yeni gelen ikinci bardak çayı yüzüme fırlatacağını nasıl olduysa sezdiğimden son anda eğilerek saldırıdan kurtuldum. Beklenmedik manevramla beni kıl payı ıskalayan çay molekülleri ise, yan masaya az önce oturmuş orta yaşlı iki hanımı gafil avladıktan sonra yer çekiminin yörüngesini izleyerek mekân zeminine düzensizce dağıldılar. Demek bütün bu hikâye bunun içindi, konuyu getirmek istediğiniz yer buydu, ama hiç yaratıcı değilsiniz ve en önemlisi karşınızdakini çok küçümsüyorsunuz, dedi kız. Kartı verdiğinizde anlamalıydım bunu, bir basgitaristten muhasebeciye nasıl dönüştünüz bilmiyorum ama her ikisi için de fazla edebi ve felsefisiniz. Her neyse, şimdi derhal masamdan gidin, bu bayat numaraları yiyecek başka bir aptal bulun.

Yanıldığı çok şey vardı, öncelikle artık bir masası yoktu. Histerik tepkisini ortamla gereksizce paylaşması, başta benden hoşlanmayan garson olmak üzere çeşitli mekân sakinlerinin çevremize toplanmasıyla sonuçlanmış, yabancı bakışların istilasına uğrayan masa, üstünde hiçbir hak öne süremeyeceğimiz bir ortak kullanım alanı haline gelmişti. Hayatımda ansızın parlayan umut kıvılcımının kısa sürede ters yönlü bir volkana dönüşüp beni püskürtmesiyle kendimi yeniden caddede buldum. Hesabı bile ödeyememiştim ama geri dönmek imkânsızdı. Tatlı bir esinti eşliğinde bulutsuz bir maviliğe bürünen gökyüzünün altında yürümeye başladım. Hayatın bana aldırmadan süren ritminin gerisinde bencil bir kalıcılık şehveti yatıyor, tıpkı basgitarın tekdüze ve inatçı notaları gibi, diğer enstrümanlara aldırmadan akıp gidiyordu. Bir zamanlar ucuz ama iyi bir ikinci el gitar bulabilmek için günlerce dolaştığım müzik mağazalarının bulunduğu sokağa doğru yürüdüm. Yolda bir iki müşteriden gelen aramaya cevap vermedim, sonra da kapattım telefonu. Nasıl olsa öleceksem iş bağlantılarının da artık pek önemi olmayacaktı. Sokağa gelince eski dostlarımdan Hayri'nin dükkânına uğradım, biraz keyifsiz ve meşgul görünüyordu. Başkasıyla duygu denkliğini tutturmak genelde zordur ve bu dengesizlik o an daha keyifli olan için düş kırıklığı yaratır. Fakat bu kez bir neşe-hüzün karşıtlığından çok kaygılı ruh halinde benzerlik var gibi duruyordu, sadece sebepler farklıydı, herkesin derdi kendineydi kısacası. Ama dedim Hayri'ye, benimki ölümcül bir sorun, seninkine göre belirgin bir üstünlüğü var. Grubuna ihanet edip müziği bırakmasaydın bunlar başına gelmezdi diye yanıtladı, daha renkli ve kalabalık bir yaşamın olacak ve kimse seni boktan bir ofiste tek başına yakalayıp aptalca bir nedenle tehdit edemeyecekti. Çok fazla derin düşünmeyi sevmeyen insanlara özgü, farklı yollardan birini seçmekle diğeriyle bir daha hiç kesişilmeyeceğini sanan yüzeysel bir akıl yürütme şeklini kullanıyordu ister istemez. Yaşamın birbirine hiç değmeyen paralel yollardan oluşan düz bir hat değil de bir labirent olabileceğini aklına bile getirmiyordu. Başladığın şeyleri pek bitiremezsin sen dedi, hiçbir şeyin dibini görmedin hep yarım bıraktın, belki de bu açıdan senin için hayırlı olur, bir türlü varamadığın sona bir şekilde ulaşırsın. Başka çaren yok, ya öyküyü yazıp beğendireceksin ya da hayatın bitecek. Her iki halde de bir sona varmış olacaksın.

Ben kimseye ihanet etmedim diye yanıtladım, sadece hep peşimde olan kendi gerçeğimden kaçmaktan sıkılıp onun istediği yere döndüm. Sen nasıl hayatını bu dükkânda geçirdiysen ben de orada olmak zorundaydım. İkimiz de kendimizi aşıp bir başkası olamadık, bana üstünlük taslayacak durumun yok. Ayrıca bunca yıllık arkadaşım olarak durumumu bu kadar soğukkanlı karşılaman da akıl alır gibi değil, dost bilip yanına geldim ama sen taş çıktın, yazıklar olsun. Bu kadarla yetinmedim tabii, birkaç da sunturlu küfür salladım. Beni kalaylaman seni kurtarmaz dedi, tam kapıya yönelmiş çıkıyordum. Senin başına gelen olay ilk değil, dünyadan haberin olmadığı için bilmiyorsun. Bu dördüncü oluyor, senden önceki üç kurban da köhne ofislerinde tek başlarına iş gören erkekler. Geçmişlerinde şu ya da bu olmaları anlam taşımıyor, o anda ne oldukları önemli. Faillerin bir çete olabileceği söylendi, son vakada tehdit edenle öldüren farklı kişilermiş, arada başkaları da olabilir. Emniyette bu konuyla ilgili geçici bir masa bile kuruldu: Öykü Cinayetleri Masası. Buralarda oyalanma hiç, hemen git oraya şikâyette bulun, belki kurtulursun. Yeri kolay, buradan doğruca aşağı in, tramvaya binip üçüncü durakta in, kime sorsan yerini sana gösterir.

Hayri biraz kaba saba ama içten pazarlıksız bir adamdı, böyle bir durumda yalan söylemesi için de bir neden yoktu. Bu gelişmeden sonra kendimi daha da kıskaca alınmış ve tedirgin hissettim, artık tekil bir olayın değil, organize ve ölümle sonuçlanan bir seri cinayet vakasının kurban adayıydım. Yokuşu etkisini giderek artıran bir sıkıntı duygusuyla indim. Bunlar bir yana, artık adamın anlattıklarının neredeyse tamamını unuttuğumdan ne yazacağımı bile bilmiyordum, belleğimin bu konuda bu kadar kötü bir performans sergilemesi büyük şanssızlıktı. Tramvaya bindim ve tarife uygun olarak üçüncü durakta indim ama yeri bulmam Hayri'nin söylediği kadar kolay olmadı, sorduğum kişilerin nedenini anlayamadığım çelişkili yönlendirmeleri sonucu çevrede bayağı dolaştım, belki onlar da bilmiyorlardı da bilgisizliklerini açığa vurmaktan garip bir utanç duyuyorlardı. En sonunda, kuytu bir köşede rastladığım ayakkabı boyacısı az ilerdeki dik yokuşu işaret ederek aradığım yere varmak istiyorsam onu tırmanmam gerektiğini söyledi, kendinden emin hali güven vericiydi. Gerçekten de yokuşun sonunda tam karşıma gelen gösterişli yapının üzerindeki kocaman tabelada Öykü Cinayetleri Masası yazıyordu. Binanın görünümü hem biraz ürkütücü hem de gülünçtü açıkçası, o andaki ruh durumunuza bağlı olarak bu iki algıdan birini seçebilirdiniz. Oldukça eklektik bir mimari zevkle tasarlandığını ve yapımının aceleye getirildiğini düşündüm, ama oldukça da eski görünüyordu. Çatıya doğru yükselen, kubbeler ve kulelerden oluşan karma şekil yığını göz alıcıydı, gövde kısmı ise öykünülmüş bir Osmanlı mimarisiyle masal kitaplarında tasvir edilen evlerin bireşimi gibiydi. Kocaman giriş kapısının önünde beni normal giyimli bir görevli karşıladı, şikâyet amacıyla mı yoksa bir kuşkuluyu ihbar etmek için mi geldiğimi sordu. Aslında durumumun her ikisini de kapsadığını, belli bir kategoriye sokmanın doğru olmayacağını söyledim. Bana kibarca eşlik ederek bir odanın önüne götürdü, kapıyı aralayarak içerdeki birine benim duymadığım bir şeyler söyledi. Sonra da o şahsın önemini vurgulamak isteyen bir ifadeyle odaya girmemi işaret etti. Özensiz giyimine karşılık eğitimli olduğu izlenimi veren orta yaşlı bir adam, kapının tam karşısındaki masada oturmuş, acemi kullanıcılara özgü bir tedirginlikle önündeki dosyadan bilgisayara bazı veriler giriyordu. Benimle zoraki ilgileniyormuş gibi yapmak için çok uygun bir konumdaydı. Ben konuyla ilgili kişiyim, şu an için adımı açıklamayı gerekli görmüyorum, dedi. Demek ziyaret nedeniniz bir şikâyet ve ihbarı birlikte kapsıyor diye ekledi, yüzüme bakma gereği duymadan. Bunun kategorize edilmesini istemiyormuşsunuz. Evet diye yanıtladım, olguların birbiriyle ilişkisizmiş gibi düşünülmesi bana mantıksız geliyor. Gözlüğünün üstünden bana bir saniyeliğine baktı, sanırım tipimi merak etmişti. Fazla ilgisini çekmemiş olmalıyım ki kayıtsızca önündeki işe devam etti ve tam olarak geliş nedeniniz nedir diye sordu. Bundan sonraki konuşma pek kısa sayılmayacağı için geri kalanını diyalog formunda aktarmayı daha uygun buluyorum.

“Ben dördüncüyüm, yani öykü cinayetleri serisinin dördüncü kurban adayıyım, tehdit edildim.”
“Önceki üç kişiyi biliyorsunuz anladığım kadarıyla”, diyerek klavyenin bir tuşuna hızlıca dokundu, sanki çok zor bir cümleyi noktalamıştı, önündeki ciddi işe benim yüzümden ara veriyormuş izlenimi yaratmak istiyordu kanımca. Gözlüğünü indirip bağlı olduğu zincirin ucunda, tam göğüs hizasında asılı bıraktı.
“Aslında bilmiyordum, az önce tesadüfen uğradığım eski bir arkadaşımdan aldım bu bilgiyi. Güncel gelişmelere çok meraklıdır, dükkânında birkaç gazete bulunur, TV'de haberleri kaçırmaz. Konuyla ilgili bir masa kurulduğunu da ondan öğrendim.” Sözümü bitirdikten sonra vatandaşlık numaramın kendisine gerekli olduğunu söyleyerek kimliğimi istedi, yeniden bilgisayara dönerek bir şeyler yazdı.
“Pek tutarlı bir geçmişiniz yok”, dedi sonra. Beni hiç de hak etmediğim bir suçluluk duygusuna sürükleyecek kadar umutsuz ve sıkıntılı bir ifade belirdi yüzünde bunu söylerken. “Sizden önceki kurbanlar da pek dikiş tutturamamış, genelde hayatın geri planında kalmış kişilerdi. Bu açıdan olay beklediğimiz şekilde gelişiyor, bir de lütfen konuşma tarzım sizde alınganlık yaratmasın. Burada uygun kelimeleri seçmek ya da konuklarımızı kırmamaya özen göstermek gibi lükslere sahip değiliz, zaman çok önemli bizim için.”
“Neden? Kendisine bir hafta süre biçilen siz değilsiniz benim, geçmişimi araştırıp ayrıca bu yetmezmiş gibi zamanın önemi konusunda da bana söylev vererek zaman yitiren sizsiniz.”
“Demek sürenizin bir başkası tarafından belirlenmiş olmasını bir ayrıcalık olarak görüyorsunuz, böylelikle zamanın baskısını en iyi hisseden sizsiniz, bunu mu söylemek istediniz tam olarak?”
“İkide bir tam olarak ne istediğimi sormayın, tamlık konusunda pek şanslı sayılmam ben. Buraya gelmem hiç kolay olmadı, çünkü ne arkadaşım ne de diğerleri yerinizi tam olarak tarif edemedi. Eğer o bilge boyacı olmasaydı belki de buraya hiç ulaşamayacaktım, yolu öğrendikten sonra da çok dik bir yokuşu tırmandım. Dolayısıyla bütün bu zahmetin boşa gitmesini istemiyorum, konuşmayı daha somut bir zemine çekersek sevinirim. Size işinizi öğretme niyetinde değilim elbette, ama bir psikanalist değil de polis müfettişi olduğunuzu hatırlatmak zorundayım ne yazık ki. Göreviniz geçmişin değil şimdinin izini sürmek olmalı.”
“Bence yanıldığınız çok şey var, mesela o boyacı bilge filan değil bizim ekipten bir arkadaştır. Görevi yolunu kaybedenlere yardımcı olmak. Ayrıca şimdinin izi diye bir kavram yoktur, eğer bir iz varsa o geçmişe aittir. Bu nedenle rahat olun, ben ne yaptığımı biliyorum. Şimdi söyleyin bakalım, zamanın baskısı konusunda böyle şikâyetçi olan biri o zamanı iyi kullanmak yerine neden bir kahvede oturup çene çalmayı tercih eder?”
“Bunu nereden biliyorsunuz?” diye sordum saf bir şaşkınlıkla, az öncesine kadar kendimi kuşatılmış gibi hissediyordum ama görevlinin bu sorusuyla işgalin gerçekleşip varlığımın ele geçirildiği kaygısına kapıldım.
“Her şey şu an ekranda, tam karşımda. Teknolojiyi pek takip etmiyorsunuz anlaşılan, ama o sizi takip ediyor gördüğünüz gibi,” dedi, yaptığı espriden hoşnut olduğunu ifade eden bir gülümsemeyle. “O genç bayanla neden o kadar oyalandınız? İmkânsız arzularınızın canlılığını sınamak için uygun bir zaman mıydı sizce? Neler konuştunuz onunla?”
“Madem bu kadar gelişkin bir iz sürücünüz var, bunları bana neden soruyorsunuz? Her şey kayıtlarınızda vardır nasıl olsa.”
“Hayır, burada sadece olguların ana başlıkları yazılı, bir çeşit kısa haberler gibi düşünün. B.K binadan çıktı, B.K kahveye girdi, vesaire. Daha fazlasını gerektirecek önemde biri değilsiniz, en azından şu ana kadar değildiniz.”
“Ya o olay? Beni tehdit eden kişi? O esnada izlenmiyor muydum?”
“Az önce de anlatmaya çalıştığım gibi, olmanız gereken yerlerde bulunduğunuz sürece sorun yok. Ev ve işyeri gibi mesela. Sorun bu mekânların dışına çıktığınızda başlar, tabii sorun derken sizin için değil, bir başkası için.”
“Kim bu başkası? Tanımlı bir özne kullanmaktan neden kaçınıyorsunuz? Ayrıca ortada ciddi bir çelişki, inanılmaz bir eksiklik var. Diyelim ben o sırada size göre olmam gereken yerdeydim ve izlenmeme gerek yoktu. Buna karşılık o, olmaması gereken bir yerdeydi ve sizin mantığınıza göre izlenmesi gerekirdi. Üstelik daha önce işlenmiş üç cinayetin katil adayı. Benim gibi hayatı boyunca kimseye zarar vermemiş birini belirlenen çizginin dışına çıktığında izliyorsunuz, ama böylesine karanlık bir şahsı izlemiyorsunuz? Bunu nasıl açıklayacaksınız?”
“Sanırım beni pek anlamadınız, bu da normal. Çok açıklayıcı konuşmadım şu ana kadar. Az önce net bir özne kullanmaktan kaçınırken bilinçli davranıyordum, çünkü sizi biz izlemiyoruz. Vatandaşlık numaranızı girdim ve size ait bulgular önüme listelendi, kaynağı güvenilir ama belirli değil, bunu böyle kabul ederiz. Matematikle aranız nasıldır?”
“İyidir genelde, unutmayın ben muhasebeciyim, sayılarla iyi geçinmek zorundayım. Buna karşılık öğrencilik hayatımda derslerin varlığına anlam veremedim, bu anlamı kavrayacak olgunluğa ulaştığımdaysa öğrenciliğim çoktan bitmişti. Sizin de bildiğiniz gibi hayatın hep gerisinde kaldım, şimdi de bu sorunuza anlam veremiyorum. Matematiğin konumuzla ne ilgisi var?”
“Şöyle ki, matematikte bazı mantıklı kabuller yapmazsanız çözüme asla ulaşamazsınız. Dolayısıyla biz de o sizin belirsiz özne dediğiniz makam tarafından iletilen bilgileri doğru kabul ederiz, onun tercihlerini de. Bu durumda tehditçinizi değil de sizi izlemesine saygı duymak zorundayız. Bu tercih konusunda bazı tahminlerim var tabii, ama bunları açıklamak istemiyorum, sonuca bir faydası olmaz. Şimdi bize ve kendinize yardımcı olmak istiyorsanız soruları yanıtlayın lütfen. O kahveye neden girdiniz? O genç bayan kimdi ve onunla aranızda ne geçti?”
“Kahvelere genelde kahve içmek için girerim. Ben biraz tuhafımdır, en zor anlarda bile keyif veren alışkanlıklarımı yerine getirmeye çalışırım. Kıza gelince, fantastik edebiyat üzerine tez hazırlayan bir edebiyat öğrencisiydi. Yıllar var ki genç, güzel bir kadınla doyasıya sohbet etmemiştim, sanırım çenem açıldı ve ona bütün hayatımı anlattım neredeyse. Ama hayatım ilgisini çekmedi ne yazık ki, geçmiş üzerine konuşmaktan pek hoşlanmıyordu. Tam tersine, ölümümü izlemenin kendisi için daha cazip olacağını söyledi bir ara. Sonra da başıma gelen olayla ilgili sorular sordu, öykü yazmada bana yardımcı olup hayatımı kurtarmayı bile teklif etti, çelişkili ve coşkulu biriydi kısacası. Bir de basgitaristlerin ve muhasebecilerin çok şey bilmemesi gerektiğine dair bir önyargısı vardı.”
“İnsanlar bu tür önyargıları kalıtsal olarak eskiden devralır, kullanır ve yeniye aktarır,” dedi büyük bir ciddiyetle. “Herkesin sadece kendi işini yapması, neyse o olması, bunun dışında başka bir şeyle ilgilenmemesi gerektiğini tekrarlar dururlar. İşin komik yanı, bu sabit fikrin Platoncu devlet anlayışının yurttaş tanımına dayandığını pek çoğu bilmez, bunu kendi fikirleriymiş gibi öne sürerler.”

O an, dakikalardır ayakta olduğumu fark ettim, oysa son derece geniş bir odaydı ve içeride oturacak yer sıkıntısı yoktu. Koltuklardan birine gözüm takıldı ama adam pek oralı değildi, ayakta kalmamı ister bir hali vardı. “Bakın B. K.,” dedi. “Dik bir yokuş tırmandınız ve yorgunsunuz biliyorum. Size oturacak yer göstermediğim için de bana içerliyorsunuz. Fakat şunu unutmayın, buraya ulaşamayanlar da var. Dolayısıyla şu an benim karşımda olmanız bile yeterli bir ayrıcalık, daha fazla konfor talep etmemenizi öneririm. Ne o? Bütün bunları çok saçma ve gerçek dışı mı buluyorsunuz? Meraklanmayın, her şey en az sizin kadar gerçek. Çevrenize bakın, istediğiniz nesneye dokunun, ben dahil. Somut olmayan, elle tutulamayan herhangi bir şey var mı? Elbette ki hayır. Bu bir rüya ya da bir hikâye değil B.K. O hikâyeyi siz yazmak zorundasınız, eğer hayatta kalmak istiyorsanız. Çünkü bize pek yardımcı olmuyorsunuz ve bu durumda biz de sizi fazla koruyamayız.”
“Ne demek istiyorsunuz?” diye bağırdım denetimsizce. “Ne gibi bir yardım bekliyorsunuz benden?”
“Kaldığınız yerden devam edebilirsiniz, araya kişisel yorumlarınızı katmazsanız daha kolay ilerleriz. Bizi o genç kızın önyargılarından çok sizle olan bağlantısı ilgilendiriyor. Başka neler konuştunuz onunla?”
“Hepsi bu kadar, zaten sonu hüsranla biten bir konuşmaydı, onu bir daha göreceğimi hiç sanmam.”
“Bu kadar emin olmayın, sizden önceki üç kurban da ölmeden önce bir genç kızla temas kurmuşlar. Fakat kızların hepsi de farklı, bu nedenle oldukça geniş bir çete olduklarını düşünüyoruz. Şimdi anladınız mı bu konunun üzerinde neden bu kadar hassasiyetle durduğumuzu?”
“Evet,” dedim, “oldukça hassas bir konu olduğu açık”. Ayakta durmaktan biraz yorulmuştum, bu da konsantrasyonumu etkiliyor, içine düştüğüm durumu gereğince ciddiye almamı engelliyordu. “Bana kendini Burcu Dila olarak tanıttı,” diye devam ettim. “İçimden bir his bu adın gerçek olmadığını söylüyordu. Hoş gerçek olsa ne değişirdi? Ben adların bireyleri değil bireylerin adları tanımladığına inanırım. Ama sadece can sıkıntısından kaynaklanan bir inanç bu, yaşamın tekdüze biçimselliğine bu tarz cılız tepkilerle karşı koymaya çalışırım bazen.”
“Çok garip. Tekdüzeliğe karşı olduğunuzu söylüyorsunuz ama en tekdüze müzik aletini seçmişsiniz çalmak için. İnanın bana çelişkilerden bıktım artık. Tek bir iş günüm yok ki her şey çizgisel bir dinginlikte ilerlesin. Peki söyleyin bakalım, müzisyenliği de sıkıldığınız için mi bırakıp muhasebeciliğe başladınız?”
“Hayır, bu konular göründüğünden daha karmaşıktır derinde. Basgitarın monoton vurguları, her ne kadar başına buyruk gözükseler de ön plandaki ezgi çeşitliliğini toparlayıp bu çokluğa bir anlam katarlar. Yaşamın ritmi de benzer bir işleve sahiptir, ama yine de insan bunalır. Belki şimdiye kadar o tekdüzeliği kaybetme korkusu yaşamadığım için bana öyle geldi hep, bilemiyorum. Diğer konuya gelince, cevabı çok daha somut ve basit. Hayatın acı gerçekleri diyebiliriz kısaca, müzik varlığımı hissetmemi sağlıyor ama o varlığı sürdürebilecek parayı kazandıramıyordu. Farklı biri olmak, babama benzememek gibi hedeflerim engellerlerle karşılaştı ve sonunda onun işini devraldım, evlendim. O çok önemsediğim varlığım bölündükçe bölündü, toparlayamaz hale geldim. Aslında bir yandan müziği de sürdürmeyi düşünüyordum ama olmadı. Nedenini bilmiyorum. Garip, karşı konulmaz bir geçit geçmişimle arama girdi ve onu sanki hiç yaşanmamış kıldı. İşte hepsi kısaca böyle.”
“Hayat... Hayat... Hayatla bayağı bir sorun yaşamışsınız gördüğüm kadarıyla. Eşinizi de kaybetmişsiniz sonra.”
“Bu üzücü ve konuşmak istemediğim bir konu,” dedim irkilerek. “Hem şu anki duruma hiçbir katkısı olmaz”
“Siz bilirsiniz. Ama unutmayın bizim için size ait her veri önemli. Bakın şu an tam sonuca ulaşmış değiliz ama bu cinayetleri kendilerine Yeni Hegelciler adını veren, şiddet yanlısı genç bir örgütün işlediğini sanıyoruz. Son derece tehlikeliler ve felsefeyi hunharlıklarının bir kılıfı olarak kullanıyorlar. Eğer az önce ettiğim kültürlü laflara bakıp şaşırdıysanız nedeni buydu, bu örgütle mücadele etmek için kendimizi geliştirmek zorunda kaldık. Fakat şu ana kadar tatmin edici bir sonuca ulaşamadık, böyle giderse yakında meslek değiştirebilirim. Anladığımız kadarıyla durum tam olarak şu: Bunlar geçmişinde çelişkisel bölünmeler olan sizin gibi insanları birer tin modeli olarak seçiyorlar sözüm ona. Onların yaşamının tez ve antitez aşamalarından geçtiğini ancak sentezin eksik kaldığını varsayarak bunu kendi yöntemleriyle gerçekleştirmeye kalkıyorlar. Ama dediğim gibi, bu sadece bir kılıf. Amaçlarıysa yok etmek. Sentezden anladıkları bu. Kısa sürede üç kişiyi öldürdüler ve biz bu eylemin hızla yayılmasından korkuyoruz.”
“Peki benden öncekiler öyküyü yazmışlar mı?” diye sordum korkuyu yeniden hissederek.
“Bundan emin değiliz,” diye yanıtladı çaresiz bir vurguyla. “Elimizde kesin bir belge yok.”
“Bu arada sürekli çoğul kullanıyorsunuz, biz derken neyi kastediyorsunuz? Bina çok büyük, hatta ürkütücü bir büyüklüğü var. Ama bana sanki yalnızca kapıdaki görevliyle siz varmışsınız gibi geliyor.”
“Bunda şaşacak bir şey yok B.K. Örgütün genişleme ihtimali dikkate alınarak bina özellikle büyük tutuldu, biz de göründüğümüzden daha fazlayızdır her zaman. Şunu da belirtmem gerekir, size ne yazık ki ekstra bir koruma sağlayamıyoruz. Sağlıklı iz sürmek için olayı akışına bırakmak zorundayız. Yapacağınız tek şey öykünüzü beğendirmek. Ama ondan önce şu ziyaretçinizden biraz bahsedin bakalım. Nasıl biriydi? Kendini size hangi adla tanıttı? Bunları sormayı unuttuğumu sandınız belki de, işimi iyi yapmadığımı düşündünüz. Gördüğünüz gibi burada hiçbir şey unutulmaz.”
“Açık konuşmak gerekirse işinizi iyi yapmadığınızı düşünmem için tek neden bu olmadı. Diğer yandan, bu soruyu daha önce sorsaydınız da bir şey fark etmezdi. En güvendiğim özelliğim olan güçlü belleğimin bu konuda korkunç bir ihanetine uğradım. Adam beni tehdit edip gittikten sonra öyküsüyle birlikte büyük bir hızla silinmeye başladı. Aklımda kalan son kırıntıları da o kıza anlattım ama şimdi onları da hatırlamıyorum. Sanıyorum cinayetlerin sırrı burada yatıyor ve bunun hiçbir açılaması yok.”
“Bu önemli bir bilgi”, diyerek yerinden kalktı. Odada perdeleri kapalı bir sürü pencere vardı. Hangisine yöneleceğine karar veremiyormuş gibi durakladı bir süre, sonra geri dönüp yerine oturdu. “Bu durumda,” diye söze başladı endişe verici bir yüz ifadesiyle. “Şansınızı deneyip onlara beğenecekleri bir öykü sunmanızdan başka çare yok gibi.”

Hızla kapıya yöneldim, bir an kilitli olabileceğini düşündüm ve paniğe kapıldım. Neyse ki kilit filan yoktu, dış kapıyla oda arasında bulunan geniş ve boş koridoru koşarak geçtim. Tam yolun sonunda az önceki görevliye rastladım. Ürkek bakışlarla çevreyi süzen bir adam vardı yanında. Yokuşu hızla indim, boyacı bir müşteri ya da müşteri rolü oynayan birinin ayakkabılarını boyuyordu. Gün daha da büyülü bir güzelliğe bürünmüştü sanki. Ama artık dışsal, içinde olmadığım bir manzaraya bakıyormuş gibiydim, nesneler bir daha dönmemek üzere geri çekiliyorlardı, büyü buydu belki de.

Şu an ofisteyim, önümde öykü, hakkımda verilecek hükmü bekliyorum. Septik aniden uykusundan fırladı ve kuşkuyla kapıya yöneldi, ayak sesleri duydu sanırım. O hep şimdiyi yaşadığı için algıları benden çok daha güçlü.

~~~
Sayı: 48, Yayın tarihi: 22/09/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics