MaviMelek
"Hayata katlanmak ve bunun için her gün aşağılanmayı kabullenmek… Tüm olay bundan ibaretti!.." - "Olimpos'un Son Mutlu Yazı" / Hikmet Temel Akarsu

[Öykü]"Bir Gotik Öykü: İnhitat" | Hikmet Temel Akarsu

İnhitat | KaraÇizme

"BÜTÜN MELEKLERİN BİZİ TERK EDİP GİTTİĞİ BU YERLERDE…"

1

Karanlık gecede ordugâh alesta. Güm güm katapultlar vuruyor, kör kör düşmana taciz atışları yapılıyor. Davullar inliyor, taşlar çalınıyor, iki fersah ötede konaklamış barbar ordusunun maneviyatı kırılmaya çalışılıyor. Dev ateşler yakılıyor, erler nöbetleşe, grizu alevine daldırılmış oklarını barbar ordugâhına yağdırıyor. Yıldırma, taciz ve ikmal yollarını kesme, huzursuz etme maksadıyla düşmana baskın vermekle görevli küçük müfrezeler gelip gidiyor devamlı. Erata bir geceye mahsus müsamahalı davranılıyor, tam teçhizatlı bir halde biraz dinlenmelerine, biraz uyumalarına, ortalıkta gezinip tütsülerini sallayarak ilahiler okuyan kara cüppeli keşişlere başvurup günah çıkarmalarına izin veriliyor. Tayınları bol tutuluyor. Ertesi sabah kader günü. Nice ovalardan, dağlardan, ormanlardan, yaban illerden kopup gelmiş sayısız barbar, imparatorluk lejyonlarının acımasız tunç duvarlarına çarpacak. Tunç miğferler, demir zırhlar, kılıç kesmez manda gönü kayışlar bir etten duvarı örtüp düşman ordularını kargılarının ucuna takacak, onları kuzeye sürecek, ardından vandal mezarlarını bütün Avrupa'ya yayacak. Büyük savaş yakın.

Bizim tepemize de alevler yağıyor devamlı. Kimi ateşe bulanmış ok, kimi yaldır yaldır yanan katapult kayası, kimi bir ağacı devirip tutuşturup üzerimize yıkan bir atış nedeniyle bir an bile nefes almaya imkân yok. Dalga dalga gelip şakır şakır gökten dökülen ok sağanağı erat çadırlarının yüzeyine çakılıyor. Yangınlar çıkıyor, panik havası esiyor, yarı uykulu erler başları, götleri tutuşmuş halde feryat figan bağırarak dışarı fırlıyor. Askerler, kalkanları başlarının üzerinde geziniyor, ansızın tepelerinde şaklayan okları soğukkanlılıkla söküp atıyorlar. Ordugâhın kıyı kenar bölgelerine baskın veren barbar akınları durduruluyor, tutsak edilen yaralı erlere işkence edilerek karşıdaki ordu hakkında bilgi alınmaya çalışılıyor. Ağzından içeri huni ile grizu alevli kaynar su dökülen tutsakların canhıraş çığlıkları yankılanıyor ova boyunca. Yanık et kokuyor her yan. Gözüne mil çekilip çırılçıplak ortalığa salınan barbar savaşçılarını uyuz itler gibi tekmeleye tekmeleye öldürüyor neferler. Usturuplu davranıp asker, mühimmat ve teçhizat hakkında güzel bilgiler verenler ise orta yerdeki top ağaçların dallarında adabınca ipe çekiliyor, fazla acı çektirmeden oracıkta boğuluyor. Dallar salkım saçak asılmış düşman erleriyle dolu.

Ademoğlunun düşüşü cenk meydanından daha vahim nerede olabilir? Ey adem evladı: Sana anlatılan kahramanlık masallarına, cenk hikâyelerine, menkıbnamelere, hamasete, şövalye efsanelerine sakın ola kanmayasın. Cenk ademiyetin düştüğü en beter haldir. En büyük zillettir. Tüm bu anlatılanlar seni bu melanete gönüllü olarak bulaşmaya ikna etmek içindir. En acımasız mağlubiyet bile cenk etmekten yeğdir. Sen sen ol cenk etmemek için ne gerekiyorsa yap. Çünkü o ademiyetin düşeceği en kötü cehennemdir. Ve o cehennemi sana musallat etmek için her daim muktedirler cengi ballandıra ballandıra anlatacaktır. Sakın bu doldurmalara kanmayasın. Sana verilen vaatlere, sözlere, madalyalara aldanmayasın, ganimet telaşına düşüp cengaver olmayasın. Ne eylersen eyle, sonun daha beter olamaz. Cenk herkesin kaybettiği bir felaket, bir melanet, bir mendebur eziyettir. Daha beteri olabilir mi diye sorduğunda kendi kendine asla başka bir şey bulamazsın ondan ileride.

2

Daha cenk başlamamıştı bile. Bir de ertesi sabah olacakları düşündüm. Dünyanın her devir tekrarlanan en caniyane ritüeli. Meydan muharebeleri... On binlerce fidanın gözü dönmüş katiller halinde birbirine kıydığı bir zulmet arenası. Dehşetin ve şeytanın kol gezdiği bir vahşetler yumağı. Ademiyetin inhitatının iflasa dönüştüğü, sadece ve sadece iblisin kârlı çıktığı bir felaketler gayyası. Acılar içinde kıvranan on binlerce gencin boynu boğazı kesilmiş, karnı deşilmiş, dalağı, midesi, bağırsağı ortaya saçılmış bir halde bir an önce can verebilmek için yalvardığı bir iniltiler deryası. Rabbim ademiyetin böylesine yürek paralayan inhitatından daha beter bir şey yokken ve olamazken ve olamayacakken; sen bunlara nasıl izin veriyorsun? Bu olan bitene nasıl oluyor da göz yumuyorsun?! Bir kerametin olacak bu acıların sonunda biliyorum; ama ne vakit? Takat kalmadı yerküre üzerindeki kimsede.

Yine de Rabbe, vahyedene, yüceler yücesine isyankâr olmamalıyım diyorum. Yürüyorum ağır adımlarla mahşeri bir hal almış ordugâhta. Kara cüppeli keşişlerin arasına katılıyorum. Onların günah çıkarmalarını izliyorum. İnsancıkların, ölüm bu kadar yakınlarına gelmişken günah çıkarmak için nelerini, hangi kabahatlerini ortaya döktüklerine tanık oldukça dilim tutuluyor. Bir ara günah çıkarmak isteyenler arasında havarilerimden Feodor'u görüyorum. Tanıyor beni. Bir kenara çekiyorum onu:
“Feodor; sen de mi buradasın? Seni de mi asker yazdılar?” diyorum.
“Sadece beni mi efendim hepimizi, hepimizi,” diyor Feodor, eteklerime kapanıp ağlamaya başlıyor.
“Yani şimdi benim bütün havarilerim bu ordugâhta muharip asker mi Feodor?!” diyorum öfkeyle.
“Evet efendim!” diyor başını kaldırmadan.
“Honore, Knut, Lev, George, Thomas, hepsi öyle mi?”
“Evet efendim, barbar Hunlu Akarsu bile burada. Onu bile lejyona asker yazdılar.”
“İnanamıyorum!” diye mırıldanıyorum ağzımın içinde.

Genç bir subay yaklaşıyor o sırada bize doğru. Feodor onu görünce kuyruğu kısılmış enik gibi kaçıyor. Belli ki birliğine katılması gerekiyor. Fazla uzun süre görev yerinden ayrılırsa asker kaçağı sayılması ve anında idam edilmesi çok doğal bir olay. Neyse ki subay, beni sıradan bir keşiş sanıyor. Reddedilenlerin Mesihi olduğumu anlayamıyor. Ben de diğer keşişlerin arasına karışıp ordugâhı geziyorum. Ademiyetin düşüşünü kaydediyorum. Daha beteri asla, asla olamaz diye terennüm ediyorum devamlı.

Böylesi kasvetli bir gecede ademoğlunu bir lahza nefeslendirecek bir mucizesi olabilir mi kaderin? Bir parça ferahlama, bir nefes, bir soluk, yaşamsallığa dair bir tek güzellik? İnsancıkları bir parça mutlu edecek bir küçük armağan?
“Bunu beklemek nafiledir şo'l lahzadan kelli umudun bittiği bu medeniyette!” diye ağzımın içinde yuvarlayıp söylenirken ordugâhtaki garip bir hareketlenme, uğultu, bağırtılar ve gülüşmelerle irkiliyorum.
“Bu da ne ola?” diye soruyorum kendi kendime gayri ihtiyari. Oraya bakıyorum. Lakin anlaşılması imkânsız bir haller dönüyor orada. Yaklaşmaya niyet ediyorum.

3

Bir çadırın önünde toplaşmış kalabalık, tepelerde uçuşan oklara, yağan alevlere aldırmaksızın gülüyor, şakıyor. Kalabalık gitgide artıyor. Orada dönen şamataya subaylar müsamaha ediyorlar. Gürültü ve kalabalık gitgide artıyor. Kulaklarıma inanamıyorum lakin tiz hatun sesleri duyuyorum arada. Koşturup o yana gidiyorum. Kalabalığı yarıp ayak parmaklarımın üzerinde yükseliyorum. Aman Ya Rabbim? Bir de ne göreyim?! Zilletlerin zilleti kopmuş gelmiş bu adem inkırazına katılmış. Üç beş ak tenli, sarı-kızıl saçlı kevaşe bir çadırın önünde gülüşüyor, erlere oralarını buralarını açıyor, fingirdiyor, oynaşıyor, göt, göbek, gerdan kıvırıyor. Arada bir ipini koparmış bir boğa gibi çadırın içine dalan genç cengaverlerin üç beş lahza sonra kan ter içinde süklüm püklüm dışarı çıktığını görüyorum. İş öylesine bir deverana girmiş ki, makine gibi olmuş, her iki lahzada, bir delikanlı bir aşüftenin beline sarılıp, elleye koklaya onu içeri götürüyor, alkışlar arasında, “ah-of” sesleri ile onu beceriyor ve dışarı atıyor kendini. Bir gün sonra kopacak kıyameti unutmuş bu acınacak zevat, günahlarından arınmak yerine yepyeni günahlar edinmek için son gününü tüketiyor. Karıların orasında burasında morluklar, beyaz çıplak tenlerinde dağlanmış yaralar, morartılar, diş izleri, ısırıklar, iltihaplar var. Oralarından buralarından salya, sümükvari sıvılar akıp durur. Bunların hiçbirini görmeyen zevat çıldırmış gibi. Sırasını beklerken sabırsızlanıp oracıkta ayaküstü livata etmeye yelteniyorlar. Kendini tatmin edenler mi dersin, kevaşelere el kol atanlar, onları mıncıklayanlar mı dersin. Günahkârlık çılgınlığa dönüşmüş. Sapıklık almış yürümüş. İğrenç bir devridaim sürüyor.

Birkaç zaman evvel, “İnhitatın daha beteri olabilir mi, ademiyetin bundan beter düşüşü olabilir mi?” diyen dillerime yanarım. Varmış, olabilirmiş ve hemen yanı başımızda hazırmış. Kevaşelerin başında bir şişman sefil, onları pazarlıyor birer köle gibi. Kimin kaç altın verdiğini saymıyor bile. Son günlerini yaşadığını düşünen erler paranın önüne ardına bakmıyor. Cebinden ne çıkarsa atıyor iğrenç sefihe. Daldırıyor avuçlarını daha sonra yarı çıplak kevaşelerin bir yerlerine. Tir tir titreyen bir kız çocuğu sarılmış kızıl saçlı bir kevaşenin yarı çıplak baldırına. Hüngür hüngür ağlıyor. Yaşamakta olduğu dehşetin büyüklüğünü tartamayacak kadar körpe. On-on bir yaşlarında. O da kızıl saçlı. Bir peri kızı kadar güzel. Belli ki kevaşenin kızı. Onu bırakacak yer bulamamış. Yanında getirmiş. Bir er o minnacık kıza da el atmaya kalkıyor. Ansızın kalabalıktan sıyrılıp o eli yakalıyor ve büküyorum. Kalabalık birden dalgalanıyor. Elini yakaladığım asker beni itiyor. Geriye devriliyorum. Şak diye kılıcını çekiyor. Arkadaşları, kalabalıktaki diğer erler ve hatta kevaşeleri satan sefih bile kılıcını çekiyor. Beni oracıkta doğrayacaklar. Neyse ki atik davranıp koynumdan kitabı çıkarıyorum. Kara cüppeler içindeyken gösterdiğim kitabı, mukaddes kitap sanıyorlar. Cengin arifesinde ordugâhta kevaşe düzmelerine mani olmaya çalışan bir keşişi doğramalarının ne kadar doğru olacağı hakkında anlık gidip gelmeler yaşıyorlar. Ayağa kalkıyorum. Küçük kız çocuğu koşup arkama geçiyor. Bana sarılıyor.

“Utanmıyor musunuz?” diye haykırıyorum.
“Neden utanacakmışız ki? Yaptığımızda ne var ki?” diyorlar.
“Belki de yarınki muharebeden sağ çıkamayacak, öte aleme göçeceksiniz. Son gecenizde yapacağınız bu mu?”
“Ya ne yapacaktık peki?” diye yanıtlıyorlar beni.
“Tövbekâr olun! Kendinize gelin! Münafıklar!” diye sertçe uyarıyorum hepsini.

Beni doğramalarından korkmam için bir neden kalmamış artık, çünkü iş işten geçmiş. Başlarındaki alçak rütbeli subaylar bile onlarla aynı kafada. Kılıç çekmiş, üzerime yürümüş. Yine de harbe girmeden bir gece evvel ordugâhta bir din adamını doğramak çok işlerine gelmiyor. Bir nebze duralıyorlar.

“Kumandanlar bile izin verdi. Sen bu işe niye karışıyorsun ki?! Canına mı susadın ihtiyar?” diyorlar.
“Asıl siz canınıza susamışsınız! Bu kadınların hepsi frengilidir. En eski numaradır, bilmiyor musunuz? Bir orduyu göçertmek için frengili kadın yollamak düşmanın en şeytani işidir. Bunu sadece salaklar yer yutar! Üç-beş aya kalmaz ortada ordu mordu kalmaz. Kıvranıp, sürünen hasta sefiller sürüsünden başka...”
“Bunları biz de biliyoruz!”
“Öyleyse niye bunu yapıyorsunuz?”
“İhtiyar; bilge olduğunu sanıyorsun ama yanılıyorsun. Yarın öyle bir cenk olacak ki zaten şurada gördüğün gülüşen kalabalıktan üç beş kişi bile kalmayacak geriye. Son gecede bir hoş lahza yaşamalarında ne var?”

Bu kez ben duraladım. Düştükleri ahlaki sefalet, frengi tehlikesi, insanlıktan çıkmışlık, çıldırmışlık ve derin inhitatla bir gün sonraki meydan muharebesini karşı karşıya koydum. Aslında adamlar haklıydılar. On binlerin birbirinin ciğerini, kalbini söküp çiğ çiğ yiyeceği bir günün öncesinde yapılacak hangi sapıklık daha korkunç ve kabul edilemez olabilirdi ki? Böyle davranmaları çok doğaldı. Büyük ihtimalle, en basit isteklere bile yasak koymaya meraklı komuta yönetimi de orduyu zaptedemeyeceği için bu konuyu görmezden gelmekteydi. Yani teferruatlı düşünüldüğünde her şey yerli yerindeydi. Burada fazla olan bir tek bendim. Duraladım. Ne yanıt vereceğimi düşündüm:
“Utanın ve dua edin! Rabbin cennetine kabul edilmeyi dileyin!” deyiverdim.

Düşünüp, taşınıp bulduğum bir şey değildi bu. Din adamlarının her ortama cevaz veren standart uyarılarından biriydi. Her zaman çözüm olabilmiş bu reçetenin bu kez de sökeceğini varsaymış filan değildim. Sadece o an söyleyecek başka söz bulamadığım için onu söyledim.

Doğal olarak kimse beni ciddiye almadı. Yavaş yavaş üzerime yürümeye başladılar. Hele bir de bölge manastırından ya da kardinallikten atanmış kadrolu bir keşiş değil de bu öğretiyle hiç alakası olmayan bir kişi; Reddedilenlerin Mesihi olduğumu anlasalardı kellemi almak için birkaç saniye bile sabretmeyecekleri o kadar belliydi ki. Bunu bilmemeleri bile bu çıldırmış eğlence anındaki müdahalemi bağışlatmıyordu. Sağa sola bakınıyorlardı, yüksek yetkililerden bir gören var mı diye... Ortalarına alıp beni boğacaklardı. Ne yapacağımı bilemiyordum. Bir kez daha haykırdım. İnsanlığın bu düşüşünü, bu çıldırmışlığını durdurmayı bir kenara bırakmış canımı kurtarmaya çabalıyordum artık:
“Diz çökün! Dua edin! Birazdan öleceksiniz! Rabbin cennetine kabul edilmek için yakarın!”

Kimsenin aldırdığı yoktu.

Arkamda durup belime sarılmış halde olan biteni izleyen küçük kız çocuğunun ellerini çözdüğünü hissettim. Dönüp ona baktım. Koynundan bir hançer çıkardı.
“Rabbim beni cennetine kabul et!” diye haykırdı ve hançeri karnına sapladı.

Rabbin şu işine bak! Şu çıldırmış ademiyette sözlerime bir tek şu günahsız yavru itibar ediyor!.. Dünyalar güzeli yüzü beyaza kesti bir anda ve gövdesi kanlara büründü ve bir melek olup kanat taktı; ardına bakmadan bu yerlerden göçtü gitti. Belli kendini bu günahkâr medeniyete ait görmemişti.

Ölürken yüzünde pişmanlıktan eser yoktu.

Peki ya biz geride kalanlar?
Biz ne yapacaktık?
Bütün meleklerin bizi terk edip gittiği bu yerlerde bundan böyle ne yapacaktık?

~~~
Sayı: 40, Yayın tarihi: 04/09/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics