MaviMelek
"… çünkü bir tanrılar masasıdır aynı zamanda yeryüzü de; titrer yaratıcı yeni sözcüklerle ve tanrıların zar atışıyla" - Nietzsche

[Sinema-Müzik] "Spring, Summer, Autumn, Winter… and Spring (İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar)" | Erdal Atahan

Spring, Summer, Autumn, Winter… and Spring | Kim-Ki Duk

"TUTKU BAĞLANMAYI DOĞURUR. BAĞLANMA ÖLDÜRME İSTEĞİNİ"

Usta yönetmen Kim-Ki Duk'un senaristliğini de yaptığı 2003 Güney Kore yapımı İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar drama dalında dünya sinemasında iyi bir yer edindi. Filmin görüntü yönetmenliğini Dong-HyeonBaek, müziklerini Ji-Woong Park, yapımcılığını ise Seung-Jae Lee ve Karl Baumgartner yaptı. Film Türkiye'de 19 Eylül 2003 tarihinde gösterime girdi. İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar San Sebastian Festivali-En İyi İzleyici Ödülünü, Avrupa Film Festivali-Ekran Uluslararası Ödülünü, Mavi Ejder Festivali-En İyi Film Ödülünü, Arjantin Film Festivali En-İyi Yabancı Film Ödülünü kazandı. Ayrıca film dünya çapında pek çok ödülün de sahibi oldu.

Kim-Ki Duk, İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar'ı Güney Kore'nin Kuzey Kyongsang ilindeki Chusanji Gölü üzerinde çekmeyi tercih etmiş. Bizlere görsel bir şölen sunan bu gölün ortasına manastırı yerleştirmeyi kendi akıl etmiş. Röportajında; manastırların genelde dağlarda ya da yüksek yerlerde olduğundan bahsediyor, kendi kendine neden gölün ortasında bir manastır olmasın diye sormuş. Gölün ortasında yüzen bir manastır, kendisi için yaşamın bir anlatısı. Bu anlatıyı da, hayatın akışına ironi yaparak gözler önüne seriyor. Aynı zamanda mitoloji anlatılarını barındıran film, bu anlamda Kim-Ki Duk'un yaşadığı kültürün, hayal gücüyle bütünleşmiş bir karışımı.

Cennetteyken her şey o kadar güzeldir ki

İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar adından da anlaşılacağı gibi mevsimlerin süregelmiş ve süregiden devinimlerinin bir ironisi aynı zamanda. Filmi beş bölüme ayırmış Kim-Ki Duk, film anlatılırken her ne kadar beş parçaya bölünse de, mevsimleri birbirinden ayrı ele almak son derece yanlış olur. Çünkü bu bölünmüşlük bir devinimi de barındırıyor. Film ilkbaharla hayat buluyor. Gölün girişinde etrafsız bir kapı açılıyor hayata dokunmak için. Kapının açılışıyla yaşlı bir rahibe rastlıyoruz, gölün ortasındaki manastır, her insanın biraz hayal ettiği yalnız kalma isteğini, sakinliği ve dinginliği anımsatıyor. Manastır çeşitli motiflerle Uzakdoğu kültürünü andırıyor. Figürlerin her birinin Uzakdoğu kültürlerinde çok Spring, Summer, Autumn, Winter… and Spring | Kim-Ki Dukçeşitli anlamları var. Kapının ve manastırın üzerindeki savaşçı motiflere Budizm'de “naga” deniyor. Naga, zararlı her türlü şeyden korunma anlamı barındırıyor. Türkçe deyimiyle buna “nazarlardan korunmak” denilebilir. Yaşlı rahibin yanında bir de küçük bir çocuk var. Biraz zaman geçince, yaşlı rahibin çocuğu eğittiğini anlıyoruz. Burada filmin “İlkbahar” ile başlamasından tekrar söz etmek gerek. Doğum ve büyüme evresi, ilkbaharın hayata yeniden güler gibi renklere bürünmesiyle eşdeğer bir anlam ifade ediyor. Bu güzel benzetme, filmin ilerleyen dakikalardaki derinliğinden çok daha basit ve anlamlı. İzleyiciyi çocukluk evresine götürüyor Kim-Ki Duk; çocukluk evresinde masumca yapılan iyi veya kötü şeyleri düşündürüyor. Bir çocuk, ne yaparsa yapsın huzuru çok daha “bilgisizce” hisseder; hayatın zorluklarından bihaber, her olguya ve öğrendiği her yeni kavrama, masumluğu yükleyerek bakar. Yaşlı rahip ve küçük rahip aynı zamanda hayata açlığın ve doymuşluğun simgesini anımsatıyor. “Bilge, bilgeliklerini bilmeyenlere öğretir”. Yaşlı rahip öğreni yetisini Budizm'le bağdaştırarak anlatmayı tercih ediyor öğrencisine. Biraz daha açacak olursak; küçük rahibin kendi eğlencesi için hayvanlara eziyet etmesine karşılık olarak, büyük rahip aynı eziyeti öğrencisine de çektirerek anlatıyor. Genelde insanlığın yapısında olan bir olgudur; hissedilmeyen acı ne denli katlanılamaz olur bilinmez. Uzakdoğu mitlerinde hayvanların kutsallığının da anlatımına rastlıyoruz bu evrede. Kurbağa, yılan, balık, köpek, ejderha gibi hayvanların çok büyük anlamları var. Bu anlamlar insanların ve hayvanların, –genel kapsam içine sokacak olursak– tüm canlıların birbirinden farksız olduklarını simgeliyor. Bir kutsallık çerçevesinde mevsimlerin her birinin farklı hayvanları simgeleyişine, Kim-Ki Duk, bir terazi ölçüsünde, olaylara hassas bir şekilde dokundurarak değiniyor.

İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar | Kim-Ki DukYaz geldiğinde öğrencinin büyüdüğünü ve genç bir rahibe dönüştüğünü görüyoruz. Yaz dönemini simgeleyen hayvan doğu kültüründe horozdur. Horoz ise şehvet duygusunu ifade eder. Bu simge, yaz aylarında hissedilen kan kaynamasının da simgesi aynı zamanda. Kim-Ki Duk bu kaynamayı hayvanları çiftleştirerek izleyiciye sunuyor. İki yılanın birbirlerine sarılmış halleri –çiftleşmeleri– filmin kurgusunun sektesiz işlemesini belirtir nitelikte. Bu evrede manastıra hasta genç bir kız geliyor. Tahmin edileceği üzere genç rahip, kızın etrafında dönmeye başlıyor. Çiftleşme arzusu, bir aşkın doğuşudur aynı zamanda; karşı cins gözümüzde ilahi bir varlıkmış gibi göründüğünde, gözlerin bağlanması işten bile değildir. Simgesel akış düzeninde ilerleyen İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar'ı bu evrede biraz toplumsal anlatıya girerken buluyoruz. Fakat simgeleri hiçe saymadan yeni bir düzen kuruyor Kim-Ki Duk. Yasak olana değiniyor, sadeliği ve masumluğu alt planda bırakmadan. Genç rahibin masumluğundan, biraz da aşkından, –kendine– kutsallarını hiçe sayması, insanlığın genel yapısından ibaret. Adem ve Havva'nın cennetten dünyaya düşmeleri gibi; cennetteyken her şey o kadar güzeldir ki, güzelliğe alışan ruh, güzelliği de hiçe sayar, doyumsuzluktur biraz da bunun sebebi. Yasağın delinmesi bir kural mıdır bilinmez ama genelde cazip olan şeydir. Ruhumuzun üzerinde tatlı bir el gezindiğinde, tanrının eli değmişçesine huzurla, bir o kadar da tanrıdan korkarcasına hareket etmemiz, güzel bir duygunun hayalinin sadece bize ait olduğundan ibaret değil midir? Bu durumu şöyle anlatıyor Zerdüşt, Nietzsche'nin kitabında; “Yaratıcı soluktan bir soluk geldiyse bana ve rastlantıları bile yıldız dansları başlatmaya zorlayan o ilahi zorunluluktan bir soluk geldiyse; ardından eylemin gürlemesinin uğultuyla, ama söz dinleyerek geldiği yaratıcı yıldırımın gülüşüyle güldüysem: Yeryüzünün tanrılar masasında, tanrılarla zar attıysam, yeryüzü sarsıldı, kırıldı ve ateş ırmakları püskürdüyse bunun üzerine –çünkü bir tanrılar masasıdır aynı zamanda yeryüzü de; titrer yaratıcı yeni sözcüklerle ve tanrıların zar atışıyla: Ah nasıl olur da arzu duymazdım sonsuzluğa ve halkalardan evlilik halkasına– yeniden gelişin halkasına!”(1)

İstediğimizi alamadığımızda öfkemiz kendimizedir aslında

Aşk yeniden doğuştur aslında. Yine de Budizm öğretilerinde ego yoktur. Olmamalıdır. Yaşlı rahip, çiftin âşık olduğunu anladığında şöyle anlatır bu durumu öğrencisine; “Tutku bağlanmayı doğurur. Bağlanma öldürme isteğini doğurur.”

Spring, Summer, Autumn, Winter… and Spring | Kim-Ki Dukİnsanların çoğu için geçerli bir tespittir bu. Yine de altında bir cennet düşüncesi yatıyor, istediğini arzuladığında her şeyin güzel olacağı düşüncesine sığınıyor insan. Büyük bir hayal ve büyük aldatmaca… Egomuza aldanıyoruz aşk konusunda, sevmeyi, hiç bitmeyen bitmemesi gereken bir kavram haline sokuyoruz. Cesaretimiz bir aslanın cesaretine dönüşüyor; kuralları, kutsalları hiçe sayarak hareket etme dürtüsüdür bu. İşte bu dürtü genç rahibi de hapsediyor kendi içine; genç rahip, kız iyileşince –aslında bu durumun doğal olduğunu kabul etmek yadırganamaz olsa da– manastırı terk edip genç kızın peşinden gidiyor.

Ve yine mevsim değişiyor zamanla birlikte. İstediğimizi alamadığımızda öfkemiz kendimizedir aslında. Suçlu yine bizizdir, başkalarını suçladığımızda bile, bize yapılana değil de, yapılmasına izin verdiğimiz olgunun düşüncesine kızarız. Bu bir olgunluk sürecidir, değişim sürecidir. Acı peşimizi rahat bırakmadığında, içinde bulunduğu duruma değil de geçmişteki rahatlığımızın kayboluşuna üzülürüz, buna imkân vermemizin kızgınlığıdır, öfkesidir acının dışa vurumu. Değişim başımıza bir şey geldikten sonra değil de, gelmeden önce başlamıştır. Kafka'nın Gregor'u olmuşuzdur. Kendi içimizde değil, diğerlerinin gözünde. Ve dönüşüm başladığında Kafka'nın Gregor'u gibi son-baharımızı da yaşarız. Bu oluşum, artık eskisi gibi olamayacağımızın sürecidir. Bir vazonun kırıldığında tekrar eski haline gelememesidir. Kafka Gregor'u şöyle anlatıyordu sevgilisine yazdığı bir mektupta; “Küçük öykümün kahramanı Gregor'un durumu çok vahim; ama vahim olan durumu değil de, mutsuzluğunun kalıcılığa dönüşüyor olması.”(2) Bu bir metamorfozdur; sonbahar, kışın habercisidir ve kış da ilkbaharın. Bu dönüşüm, yaşam döngüsünü ve insanın içinde bulunduğu karmaşık durumu anlatan Salvador Dali'nin “Metamorphosis of Narcissus” tablosunu hatırlatır nitelikte. Kim-Ki Duk'un düşüncenin mitsel derinliklerine inerken düşündürdüğü kavramlar, “Metamorphosis of Narcissus” | Dalidünyanın genel kurallarına atıf oluyor. Dönüşümü tamamlama görevini yine yaşlı bilgenin üstlendiğini görüyoruz, Genç rahip suç işlediğince ve acı çektiğinde, ustasının şefkati ona büyük bir erdem katıyor. Yaşlı rahip görevini tamamladığında, kendi dönüşümünün de kaderini çiziyor; Budizm öğretileri ve reankarne düşünceyi, tamamlayıcılık duygusuyla birleştirirken yeni bir ironiye rastlıyoruz. Mitin getirdiği düşünceyle insan öldüğünde kendisini yeni bir bedende bulabilir. Bu bedene İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar hayvan kutsallığını yüklemiş. Yaşlı rahibin yılan olarak geçişini tamamlaması yine dinsel nitelikte; yılan, bilgeliğin sembolüdür. Sonbaharı bitirmeden önce bu reankarne yapının film üzerindeki etkisinden bahsetmemek konuyu yarım bırakmak olabilir. Filmin ismi gibi, mevsimlerin başlangıcı ve bitişi, bu döngünün içindeki benzetmelerle bağdaştırılmış. Karmaşık görünse de film kurgusunun düzeni, birbirini tamamlar nitelikte. Bu durum, izleyicinin, kendini görsel şölen eşliğinde bir düşünsel şölen içinde bulmasına da olanak sağlıyor.

Kış bölümünde yine bir zaman döngüsü söz konusu. Genç rahibimiz artık olgun bir rahip olarak manastıra döner ve ustasının yolundan giderek kendini geliştirir. Geçmişte yaşadığı acıların dinginleşmesidir biraz da yaşlılık. Kabullenmişliktir. Arınmadır. Ruhumuzu sonsuza bırakacağımız evrenin başlangıcıdır. Olgun rahibin kendini geliştirmesi, yine Uzakdoğu mitolojisinde kış ayının anlamındandır. Zorluklara direniş, güçlenme ve geliştirme içgüdüsü kış aylarının sembolleridir. Bahsedilen olguları en iyi özetleyenlerden biri de kuşkusuz Bilge Karasu'dur. Bilge Karasu, Ne Kedisiz Ne Kitapsız adlı eserinde şöyle açıklık getiriyor konuya: “Kişi, yaşayabilmek için, belli bir anda, gerek iç gerek dış hangi güçler arasında geriliyor, hangi güçlere karşı hangi güçleri ortaya sürerek bir denge kurmağa çalışıyorsa, ilişkilerini de –sanki bu güçlerin bir karşılığını arayarak, ya da, aradığını bilmeksizin bularak– kuruyor, bu güçleri, –belki bir parça denetleyebileceği duygusu (umudu? güveni?) içinde– çevresinde oluşturduğu ilişki ağıyla somutlaştırıyor.”(3)

Son yıllarda çekilen en iyi dinsel drama

Spring, Summer, Autumn, Winter… and Spring | Kim-Ki DukFilmin sonlarına doğru bir devinime daha rastlıyoruz, başlangıçta yaşlı rahibin manastıra nasıl geldiğine ve yaşlı rahibin çocuk rahibi nasıl eğitmeye başladığına dair bir fikir yürütülemiyor. Kış aylarında bir tekerrür söz konusu; bir kadın gelir, çocuğunu rahibe bırakır. Bu durum farklı bir döngüyü yine filmin kuramlarıyla birleştirir nitelikte. Ve ilkbahara tekrar girildiğinde, karma düşüncesinin getirdiği, “yaptığımız şeylerin sonucuna ilerde aynı olayları yaşayarak katlanırız” hükmü ile bir anlamda vicdanlara da değmek istemiş Kim-Ki Duk. Karma düşüncesinin getirdiği, getirdiğine inanıldığı bu hüküm, biraz da bir babanın öğüdünü duyar gibi hissettiriyor. Bencilliğine ve egosuna sahip çıkan insan kötü olaylar yaşamaz düşüncesi altında sorgulandığında, kötü bir şey yapan insan, karşılığını ne olursa olsun bir şekilde görür mü gerçekten? Bu istisnasız bir olay mıdır bilinmez ama sistemin getirdiği ve Budist düşüncenin inandığı “olabilir” denilecek bir kuram.

Son cümleyi söylemeden önce Yunan mitolojisine ve Dante'ye de değinmek gerek. Gölün üzerinde duran kayık; İlahi Komedya'sında cehenneme kayıkla giren Dante'nin gördüklerini anımsatıyor. Aynı zamanda ölüleri yer altına kayığıyla taşıyan Akheron'u. İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar'ın, keskin sahnelerini kayık figürüyle doldurması; yine Budizm'de nehrin bir tarafından diğer tarafına geçildiğinde, egosal hislerden arınılacağı düşüncesinden kaynaklanıyor.

İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar aynı zamanda dünya çapında dram dalından öte, mizansenine bakıldığında simgelerin dini motifler barındırması sebebiyle dini drama anlatısı şeklinde de tanımlanıyor. Konunun derinliğinden dolayı, üstüne düşüneceklere, bıkmadan izleyecekleri, hem görsel hem düşüncesel zevk tattıracak bu nadide eser için bir son söz söylemek gerekirse; son yıllarda çekilen en iyi dinsel drama denilebilir.
~~~

Kaynakça:
(1)Böyle Söyledi Zerdüşt, Friedrich Wilhelm Nietzsche; Çeviri: Mustafa Tüzel, İthaki Yayınları 2008, s. 264.
(2)Dönüşüm, Franz Kafka; Çeviri: Ahmet Cemal, Can Yayınları 2009, s. 93.
(3)Ne Kedisiz Ne Kitapsız, Bilge Karasu, Metis Yayınları 2010, s. 73.

~~~
Filmin Künyesi:
Yönetmen: Kim-Ki Duk
Tür: Drama
Senaryo: Kim-Ki Duk
Görüntü Yönetmeni: Dong-HyeonBaek
Yapımcı: Seung-Jae Lee, Karl Baumgartner
Müzik: Ji-Woong Park
Yıl: 2003
Gösterim Tarihi: 19 Eylül 2003 (Türkiye'de)
Yer: Güney Kore
Süre: 105 dakika.
Oyuncular: Yeong-su Oh, Ki-duk Kim, Young-min Kim, Jae-kyeong Seo, Yeo-Jin Ha, Jong-ho Kim, Jung-young Kim, Dae-han Ji, Min Choi, Ji-a Park, Min-Young Song.

~~~
Sayı: 50, Yayın tarihi: 04/04/2011

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics