MaviMelek
"Kafamda bu şapka varken bir kavgaya giremem: O aşırı hassastır. Biraz sertçe bir kelime onu yıpratır." Aforizmalar / Oscar Wilde

[Retorik]"İrin Hikâyeleri I" | Ümit Karadağ

İrin Hikâyeleri | Sinan Çakmak

"ONU BAŞKA AĞIZLARDA BULMUŞTUM; ÇİĞNENİRKEN!"

Mutat bir cumartesi, aklım başımda değilken, çırpınarak uyandırdı soğuk elleri.
Kristal bir kadehi andıran dudaklarından, çekilmez, inkârcı belleğime boca etti suçluluğumu.

Mavi suçlar kentinde, düş gardiyanlığı yaparken tanımıştım onu, gençliği ellerimde büyüyecekti sonra; çirkin bir peri gibi gökten kucağıma düşmüştü. Ben, benliğimle son düellomu yaparken.
Adam yürekli bir serçe gibi çırpınıyordu kucağımda, ayaklarımın ucuna bıraktım ayaklarını, ellerim ellerinde karnımızın gurultunu dinledik. Başka gezegende yaşayan düşlerden bahsettik saniyelerce. Karılarımız ve kocalarımız oldu başları duvaklı.

Sonra bakışlar peyda oldu sırtlarımızda, çirkin kelimeler acıttı kulaklarımızı, yaşadık…
Saklandık… Sakladık… Ölmüş yaprakların altında seviştik, toprağı terlettik şehvetimizle.

İçtik… Ben kustum, o sarhoş oldu, hazmedemedim bu kadar çok masumiyeti.

Küçük karelerin içinde dondurduk anlık sevinçlerimizi, sonra dalga geçtik öpüşürken karanlık odalarda. Sabundu o aslında! Ayrılık çarklarını döndüren.

Özneleri biz olurken kurduğumuz cümlelerin, sırtlarımız delinmiş, şeffaflaşmıştık. Gözlerimizin arasına sözler girmişti şimdi, bedenlerimizi birbirimize örttük sırayla, aşındık… Küçüldük…

Kabul görmüş her şey, delilikti, artık kuytularda peşimizde gezen.
Sevmek acıma ile karıştı, geçmişlerimizi üstümüze giyerken. Terledik… Hantallaştık… Gülüşlerimiz çocuklaştı, us'umuz kudurdu, Bolşevik akımı gibi titretti, asiliklerimizi örgütledi kumkumalar. Yorulduk… Zorbalıklarımıza sarıldık, piç hayatlardan mesafeler dizdik uç uca duran ayaklarımızın arasına.

Düzülmüş güzellikleri şaraba yatırdım, arsız çığlıklarla boyadım duvarları. Ölmeyi, özlemeyi alışkanlık edindim. Ülserli nefesimle yapmacık tavırlardan elbiseler diktim bedenime, aklıma, mazime, içine ettiğim her şeye…

Soğuk elleri dolaşıyor şimdi us'umun kıvrımlarında, tırnaklarıyla patlatıyor baş vermiş irin tepeciklerini. Gözlerim irin kusuyor, pişmanlık tohumları koca ağaç oldular, cinnet çiçekleri açtı, üstümde hep bir sonbahar korkusu…

Ellerimden kayıp giden ıtır kokulu kadınımı mutlak sona teslim edeli hayli oldu. Çemkirişler boşuna şimdi, cebinin deliğinden çüküyle oynayan çocuklar gibiyim, bir an önce büyümek ve kalın cümleler kurmak için sabırsız; daha hızlı, daha hızlı…

Geride kaldım…

Düzenli hayatların arasında, doğaçlama dolaşıyorum, artık farkına vardım; bitmişe monte edilmişim!

Gündüzden hortlamış, sahiplenmeyi bekleyen bir gece, sessizlik olağan vardiyasında. An donduğunda bedenler, ruhlarının kafa kâğıtlarını rehin alıp serbest bıraktıklarında, sessizlik beden buluyor bir ecnebinin uyumsuz sırıtışında.

Değişiyorum…

Şaşalı hayatların cezp edici neon gürültüsü eşliğinde, uyur-uykusuz gezen bir kavmin arasına karışıp, onlardan olma çabalarım; ben'i eziyorum, tüm erdemlerinin üstüne işiyorum, acıyı hücrelerime yayıyorum, göz kapaklarımın ardından görmeyi öğreniyorum.

Nano bir an sonra buradayım; benim gibiler, onlar gibiyim; ait olmak ne güzel…

Ve dair onlar; küçük adacıklar üzerinde varolmaya çakılmış komadaki hayatlar, daha dile gelmemiş türküler söyleyerek volta atarlar, ayrık rüyalarında.

Zordur onları birbirinden ayırmak, varoluşları, hayat yolunda bıraktıkları izler birbirine benzer, seçilemez, ayak uçlarına basarak ilerlemişlerdir hep, uçmaya hevesle…
Çizgiler vardır ellerinde, unutulmak için yırtılmış vesikalık bir fotoğraftan kalan parçalar ile gizlenmiş. Ah ile selamlayıp vah ile yolcu ederler güneşi.

Komadaki hayatlar, rutin gidişatın kaçık çocukları!

Tamamlanmamış -tamamı anlanmamış- öyküler toplamıdır ceplerinde biriktirdikleri; ütopik bir "merhaba" ile başlar, Big-Bang teorisi ile pekiştirir, aymaz bir inkâr çığlığı ile dondurur resmi.
Bundan öteye gidemez, mutlu bir yirmi yıl yoktur, çelişkilerle sevişir, belkilerle avunur.

Hafızadan gözlere akan anlık bir kaç kare, bilinçaltının taş kapılarını zangır zangır titreten s'ler, gepgece gözler…
Yokluk; saçı sakalına geçmiş bedenlerin üzerinde yaşlanıyor, küf kokulu ceplerde doğuyor.

Ahmak bir korku, başlarının üzerinde dönüyor hep, hazmedilememiş, yutulamamış, gırtlakta kalan birer lokma onlar… Geçmişlerine kusulmayı bekleyen…
Tekilden çoğula geçiştir bekleyişleri, yatalak gözleri, yansımalarını izler dikey faraziyelerin.
Yok oluşun kapı eşiğinde uyanırlar her ölüm ertesi için, bilmek ile bilmemek arasındaki boşluktur yaşadıkları. Umuttan kapılara çemkirerek, muhatap bulma kaygısıdır oluşları.

Takıntılı kaygılarla dolaşan her âdem gibi, olmazı isteyerek olmuşu savunur kabuğun altındaki ruh. Oysa ki; yaşamak denen şey bizim olmayan tavırlardan ibarettir sadece, derimize ve beynimize insan eliyle dikilmiş kimi yaldızlı, kimi sade, kimi hiç desenli.

Çarpık ekolojide, düzen diye ad koyulan paradoksların, avuntu yüklü katarlarını seyrederiz, kendimizi sakladığımız tepelerden. Oluşların boka bulanmış suretleri, tepemizde döner, kıskanırlar yalın yalnızlığımızı.

Değişen her şeyin içinde varız bir yanımızla, bitmenin fiilleriyiz aslında, hiçlikle el ele!

neo_manyak32@hotmail.com

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics