MaviMelek
"Ayrık olmak için bir bilinç ve görmek için bir bilinç / Ya Bir olacağım ya da Başkası, alın yazım bu, hem ikisiyim hem de hiçbiri değilim." lsd 25 / Allen Ginsberg

[Hezeyan]"İkinci Doğuşun Manifestosu" | Koray Sarıdoğan

İkinci Doğuş | İlker Bulundu

"ÖLÜMÜN PARMAK UÇLARINI ÖPTÜM"

Yaratmaktan başka çaresi kalmamış bir bünyenin,
harflerin kıvrımlarına tıkıştırdığı cümleler silsilesidir.

Bu sıkışıklık nerede nasıl patlayacak diye düşünüyor ve bekliyordum bir süredir. Sıkışıp-patlamak, evet; ayaklarınızla çiğnediğiniz dünyayı ortaya çıkaran "Big-Bang"in çalışma prensibi… Yine öyle bir şeyle karşı karşıyayım… Sıkıntı, monotonluk, sorumluluklar, sıkılı dişler, yalnızlık, tek başınalık, vesaire… Bütün bunların sırtımda devleştiği zamanlar, beynimin "Big-Bang"i şu an okuduğunuz gibi oluyor işte.

Edebi bir şey yazmıyorum; bir iç döküş, sesleniş ve bir miktar da serzeniş belki… Hepimizin bir hikâyesi var, kimseninkini küçümsemiyorum; ama yaptığım çoktan seçenekli uzun kıyaslar neticesinde ciddi bir karara vardım ki sanırım benim hikâyem aldı başını gidiyor. Aslında hepimiz aynı hayatı yaşıyoruz. Yollar farklı zamanlar farklı, ama aynı yerden başlayıp aynı yere doğru sıralı, sistematik bir işleyişten geçiyoruz. Peki hiç düşündünüz mü? İnsanı insandan ayıran, birini diğerinin önüne geçiren şey ne acaba? Mesela o gerçek sanatçıları, biz sıradan insanlardan ayıran şey ya da dünyayı değiştiren bilim adamları, devlet adamları, liderler… Bu insanları farklı yapan fotoğraflarının gazetelere basılması ya da televizyona çıkmaları mı? Bence cevap, bunların çok dışında… Her neyse döneceğim bu konuya, şimdi hikâyelerimize geri gelelim.

İçinizde beni yanlış tanıyanlar var, hep var oldular. Ve onlara bunu ilk kez söylüyorum: Siz beni yanlış bildikçe ben size sandığınız gibi gözükmekten zevk aldım. Ve, beni yanlış tanıyanlar sanıyorlar ki, kendimi bir halt sandığım anlardan birini yaşıyor ve yazıyorum… Hayır, aslına bakarsanız, tahminlerinizin aksine kendimi hiçbir halt da sanmıyorum. Hiç sanmadım; çoğunuz bilmez ama ben hayatımın ilk on beş yılında gözlüklü, bodur ve kalabalıklar içinde sırıtan bir çocuktum. Yani böyle lafı gediğine koymam ya da ne bileyim işte, gözünüzdeki o içi boş olmayan ukalalığı kazanmam sonralarıdır. Çünkü insan genlerindeki dümen çevirici, hesap yapıcı yapı bende oluşmamış ve bu yüzden de genelde ikinci plandaydım çocukluk arkadaşlarımın çevresinde…(Buna ortamın salağı da diyebilirsiniz, sizin bileceğiniz iş.) Ben hep neysem o oldum ve gerçekten şöyle bir baktığımda, bana onur veren ve en çok gözüme giren şey, hep birilerinin pisliğini temizleyen bir "ben" görüyor olmam… Umumi tuvaletlere girince, zahmet edip de sifonu çekmeyenlerin sıçtığı boku işeyerek temizledikten sonra üstüne sifon çekme psikolojisi…

İki ayrı başlangıç görüyorum kendimde… Biri Ankara'ydı, adam gibi kurduğum ilk hayaldi… Olmadı ve bir başka şehre geldim. Baktım ki her şey değişiyor, yeni bir düzen, yeni bir çevre ve yeni bir "ben" oluyordu git gide (Bunu hepiniz yaşadınız, iyi bilirsiniz)… Daha sonra, ilk seneler çektiğim şeylerin armağanı olarak gördüğüm bir sevdaya tutundum, ama bir kez daha anladım ki şairin dediği gibi aşk, insanın kendini görmek için eğildiği bulanık boklu bir suymuş… Birçoğunuz farkında değilsiniz belki, ama birçoğunuzun elini tutup yanında gezdiğiniz, yanınızda gezdirdiğiniz o insan, aslında sizin gözlerinizin, irisinizin, retinanızın oynayıp, bilinçaltınızdaki kalıpların yönettiği kült bir filmin figüranı… Figüran diyorum zira bir süre sonra anlayacaksınız ki, "Hell is the Others" vecizesinin tıpkısının aynısı olaraktan, bu filmde sizden başka herkes bir figüran… Birçoğunuzun güzel sevgilisinin güzelliği, hakikaten de beş para etmez; çünkü bir vakitten sonra diyeceksiniz ki "Güzelliğini sündüreyim, gönlümdeki köşke bir şey olmasın." Her neyse, büyüdüğüme üzüldüğüm zamanlarda büyümeyen yanımla sarıldım büyük sevgime ve savaş ülkesi çocuğunun her şeyini kaybedip topun tüfeğin arasında kalışı gibi kalakaldım sonunda…

İhaneti gördüm… Hayata el salladım, acının tanımını yaptım ve muhtelif cümlelerde kullandım; ölümün parmak uçlarını öptüm ve geç de olsa sonunda dümeni çözdüm…

İkinci doğuşum da orada başladı… İşte bana bunları yazdıran da o doğuştur. Çözdüm ki, güzel kızlar genelde salak oluyorlar. Çözdüm ki, bu salak kızlar dikeni seven deveden farksızlar ve nerede bir hödük varsa hödük-toneri gibi onları buluyorlar. Çözdüm ki, artık insanların çoğu akşamları, birilerini düzmek ya da kendilerini düzdürmek için sokağa çıkıyorlar. Çözdüm ki, hepimiz maskeliyiz. Çözdüm ki, insanlığın elleriyle kurduğu bu sosyal yaşantı aslında teatral bir olay; banyoda, tuvalette, yalnız kaldığımız, akşam, üstümüzü değiştirip ev haline büründüğümüz anlar, cinsimizin asıl hali işte… Geriye kalan zamanda ise birbirimize oynuyoruz. Yani çözdüm ki, her akşam sokağa çıkmak gereksiz, her gün sağlamaya çalıştığımız bu uyum, zaten zihinsel bir mastürbasyon… İşte bunu çözdüm ikinci başlangıçta; ardına düşüp kendimizi bozdurduğumuz her şey, aslında sandığımız "o şey" değildir. İnanmayanlar, internetteki o canlı otopsileri izlesinler; o taş gibi hatunlar iki neşter darbesiyle ne hale geliyorlar.

Sizleri seviyorum dostlarım; beni yanlış tanıyan tayfa, gerçekten sizi de seviyorum. Yirmi dört saatimi beraber geçirdiğim canlarım ciğerlerim; sizler benim kıymetlilerimsiniz ve ailem; tabii ki vazgeçilmezimsiniz… Ama taşların yerine oturmaya başladığı bir süreçteyiz ve bir şeylerin adını koyalım artık… Aramızda bir fark var; kordonda kol kola gezerken bile bir mesafe uzanmakta aramızda… Geleceklerimizin gidişatı, kafa yapımız, bilinçaltımız, yöntemlerimiz, tepkilerimiz, konuşmalarımız, konuştuklarımız… Değişiyoruz ve ben, ötekileşiyorum…

Okulumuz bitmek üzere ve geride kalan üç yılın sonunda çevremdeki herkes geleceğini seçti… Bundan sonra biliyorum ki bu ilişkiler evliliğe gidecek; siz birbirlerinizi sevip düzeninizi kurarken kısmen beni ve bazılarını yalnız bıraktınız, ama bu mesele değil; mesele, bu değil… Çünkü sizleri şimdiden mutlu bir yuvanın güler yüzlü anne babaları olarak görebiliyorum, ne güzel! İmreniyorum ve biliyorum ki benim ailem de böyle bir hayat sürmemi isterdi ama yok… İkinci başlangıçtan önce, kafamdaki o yirmi yıllık konfor bilmem kaç nokta kaçlık bir şiddetle dağıldı, şaşırma duygumu oluşturan sinirlerim lime lime doğranarak katledildi ve en önemlisi beynim kızlık zarını yitirdi… Ve artık eminim ki, bekareti bozulmuş bir beyin, kendisini sadece ve sadece yaratmaya programlıyor. Ölüm bilinci, siyah giyimli bir bekçi gibi omuz başlarımda ve hâlâ büyük patlamasını gerçekleştirememiş birisi olarak, boş geçen her günün gecesinde, copuyla ensemi dürtüyor, "Yine bir şeyler yazmadın ama ya yarın sabah ölürsen?" diye… Belki de sırf bu yüzden iki ayı geçkin süredir rahatsız uyuyorum… Yorganın dışında kalsa birisi kapacak sandığım kollarımı altıma alarak yatıyorum ve sabah kalktığımda dayak yemiş gibi oluyorum. Evimin yatılabilecek her yerinde yattım geçer belki diye ama hâlâ aynı… Neyse…

Maalesef sevgili ailem; size otuzu gelmeden yuva kurmuş bir aile babası getiremem; değil evli, bekâr bir çocuk olarak bile o odaya dönemem artık… Beni siz doğurdunuz ama ben hayatın çocuğuyum, annemden yolcu doğdum ve döngünün bir unsuru oldum… Ben bu beyinle sadece az uyur, çok yer, çok konuşur, çok yazar ve çokça fotoğraf çekerim. Thomas Mann'in "Tonio Kröger"inde bahsettiği "yaratma sancısı"nı şu an, Neo'nun gözlerindeki yeşil rakamları görür gibi keşfetmekteyim. En yüce duyguların bile sıradanlaştığı bir hayattayım ve yaşım yirmi bir… Artık hiçbir olay, hiçbir gelişme, laf, ilişki, hayat ya da ölüm beni şaşırtmıyor. Ve böyle bir sınıra gelen insan, geleceğini de yaratmak üzerine kuruyor ki bunun literatürdeki adı "sanat"; bendeki adı ise sanat acısı… Beni yanlış tanıyan arkadaşlar, doğru tanıdıysanız bundan sonra, ne âlâ; yok eskisi gibiyse üzgünüm, zira kelimelerin gücüne inanmış bir çocuk olarak hayatımın geri kalanını "yanlış"ları tokatlayarak geçireceğim. Sizin sandığınız gibi birisi olup da bir dünya cümleyi burada altı boş hayallerle kurmak isterdim, aslında böyle bir şeye ihtiyacım var ve insanlara da bu huzur veriyor ama affedersiniz kendimi bir şey sanmıyorum; çünkü sizlerle aramdaki en büyük farkı buldum: Acıya karşı takındığımız tavır ve yöntem…

Hayatta aslı olan acıdır… Ve hayatın güzel yanı, size göre, acılar arası mutluluktur. Sanırsınız ki esas olan mutluluktur ama değil; zira öyle olsa annenizin içinden dünyaya sızdığınızda ilk tepkiniz gülmek olurdu; ağlamak değil! Hepiniz, her şeyinizi "acıya rağmen" yaşıyorsunuz… Her şey, bir şeye rağmen… Mutluluğunuz da acıya rağmen işte… Belirleyici olan acı. Ve aramızdaki farka gelince, siz acıyı gördüğünüzde unutmayı, geriye atmayı, umursamazlıktan gelip kendinizi kandırabileceğinizi sanmayı ya da bir başkasının kollarındaki ev yapımı mutluluğa sarılmayı seçtiniz. Oysa ben acıyı gördüm, manevi acının hemen hepsini tattım ve en önemlisi acıma sahip çıktım. Yalan yere gülmedim. Beni acıya teslim edenler iki kapı yanımda hayatın tadını altlı üstlü çıkarırlarken ben acımla seviştim. En dipteyken bile acıma isyan etmedim, onu içime aldım. Nasıl isyan ederim ki; siz yaratıcınıza isyan edebilir misiniz? Acı benim yaratıcım işte. Beni okulum, büyüklerim, öğretmenlerim, üniversite, ÖSS büyütmedi; işte bu kelimeler, acımın meyveleri adam etti. (Halen de adam olmadım, o ayrı konu).

Şimdi hal böyleyken, çıkıp size kızamam; siz de bana kızmayın. Ama artık bana yaklaşırken bunların da farkına varın. Benden durduk yere gülmememi, anlam verilmez hareketler, çıkışlar yapmamamı beklemeyin. Çünkü inanın, insan otuz saniye içinde ardı ardına sekiz konu düşününce sistemi hata veriyor. Ve ister istemez hepinizin put gibi baktığı bir şeye gülüyor ya da en susulan anlarda anlamsız bir şeyle mırıldanıyorum elimde olmadan. Benden yavaş konuşmamı da beklemeyin; ben ölmeden önce bir şeyleri yetiştirmenin acelesine sarılmış bir adamım; düşündüğümü söylemek telaşındayım. Kalemim kuvvetli olabilir ama yavaş konuşamam. Üstelik diksiyonumla dalga geçen dangalakların birçoğu bilmez; benim dilim yazı yazmadığım zamanlarda tuhaf bir şekilde dolu durur. Zaten doğuştan, fiziksel olarak dilim büyüktür ve etrafı hep diş izleriyle doludur. Söyleyecek bir şeylerim oldukça o dil dişlerimin arasına sığmayacak ve bazı harfler dişimin ve dilimin arasındaki kara deliklerden başka boyutlara geçecekler.

Velhasıl, çok uzun bir yolum var ve artık kartlarım açık oynamıyorum. İçimde açtığım kartların fazlalığından dolayı, sizlerle olan diyaloğum da bazen çok başarılı olamıyor ve bunu, geriye kalan hayatım içinde, kâğıda dökeceğim şeylerle telafi edeceğimi umuyorum.

Ailem, benim hep yanımdaydı ve başından beri bana inandılar, inanacaklar. Dostlarım, arkadaşlarım; iyi birer aile, memur ve insan olacaksınız. Eğitim-öğretim ve sınav sistemiyle bizi süngerbeyinlileştiren okula ve onun içine çöreklenmiş, her birimizden bir doktor ya da profesör olmamızı beklercesine bize yüklenen ama olmamamız için de ellerinden geleni yapan akademisyenlere rağmen, müthiş eğitimciler olacaksınız. Beni tanımayanlar, sizler de güzel bir hayat geçireceksiniz ama özünüzdeki iyilik değil masumiyetiniz oranında olacak bu hayatın güzelliği… Beni bu hale getiren yaratıklar, sizlere gelince; düşünmemek için bilinçaltınıza gömdüğünüz aşağılık günahlarınızdan tırsıp sırf bu yüzden sığındığınız tanrı, belanızı an be an veriyor zaten ki karşınıza çıkıp da oturmadığınız kucak kalmadı; ama ben "yalnız kalsın dediğin diline, bedduadır sesinin teline" felsefesinden kelli işimi tanrıya bırakmıyorum. Ömrümün kalanı, sizin sayenizde, siz ve sizin gibileri kelimelerimle, fotoğraflarımla ve başarabilirsem bagetlerimle, gece gündüz tokatlayarak geçecek. Hep var olun, malzemem olun emi! Ben ise, huzurunu kaybetmiş ve onu ararken olacak her şeyi hayatı olarak kabullenen birisi olarak, düzenli-sistemli ve genelin üstüne biçilmiş bu hayatların hiçbirini ister istemez yaşayamayacağım… Neler yapacağım bende kalsın, hep beraber göreceğiz; ama bilmeliyiz ki yazımın başında söylediğim hikâyelerimizin farklılığı bu işte… Sizler, düzenli hayatlarınızı yaşarken ya da bazılarınız o kucaktan bu kucağa geçerken, ama her iki durumda da geceleri mışıl mışıl uyurken ben sayfalarca yazmaya devam edeceğim.

Bu paragrafı okuyana kadar sabreden herkese sonsuz teşekkürler. Dediğim gibi, ben de bir insanım altı üstü, sadece yöntemim, tavrım bu… Can sıkıcı olduysam bağışlayın, ama tokatlara bir yerden başlamak gerekir diye düşündüm. Siz buna ilahi adalet diyebilirsiniz; ben "döngü" diyorum. Bugün olan her şey, döngünün süzgecinden geçip "saf iyi" ya da "saf kötü" olarak dönecek… Birbirimizi iyilikten şaşırtmayalım, yüz yüze bakıyoruz şu dünyada yahu!?

Her şey hak ettiğini bulsun ve herkes gününü görsün…

(Not: Hâlâ yanımda uzun uzadıya istikrar sahibi bir "eş ruh" görememeniz, aradaki adımları kapatacak kadar hızlı koşan, hedeflerine kilitlenmiş ve hedefime kilitlendiğim bu yolu kaldırabilecek bir karşı cins tanımadığım içindir. Ama öyle birisi var; gitmesem de görmesem de tanımasam da, var!?)

Yirmi Üç Nisan İki Bin Sekiz-Sıfır Dört: Otuz İki

 

Sayı: 30, Yayın tarihi: 23/09/2008

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics