MaviMelek
Hermes Kitap
"Açılacak bir ülke yok, etimizin içinde kapatılması gereken bir cılk çukur var." - "Beyoğlu Üzerine Metin" / Bilge Karasu

[Gökçeyazın] "İstanbul Öyküleri Antolojisi" | Melek Öztürk

İstanbul Öyküleri Antolojisi

"BİNLERCE YILIN BİRİKTİRDİKLERİYLE
BİR İSTANBUL YOLCULUĞU"

Yok düş kuracak vakit bile
Her şeyi bir yana bırakıyoruz söylene söylene.

“Düş Suda” / Edip Cansever

İstanbul… Rüzgârı, yağmuru, güneşi, denizi ve toprağıyla her bahar karşı konulamaz sesleriyle sirenler şarkılarını okur, sarhoş olur onların elinden şarap içenler, şarkısını duyanlar… Kimi geçim derdinde, çocuğunu okutmakta, borç ödemekte. Kimileri de ölmekte yavaş yavaş… Cızırtılı bir eski plaktan dökülürcesine sesler, notalar… Uzaklarda, durgun sularda bir balıkçı sandalı bekler durur bizi, akşam yakılacak ateşin başında atılacak koca bir günün yorgunluğu.
“Sanki dünyanın kuruluşundan bir gün yaşıyor gibi gidiyorduk.” (s. 9) Günbatımı saatlerinde sırtüstü uzanmış ölmeye çalışan bir martının sessizliğine ortak ediyor bizleri Sait Faik çok uzaklardan, eski vakitlerden. Gökyüzünde yedi rengin sükûnundan, İstanbul'un en ücra adasından, Oksiya'dan sesleniyor, “Sivriada Geceleri”nden. Ve hemen ardından Beyoğlu'na, “Yorgiya'nın Mahallesi”ne her dinden ve mezhepten farklı milletin birbirine karıştığı Ziba Sokağı'nda buluyoruz kendimizi. Köpekli adam, yazısında birçok yeri atlamasıydı biz de gizli şeyleri okumayı adet edinmeyecektik belki. Karanlık yokuşlarda, “Bir insan nasıl beklenir?” (s. 22) merak etmeyecektik.

Denize basıp İsa gibi dolaşıldığı zamanların İstanbul'unu anlatıyor Abidin Dino “Yeditepe Öyküleri”nde. Balıkların çokça akın ettiği, kedilerin sarhoş gezdiği vakitlerden. Ah bir de Evgeniye var. İlgisiz görünürdü geçen gemilere ve başka erkeklere. Reis'in evinin karşısında, uzun direğe oturmuş bir delikanlı. Evgeniye bilmezdi, “Refet Reis bir şehirden fazlasına tahammül edemezdi.” (s. 29) Refet Reis de bilmezdi Evgeniya'nın ve denizin hafızası yoktu… Olsaydı kıyamet kopmazdı… Mürekkepten kara bir deniz evreni kör etmezdi.

Yolculuğa devam ediyoruz. Yeditepe'nin Burgazada'sında İndos'ta bir evin balkonundan bahçesindeki meczup adamı dinlemeye başlıyoruz. Herkes görmüştü ama kimse Angelos gibi görüp deli olmamıştı, bir denizkızı; Fokia. Peride Celal'in “Bir Yaz Gecesi Hikâyesi”nde.

Zeyyat Selimoğlu “Denizlerin, İstanbul!”unda, Sarıyer Kilyos'tan başlayıp Boğaz'a ve adalara doğru yolculuğunda gönül verdiği ve kurucusu olduğu “Temiz Deniz Avcıları Spor Kulübü TDASK” faaliyetleri kapsamında öyküsünü oluşturuyor. Heinrich Böll, Tadeusz Borovski'nin öykülerinde zalim kamp komutanları yukarıdan bize bakıyor. Sendeliyorum, sendeliyorsun, sendeliyoruz, çünkü İstanbul ve ada denizleri tüm kıyılarını saran “yoğun bir yosun ölüsü, çöp ve meduza saldırısı altında yaşıyordu; yaşamıyor, can çekişiyordu.” (s. 43) Meduzalar boğaz sularını korkudan ürpertmek için yukarı vuruyorlar. Zalim kamp komutanı arkamdan eliyle beni durduruyor, “Belirli sınırları aşma!” emrini verdikten sonra yukarıdan beni ve başkalarını izlemeye devam ediyor. “Denizlerin, İstanbul!”u, kitapta yer alan en kapsamlı İstanbul'un denizlerini ve trajedisini anlatan öykülerden.

“İstanbul kokusuydu bu, İstanbul da değil, Beyoğlu kokusu.” (s. 65) Küf kokan merdiven boşlukları, avluları ve taş binalarından önce Tanrı küf kokusunu yaratmış olmalıydı Beyoğlu'nda. Yoksa “Beyoğlu Üzerine Metin” adlı öyküsünde Bilge Karasu kedilerini başka nereye yerleştirebilirdi ki… “Ölüm, bozulmuş bir kızlıktır bu sokaklarda.” (s. 66) Çukurlara akıp biriken hayatlar… Sakızağacı'nda neredeyse güneş görmeyen bir evin öldürücü aydınlığında eprimiş, yılların silikleştirdiği Greta Garbo duruşuyla bacak bacak üstüne atmış, rastıklı, sürmeli genç bir kadın fotoğrafının öyküsüne konuk oluyoruz.

Boşluklarında tutunamıyoruz şehrin. Bir kuşağın anıları başka kuşaklarda tam olarak çözülüp ayrışmadığı için belki de. Yanımızdan teğet geçen binlerce göz her adımda… “Gevşek ağlar.. gergin ağlar…” (s. 87) Unutulmuşluğun mezarında kaybolmak da var. Nursel Duruel'in “Ağ” isimli öyküsünde İstanbul'un zaman denen boşluğunda kayboluyoruz.

Taksim, Cumhuriyet Caddesinde “Cafe Boulevard”ın gün boyunca susmak bilmeyen telefonundan bir dostunuz arıyor ve sizi davet ediyor 1972-73 yazına. Birçoğumuzun dünyada olmadığı veya henüz çok küçük olduğu bir zamana. En bol paçalı pantolonları ve apartman topuklu pabuçlarıyla tüm kızlar ve erkekler burada. İnsanların ve trafiğin gürültüsüne rağmen hoparlörler günün moda şarkılarını çalmaktan sıkılmıyor. Geçmişin bu sıcak yaz gününden bizi arayan Tezer Özlü. Çay ve kahveleri bayat olsa da ortamdaki karışıklık bizi de çekiyor ve konuk oluyoruz, öyküsünü anlattığı şehrin en işlek bu kalabalık kahvesine.

Çok sesliliği/sessizliği, kişiliği/kişiliksizliği ve gündüzü/gecesiyle İstanbul çoğumuz için vazgeçilmezdir, ahlaksızdır da, kimi zaman da münasebetsiz. Peki Bay Aleko?.. Hâlâ Kazancı Yokuşu'ndaki kuru temizleme dükkânında, haftada bir kez cuma günleri Pera'ya uğrayan güzel karısı Marika'nın arkasından sevgiyle bakıyor mudur? Nemika Tuğcu'nun, “Yedekçi” isimli öyküsünde Bay Aleko'nun dükkânına konuk oluyoruz bu sefer de. Buz gibi bir nar şerbeti ikram ettikten sonra Bay Aleko bizi çocukluğuna, Kandilli'ye Suat Paşa Yalısı'na, Göksü deresine doğru küçük bir yolculuğa çıkarıyor üç basamakla inilen geniş bodrum katındaki dükkânında.

Hulki Aktunç'un yara üzerine yara açan öyküsünde, Sivriada'nın çarpıntılı köpükleri ve büyüsüyle “Pinilupi Sara” adanın gizlendiğimiz lodosundan poyrazına çağırıyor okurunu. Manastırda iki rüzgâr buluşuyor, “Sır, hep derin diplerde” (s. 125) Yaz gidip, yalnızlık erimeye durunca çevreyi ada ölümleri basıyor Aktunç'un “Pinilupi Sara” isimli öyküsünde.

Kendisiyle yüzleşmekten korkanlar, çocukların çocukluklarını boğanlar, başka sözlerin peşine düşenler, iktidarını hiç tanımadıkları bedenlerde çoğaltanlar, dünyayı arabasının dikiz aynasından gördüğü kadar sananlar… Şehrin birbirine bağlı işlek caddeleri boyunca kadınların ve dahi erkeklerin kuytularda parayla satın alınan bedenlerine, tenlerine yapışan o görünmez kıllardan başka bir şey değildir bir kaza gibi yaşayıp bir kazada ölenler. Nalan Barbarosoğlu “Kostümlü Hayalet” öyküsünde, “sözün hükümsüz olduğu bir dünya resminde gölgesiz çizgi”nin (s. 217) duvara yaslı dürülü halısında tutuşan kırık fındık kabukları ve kavak yapraklarıyla çaresizliğini; yaldızları kazındıkça pul pul dökülen bu şehirde Gülnaz'ın nasıl bir hayalete dönüştüğünü anlatıyor.

Haliç, Eski Galata Köprüsü, onunla soluk alıp veren müdavimlerinin anılarını da götüreli yenisinin altından nice sular akmıştı. Jale Sancak'ın kaleme aldığı “Surdibi'nde Çilingir Muhabbetti”nde mahşerin beş atlısı, “Bilirlerdi ki ölüden değil asıl diriden zarar gelir adama.” (s. 207) Bu beş adam Surdibi'nde sarıklı mezar taşlarına karşı çilingiri donatmış demleniyorlar. “Biri kayık olma sevdasında, biri yıldız…” (s. 203) İstanbul, sokaklarının düş bile kurmaya izin vermeyen ikindileri, kimseye eyvallah demeyen akşamları, inadına yıldızını büyüten demi kıyak geceleri… Mevsimleri kayıp İstanbul'un gecelerinde yüzü uzak bir kadın; öfkeli, dargın, argın, ama yine de başı dik. Buhurlar, çan çiçekleri değil, korku çiçekleri saksısını süslüyor sonsuz kayboluşunda kadının.

Jale Sancak'ın hazırladığı İstanbul Öyküleri Antolojisi'nden yukarıda tanıtmaya çalıştığım öyküler. Bir edebiyat atlası olarak da düşünebileceğimiz antolojide yer alan öyküler yedi tepeli şehrimizin sokaklarını, insanlarını, yalnızlığını, vaveylasını, öfkesini, sarsılışını ve türlü hallerini anlatıyor.

Oktay Akbal'ın “Son Vapur”nda rüzgârın taşıyıp getirdiği hüzünlü, neşeli, hicranlı İstanbul şarkıları… “Şahane Bir Tuvalet” öyküsüyle Selim İleri, “Beyoğlu'nda Bir Öğle Vakti”yle Demir Özlü, “Üsküdar'a Gidelim” öyküsüyle Necati Güngör, “Calabrialı Occhiali” öyküsüyle Mehmet Coral, “Dön Florya Kuşu” öyküsüyle Semra Aktunç, “İstanbul Agapi Mu” öyküsüyle Nedim Gürsel, “Son İstanbul”uyla Feride Çiçekoğlu, Rumelihisarı'nda tutkulu bir sarıkanat macerasında “Oltacı Miran ve Sarıkanat” öyküsüyle Vecdi Çıracıoğlu, “Su ile Her Şeye Hayat” öyküsüyle Sezer Ateş Ayvaz, “Vapurlarda, Yokuşlarda, Fırtınalarda” ise Mehmet Ünver, “Boyacıköy'de Kanlı Bir Aşk Cinayeti”yle Murathan Mungan, “Lütufkâr Hanım” öyküsüyle Yasemin Yazıcı, “Deniz Mıgırdiç'in Gökyüzü Sarkis'in” öyküsüyle Jaklin Çelik ve “Sonrası Kalır”la Makbule Aras kitapta yer alan diğer öykücüler.

Usta yazarlarımız öyküleriyle İstanbul'un tarihi, doğası ve sosyo-kültürel, ekonomik yapısıyla insanlarının hayatlarına ayna tutuyor bu kitapta. Binlerce yılın biriktirdikleriyle bir İstanbul yolculuğuna çıkıyoruz.
~~~

İstanbul Öyküleri Antolojisi
Hazırlayan: Jale Sancak
İkaros Yayınları, Nisan 2009, 246 s.

Sayı: 37, Yayın tarihi: 01/05/2009

melek@mavimelek.com

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics