MaviMelek
"(…) salt sevda da bir azaltmadır yaşamı - yaşamın ötesinde berisinde boşluklar açmaktır - diyeceğim dostum…" - Mektup Aşkları / Leylâ Erbil

[Öykü]"İtimat Sokağı" | Arzu Eylem

İtimat Sokağı | KaraÇizme

"KELİMELER BIÇAKTAN DA KESKİNDİR"

Akşamdan kurduğu saatin beynine damlayan sesiyle uyandı. Hava güneşliydi. Erken kalkmak için iyi bir gün dedi. Yavaş yavaş doğruldu. Bir süre yatağın üstünde oturup, pencereye baktı. Kafasını sola çevirdiğinde aynayla karşılaştı. İki cam arasındaki farkı düşündü. Biri dışarıyı, diğeri içeriyi, içini… Kalktı. Dışarıya çıkmak için lâzım gelen hazırlıkları, nizamı bozmaksızın yerine getirdi. Önce duşa girmeli, çıplaklığı örtmeli, saçlarını tarayıp yüze o günkü anlamını vermeli, zoraki bir gülme eylemine önlem olarak dişleri unutmamalı, hafif bir kahvaltıyla mideyi susturmalıydı... Hepsini bir bir yerine getirdi. Şimdi dışarıya çıkmaya hazırdı. Az sonra pencereden görülen manzaranın içinden geçecekti. Ha içerisi ha dışarısı, fark eder miydi nerede olduğu insanın?

Binanın kapısından dışarıya ilk adımını attığında aklından yine aynı cümle geçti: “Hava nemli” dedi. Buna bir de alışkanlıkları karışınca çok geçmeden kendisini yapış yapış hissetti. Her zamanki sokaktan saptı. Sanki ilk defa giriyormuş gibi tabelaya bakıp doğru yerde olup olmadığından emin olmak istedi. Mavinin üzerine beyazla yazılmış harfler beklediği gibi dizilmişti:

  Yabancılaşma Sokağı  

Her zamanki yere oturdu. Hiç kıpırdamadan saatlerce bakınıp durdu. Önünden geçen insanlara boş gözlerle baktı. Hayattan ne istediklerini, nereye gittiklerini, nereden döndüklerini düşündü. Her günkü gibi… Bu sokakta ne işleri vardı hem? Bir de niye hepsi önlerine bakarak yürüyorlardı? Buna yürümek denir miydi? Karşıdan gelen beyaz paltolu adamla göz göze geldi. İkisi de aynı anda başlarını başka yöne çevirdiler, kaçırdılar gözlerini birbirlerinden. Beyaz paltolu adam az ileride bir banka oturdu. Tam o sırada giydiği topuklu ayakkabılarıyla tempo tutan, pembeler içindeki kadın, çantaya sıkı sıkıya sarılmış yürüyordu. O kadar uzun baktı ki kadına, o çantanın bir an başında paralanacağını sandı. Gözlerini kapatıp açtı. Kadın durumu hiç fark etmemiş olmalıydı ki yavaş yavaş gözden kaybolup gitti. Saatine baktı. On ikiyi çoktan geçmişti. Beklendiği gibi simitçi, elinde termos ve plastik bardaklarıyla her zamanki yerini aldı. Kalktı. Her gün olduğu gibi simit ve çayını aldı. Simidin bir kısmını güvercinlere ayırdı. Geriye kalanını yedi. O gün sokakta her zamankinden daha fazla kedi vardı sanki. Birbirleriyle boğuşup, taklalar atıyor, karınlarını göstere göstere yuvarlanıyorlardı. Takım elbiseli bir adam bir tanesinin kuyruğuna bastı. Kedi acı acı miyavladı. Yaptığının farkına varan adam ayakucuyla kediyi itti. Sonra da elleriyle garip işaretler yaparak yürümeye devam etti. “Rutin” dedi. Çünkü bu sokakta beklenmedik bir şeye hiç rastlamamıştı. Şaşırmayalı ne kadar olmuştu? İlk ne zaman girmişti bu sokağa? Anımsayamadı. Hep aynı görüntüler, resimler… Başka şeyler görmek, başka olaylara şahitlik etmek istiyordu. Eskiden nasıl bakardı gözleri, düş-ündü. Acı çekmiyordu. Asla. Sıkılıyordu. Acımış mıydı hiç kalbi? Hatırlamıyordu. Aynı söylenti dudaklarındaki yeri aldı. “Mesele gözler de değil, sözlerde” dedi. “O yalancı sözler… Nasıl da izin verdim, yüzüme çarpmalarına. O kadar da cesur değilmişim. Hem uçar gider sandım. Söz. Uçar derler. Uçar mı? Uçabilir.” Düş-ündü uzun uzun. Aslında söylenenden çok sözün neler yapabileceğini...

“Söz bir serçeye benzer. Telaşlı. İki dudak arasından çıkıp salınıverir gökyüzüne. Sonra? Söz arar. Konacağı yeri bulduğunda gidip yapışır yüreğe. Söz ait olduğu yeri bilir. Onda müthiş bir yön kabiliyeti vardır. Vardığı yürekte çırpınır durur. Ne kaybolur bir daha, ne de silinir. Kimi zaman ses kalır çınlar kulakta, kimi zaman düşünce olur dolanır zihinde. Bazense kelime olur dökülür dudaklardan. Her eylemden önce kelime vardır. Kelimeler bıçaktan da keskindir.”

Çıkarıp defterini düşündüklerini not aldı. Söz uçar ama yazı kalır ne de olsa diye güldü kendi kendine. Zorla bir kaç kelime daha söküldü zihninden, döküldü kâğıda. “Dilin kemiği yoktur derler. Ama kası vardır... Bu yüzden dil denilen organın kasını güçlendirmeli... Sağlama almalı...” Orada tıkandı. Gerisi gelmiyordu. Çünkü hatırladı. Kassız bir dilden dökülen sözcüklerden çıkmıştı yola, bu sokağa ilk o zaman varmıştı. O günleri nasıl unutmuştu? Unutmamıştı. Hatırlamamayı seçmişti. Kaç kez önünden geçip gitmişti kim bilir gerçeklerin? Kaç kez tur atmıştı etrafında? Gerçek bir'dir derler. Oysa baktıkça çoğalıyordu onunkiler. İlkin bir noktaydı baktığı. O noktadan pek çok virgül çıkmıştı. Ünlem, soru işareti… Bakmak az şey değildi. Yeter ki bakmasını bilsindi insan. Kendisi biliyor muydu? Hayır, öğrenememişti. Şimdi elini nereye atsa boşluk, bir türlü bir araya gelemeyen fikirler ve büyük harflerle SIKINTI. Yoksa duygusuzluk mu demeli, bilemedi. Adını bulup da bir türlü yerine koyamadı. Tek bildiği alışmış olmanın batağına saplanmıştı. Girdiği ruh haline sığınmak her şeyden daha kolaydı. Bu durgunluk ve telaşsızlık sevme gücünden bir şeyleri alıp götürmüştü. Hatta zorlayıp öfkeyle anlayış arasında bile bağ kurmuştu. Kızdığını anladığı şekilde yorumlayarak yargılarla doldurmuştu bakışlarını. Ne zaman kendisinden bahsetse italik harfler kullanıyordu.

Ben olsa olsa… yabancılaşma sokağında yaşayabilirim. Gerçi ne yabancıyım ne tanıdık. Ne üvey olabiliyorum ne de öz... Herkesin kendiliğinden girip yaşadığı bu sokakta bile huzursuzum. Barınamıyorum burada da. Ne acı? Aslında hep sıkıntı. Demek ki yabancılaşma bir yerde de iyi. Yoksa nasıl anlar insan kaybolduğunu?”

Düşünce bir daha çıkamamıştı? Hayatı oyunlarla yaşayanlar ve duygularıyla yaşayanlar diye ikiye bölmüştü. Birileri ikna eder, birileri ikna olurdu. Bir zamanlar o da duygulardan yanaydı, şimdi oyun tarafına geçmiş, ikna etmeye kendinden başlamıştı. İş sadece uygulamaya kalmıştı. Zaten sorun da buradaydı. Zihninde kurduğu oyunları yaşama geçirmeye kalktığında eline yüzüne bulaştırıyordu. Gittikçe kendine, duygulara ve yaşama uzaklaşıyor, buraya her gelip oturuşunda mesafe daha da büyüyordu. Saatine baktı. Bugünlük yeter diyerek geldiği yolu yürüdü.

Bir anda, eve dönmek yerine, başka başka sokaklara girmek istedi. Kendisini tabelalara bakarken buldu.

  Yalnızlar Sokağı     
  Umut Sokağı  
  Kendinikandır Sokağı  
  Kısayoldanköşeyidön Sokağı   
  İntikam Sokağı  

Bu sokakların hepsi çıkmazdı. Çıkmaz… Yoruldu. Yorgundu. Kendine yeni bir sokak aramaktan vazgeçti… Çok geç olmadan da eve döndü.

Herkesin kapısı gibi kendi kapısı da içeri açılıyordu. Şu ana kadar dışarı açılan bir kapı hiç görmemişti. Kapılar, kapılar, kapılar… hep dışarıyı saf dışı bırakırlar. Kapıların şartlarını düşünmeyi bırakıp, her zaman oturduğu koltuğu bulup yığıldı. Yemek yemeyi düşündü, vazgeçti. Televizyona göz gezdirdi, bir şeyler okumaya çalıştı. Sonra huzur bulmak için ışıkları kapatıp mumu yaktı. Koltukta sızdı kaldı.

Saate gerek duymadan uyandı. Kapıyı çarpıp yine sokağa çıktı. Sokak ayaklarının altında sallanmaya başladı. Hayır! Kendisi sallanıyordu. İçinde deprem, sel felaketi… taşan sular onu denizin kenarına sürükledi. Kıyıda bir sigara yaktı, balıkçıları seyretti. Onlardaki huzura daldı. Hüzünle ve gıptayla iç geçirdi. Sonra her günkü gibi Yabancılaşma Sokağı'na doğru seğirtti. Ayakları direndi. Durdu. Ters yöne saptı, ayakları bu defa adım attı. Başka bir sokağa girme isteği belirdi içinde. Hatta bunu fark edince ufak bir avuntu da... Seneler sonra ilk defa o sokağa gitmeyecekti. Peki, nereye gidecekti?

Oralardan geçen birine bir anda “ben yabancıyım, buralarda İtimat Sokağı diye bir sokak var mı?” diye sordu. Nerden aklına gelmişti bu ad, nasıl bir çırpıda çıkıvermişti ağzından. Şaşırmıştı. Arayacak bir adresi olsun da, ağzı şaşırmayı öğrensin de… “Evet, beyefendi, buralarda öyle bir yer olmalı.” diye cevap alınca, ağzı yetmedi gözleri de açıldıkça açıldı. Hatta gözler kıvılcımlar saçmaya başladı. “Bana tarif edebilir misiniz” diye sordu. Adam kafasını kaşıdı, biraz düşündü. “Hımm evet, tabii ki. Maskeliler Sokağı'nın yanındaki sokaktı sanırım. Yok, yok. Affedersiniz ben Mücadele Sokağı'yla karıştırdım. Ha, tamam tamam şimdi tarif edeceğim, isterseniz yazın.”

Defterini çıkardı ve adresi yazmaya başladı:

“İnanmak uğruna bir sözden çık yola, sonra yüze dön, oradan gözü bul. Yalan da, gerçek de oradadır, arama başka yerde. Sonra karşına Zihin Sokağı çıkacak. İlerle, Yürek Sokağı'nı bul. Çıkmaz sokak gibi görünebilir ama sen durma. Sakın duygularını akılcılıkla doğrulamaya çalışma. Yalan mı, gerçek mi diye tartışmaksızın dosdoğru ilerle. Karşına üzerinde yaşamasarılmakiçininancasarılmakgerek yazan bir duvar çıkacak, onu geç. Yalanı gördüğün gözde dur. Uzun uzun bak. Sonra imayı, riyakârlığı sokağın girişindeki çöp kutusuna at. Az sonra Gel Ağlayalım Derneği'ni göreceksin. Bir süre bakışlarına değen yalanı ağla. Unutmak Sokağı'na varmış olacaksın. Oradan kendine dön, sonra karşına çıkan yokuşu tırman. Önüne tutunmayaçalışanellermeydanı çıkacak. Sonra kendinden uzaklaş, İnsanız Hepimiz yazan tabelayı bul. Sola dön. İşte orası İtimat Sokağı...”

arzueylem@mavimelek.com

~~~

Sayı: 49, Yayın tarihi: 18/12/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics