MaviMelek
Hermes Kitap
"Körlerin ülkesinde, tek gözlü insan kral olur." Erasmus

[Deneme]"Hümanist Kültür ve Erasmus" | Hüsen Portakal

Erasmus kabuğunda | Hans Holbein

"DELİLİĞE ÖVGÜ, İNSANA ÖVGÜDÜR"

Ortaçağda gizemli duyguları öne çıkaran ölüm sonrasına ve tanrı inancına yönelik akımlara karşı, XV. yüzyılda, insanı, insana yönelik değerleri merkez alan düşünsel etkinliklere Humanista denildi.
Hümanist akım ilk gücünü Antik kültürden, özel olarak Yunan ve Latin kültüründen alır.
Önce Yunan kültürünün temelinde Homeros'un Epos'u bulunur. Bu destanlar, tanrıları konu etmekle birlikte, birer dinsel inanç kitabı olmayıp, insanların yeryüzündeki dramını, biraz daha öteye gidecek olursak, insanların bu dünyadaki trajik yaşamını anlatır diyebiliriz.

Tiyatro alanında tragedya yapıtlarının ortaya çıkması, yaşamı yansıtan tiyatro etkinliklerinin varlığı, bir rastlantı değildir; Epos'un sonucudur. Yunan tragedya sanatı, en saf, en soy hümanist yapıtlar arasındadır.

Ortaçağ Hıristiyan dünyası, koyu bir dinsel çağ olmakla birlikte, Helen kültürünü tümüyle unutmadı; sadece kendi dogmalarına göre yorumladı. Eğer durum böyle olmasaydı, birer din adamı olan Kopernik, Petrarca, Ficino ve Erasmus Rönesans'ın yaratıcıları olamazdı.
Ortaçağda manastırlar antik yazılı kültürün korunduğu yerler oldular.
Birazdan Erasmus konusunu özel olarak ele aldığımızda, bu düşünce adamının din adamlarına, ilahiyatçılara karşı nasıl savaş açtığını göreceğiz.

Study of Erasmus' hands | Hans Holbein

Rönesans'ta Humanista çağı başladığı zaman, sözünü ettiğimiz yazarlar güneşin durduğundan, yerinde duruyor sanılan dünyanın güneşin çevresinde döndüğünden henüz habersizdir. Diğer bir deyişle, güçlerini bilimden almazlar.
Ayrıca hümanist yazarlarımız, örneğin Erasmus “gerçek bir prens, çoğunluğun –halkın– bayağı düşüncelerinden uzak durmalıdır” diyor.
Hümanistler, Helen ve Latin dünyasında olduğu gibi, halk kitlelerini, özellikle de kadınları küçümsemiştir. Konu insan olmakla birlikte, tüm insanlar, “şu bayağı halk” değildir. Hümanist akımın demokratikleşmesi için, Fransız Devrimi'ni beklemek gerekecektir.

Ayrıca Rönesans, Hıristiyanlık öncesi kültür ve sanatın olduğu gibi yeniden canlanması da değildir. Rönesans, geçmişe göre çok yeni ve özgün bir nitelik taşır. Örneğin Aristoteles'in evren görüşü, Hıristiyan dünyası için de geçerlidir. Rönesans'ta bu yanlışlar düzeltilir. Platon ruhun ölümsüzlüğüne, ruh göçüne, ölüm sonrası yeniden yaşama inanır. Ruh göçünü bir yana bırakacak olursak, Platon'un bu dinsel anlayışı, ortaçağın tektanrılı dinleriyle benzerlik gösterir. Ayrıca Platon kralcıdır; köleliği ve sınıflı toplumu olduğu gibi savunur. Diğer bir deyişle, bu filozofun görüşleri ortaçağa yakındır.
Bununla birlikte Rönesans'ta Platon Yunanca'dan Latinceye çevrilir. Bunun için Floransa'da bir Platon Akademisi kurulur; çevirileri Ficino yapar.
Boccacio ve Petrarca, eski Yunanca ve Latince metinleri ararlar, gün ışığına çıkarırlar.
Latince Rönesans'ın ortak dili olur; bu dil sayesinde kitaplar ülkeden ülkeye kolayca dolaşır.

Desiderius Erasmus | Albrecht DürerDesiderius Erasmus

Erasmus, 1467'de Hollanda'nın Rotterdam kentinde, resmen evlenmemiş bir çiftin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Dünyaya bu şekilde gelen çocuklara “doğal çocuk” deniyor. Daha sonra kendi adını kendisi seçmiş ve Desiderius Erasmus adını almış. Desiderius, Latince “arzu edilen” anlamına geliyor. 13 yaşındayken annesini yitirmiş; bu acı olayın peşinden kilise korosuna katılmış. Ne iyi ki diyelim, din adamlarını ve kilise çevresini hiç sevmemiş. 25 yaşına geldiğinde, iki hümanistin gözetiminde, dönemin genel eğilimine uygun olarak Yunanca ve Latince öğrenmeye başlamış. Latince dilinde çok ustalaşıyor; öyle ki, Cicero'dan sonra bu dilin en büyük ustalarından birisi sayılıyor.

Erasmus, 29 yaşına geldiğinde, bir piskopos onu Paris'te ünlü Montagu Koleji'ne gönderiyor.
Din adamlarının yönetimindeki bu yatılı okul, gerçekte çok bakımsız, çok disiplinli bir yer; öyle ki, öğrencilerin çoğu hastalanıyor, deliriyor ya da ölüyor. Tüm bu olumsuzlukların yanında Erasmus, balığın kokusunu bile sevmiyor, oysa bu yatılı okulda sık sık balık yeniyor. Ne demeli, talihin cilvesi. Neyse bu okulda ancak bir yıl kadar kalıyor; sonra İngiltere'ye gidiyor; orada Latince ve Yunancasını geliştiriyor. Bu ülkede Thomas Morus ile tanışıyor. Thomas Morus onu gördüğünde, “Eğer sen Erasmus değilsen, şeytanın kendisi olmalısın!” diyor. Çünkü Erasmus'un öğrenme yeteneği ve çevresine gösterdiği tepki iyi biliniyor.

Dönem bir yandan Engizisyon, öte yandan eski Yunan ve Latin kültürüne hayranlık duyulan bir dönem. Kültürel nedenle bizim şeytana çok ilgi gösteriliyor. Prensler ona elçilerini gönderiyor; papalar, krallar onun övgüsünü bekliyor. İngiltere kralı VIII. Henry, onun Oxford ve Cambridge üniversitelerinde ders vermesini istiyor. Fransa kralı I. François, kendi kurduğu Fransız Koleji'nin başına Erasmus'u atamak istiyor.(1)
Daha sonra Voltaire de böyle bir ilgi görecektir. Çalışkanlık bakımından da Voltaire ona çok benziyor.
Tüm bu ilgilere karşın, bizim yazarımız yoksul denilecek bir yaşam sürüyor.
Erasmus'un çalışmaları arasında Yunan ve Latin klasiklerinin yayınlanması da bulunuyor. Örneğin Cato, Cicero, Seneca, Terentius, Ptolemaios, Aristoteles bunlar arasında.
Bu arada kendime sormak istiyorum: Türkçe okuyucuları Terentius'u tanıyor mu? Beş yüz yıl önceki Hollanda ile bugünkü Türkiye karşılaştırılsa, yazılı kültür açısından ortaya ne tür benzerlikler çıkar acaba?
Rönesans'ta Yunanca ve Latince öğrenmek birden bire yaygınlaşıyor. Örneğin İtalya'dan Paris'e 1506'da Yunanca öğretmeye gelen Aleandro'nun çevresinde 2000 civarında öğrenci toplanıyor.

***

“Erasmus'un Colloquium adlı kitabı 1516'da Bale'de yayımlandı. Birkaç ay içinde 24.000 (yirmi dört bin) adet satıldı. Bu gün bizim sahip olduğumuz tanıtımın, iletişim araçlarının ve kitap dağıtımının olmadığı bir zamanda, bu sayı insana inandırıcı gelmeyebilir –ama gerçek!”(2)
Bu kitabın iki özelliği var; birincisi Latince yazılmış olması, o dönemde bu dilin Batı Avrupa'nın ortak dili olması (Avrupa Birliği o zaman kuruluyor!); ikincisi, düşünce özgürlüğünün yollarını açması.
Bu arada birisi çıkıyor, Erasmus'un kitabını korsanca yayımlıyor. Yazarımız bu korsan yayıncıya “Gitsin karısını satsın” yanıtını veriyor.
Korsan yayıncı Erasmus'un öğüdüne uyuyor mu, yoksa yaptığından utanıyor mu, sonucu bilemiyoruz.

Rönesans aynı zamanda Engizisyon'un, din adamlarının en güçlü olduğu bir dönemdir. Din adamlarını eleştiren, klasik kitapları öne çıkaran bir düşünce adamı ister istemez saldırılara da uğrayacaktır. Belçika'nın Louvain kentinde bulunduğu bir sırada, ilahiyatçılar yazarımıza karşı ayaklanıyor ve ona “hayvan, odun, eşek” gibi sözlerle saldırıyorlar.
Oysa Erasmus, Hıristiyanlığın temel inançlarına ve dogmalarına her zaman saygılı kalıyor. Onun kavgası, az sonra Deliliğe Övgü kitabında göreceğimiz gibi, dini kullanarak halkın sırtından asalak gibi geçinen din adamlarına karşı.
Erasmus, yaşamının son yıllarında özellikle böbrek taşından acı çekiyor; bununla birlikte yaşlı ve hasta haliyle yine çalışmalarını sürdürüyor. 1536 yılının temmuz ayında, 69 yaşında Bale'de yaşama gözlerini yumuyor. Ölümü düşmanlarını ve korsan yayıncıları sevindiriyor.

Deliliğe Övgü

Deliliğe Övgü

Devletleri akıllı insanlar yönetiyor, askerleri akıllı insanlar besliyor, silahları akıllı insanlar yapıyor, savaşları akıllı insanlar çıkarıyor. Sonuç olarak akıllı insanlar dünyayı yaşanacak bir yer olmaktan çıkarıyor. Tüm bunların ötesinde, Erasmus'a bir deli gözüyle bakılıyor. Burada Deliliğe Övgü bir anlamda Erasmus'un kendisine övgüdür. Çünkü o, o zamana kadar alışılmadık bir dille konuşur:
“Benim için ne denirse densin, (çünkü en delilerin bile deliliği nasıl her gün çiğnediklerini bilirim) tanrısal etkimle tanrılar ve insanları sevdiren hep ben, yalnız benim.”(3)
Burada Erasmus, kendinde tanrısal bir nitelik görüyor ki, bu iddia zamanın inançlarına ters düşüyor. İkincisi, bir tek tanrıdan, Hıristiyanların tanrısından söz etmiyor; tanrılardan söz ediyor; tıpkı çoktanrılı dinlerde olduğu gibi.
“Ne kaos'tan, ne de öbür dünyadan çıktım ben, yaşamımı ne Satürn'e, ne Yafes'e, ne de öteki döküntü tanrılara borçluyum. Benim babam Plutos'tur; Homeros, Hesiodos ve Jüpiter kızmasınlar ne olur, tanrıların ve insanların babası olan Plutos; ezelden bugüne hem kutsalı, hem sıradan olanı istediği gibi altüst eden Plutos; savaşı, barışı, devletleri, danışman güruhlarını, yargılamaları, halk meclislerini, evlenmeleri, antlaşmaları, uyuşmaları, yasaları, sanatları, ciddiyi, şakayı… saymaktan tükendim, arzusuna göre yönlendiren Plutos; eğer onun yardımı olmasaydı, o şairane tanrıların, en büyük tanrıların bile var olmayacağı ya da hepsini açlıktan ağızları kokacak duruma düşürecek olan Plutos.”(4)

PlutosPlutos, daha önce Yunanlıların yeraltı ya da ölüm tanrısı olan Hades; Romalılar ona Plutos diyorlar. Erasmus ona gerçekte olmayan birçok görevi yüklüyor. Ama burada bizim için önemli olan, yazarımızın yeraltı tanrısı Plutos'u baba olarak tanımış olması ve bir tek tanrıdan değil, tanrılardan söz etmesi. Yine bir İbrani atası olan Yafes ile bir Romalı tanrı arasında ayrım gözetmemesi.
Klasik Helen ve Latin kültürünün benimsenmesiyle birlikte, onların tanrılarının da benimsenmesi, Rönesans'ta çok yaygındır. Burada tanrılar, bir inanç öğesinden çok mitolojik ve kültürel bir kişiliktir. Çünkü dinsel inancın yerini, bu dünyaya bağlı insan kültürü alınca, tanrılar da birer insan kimliğine bürünür.

Eski Yunanistan'da ve sonra Roma'da elbette insanlar tanrılara inanıyorlardı. Oysa Rönesans ile birlikte bu tanrılar birer mitologya kişileri oldular. Okuyucu bu kitapta “tanrılar” sözüyle sık sık karşılaşacaktır.
Erasmus, bu anlayışından dolayı saldırılara uğruyor; ama onun bir sapkın sayılmaması, bu tanrıları din değil, kültür bağlamı içinde ele almasına bağlanabilir.

Erasmus'un sorunu ilahiyatçılarladır:
“İlahiyatçılara gelince, belki de onlardan hiç söz etmemeliydim. Kötü kokan bir şeye dokunmak, hele onu sallamak, hiç sakınımlı bir hareket sayılmaz. Bunlar şakadan anlamayan, önemsiz sorunlardan bile alev alan kişilerdir. Bunlar, üzerime dolu gibi kanıtlar yağdırarak beni tövbeye zorlarlar; eğer reddedersem, beni cümle aleme sapkın diye ihbar ederler. (…) İlahiyatçılar özsaygının olağanüstü etkisiyle mutlu olurlar, mutluluktan gökyüzünün üçüncü katına çıkarlar, birbirlerine birer Tanrı gözüyle bakarlar ve yükseldikleri hayali Olympos'tan ölümlülere acırlar; o ölüler ki yeryüzünde sürünen zavallı yaratıklardır.”(5)
Aslında burada sözü edilen ilahiyatçılar, Hıristiyan ilahiyatçıları, ama Erasmus onları çoktanrılı dinlerin –Helen ve Roma'nın– din adamları yerine koyuyor.

Daha önce Yunanistan'da ve Roma'da din adamları sınıfı yok, bu toplumsal sınıf, Hıristiyanlıkla birlikte ortaya çıkıyor. Ve İlahiyatçılar, Engizisyon ve aforoz sisteminde gördüğümüz gibi, gerçekte de Tanrı adına konuşuyor, insanları Tanrı adına yargılıyor, cezalandırıyor. İlahiyatçılar, Tanrı ile birlikte göğün yedinci katında olmasalar bile, kendilerini göğün üçüncü katında sanıyor.

Erasmus ayrıca din adamlarını, özellikle kendini akıllı sanan, öldükten sonra insanların ruhunu ateşten korumaya çalışan ve bu nedenle dini öğütleri her şeyin üstünde tutan din adamlarını birer soytarıya benzetir:
“Lütfen söyler misiniz bana; kürsüde vaaz veren bir keşiş kadar zevkle izlenecek bir oyuncu bulunabilir mi? Cüppe giyenlerin söz sanatlarını nasıl gülünesi biçimde kullandığını görüp de kahkahadan boğulmamak elden gelir mi? Ulu tanrılar, onlar nasıl el kol hareketleridir, onlar nasıl sesler, hatta notalardır! Belki havlamalar, belki de böğürmeler! Yüzleri her an nasıl şekilden şekle girer!”(6)
Yazarımızın burada eleştirdiği, hatta saldırdığı keşişler, Hıristiyan din adamları. Peki neden Tanrı, Rab ya da Efendimiz demiyor da, bir pagan gibi tanrılar diyor? Çünkü kendisi bir Hıristiyan'dan çok, bir pagan gibi davranıyor.
Erasmus, kendini akıllı sanan bu din adamlarıyla ister istemez alay ediyor ve deliliğe övgü yağdırıyor.
Buna karşılık o dönemde Sokrates ve Platon gibi Yunan filozoflarına saygı duyuluyor; onlara tanrı denmese bile, birer tanrısal varlık yerine konuluyor:
“Ficino, Platon'un büstü önünde gece gündüz bir lamba yakıyor; büste tanrısal imge gözüyle bakıyor, ama yine de iyi bir Katolik olarak kalıyor. En büyük hümanist ve bir din adamı olan Erasmus da içinden sesleniyor: ‘Aziz Sokrates, bizim için dua edin.'”(7)

Diğer bir deyişle, Hıristiyan ermişlerinin yerini, ilk çağın pagan filozofları alıyor.
Erasmus | HaidesanteErasmus'un dinden duyduğu rahatsızlıkla ilgili olarak çarpıcı başka bir örnek verelim:
“Kutsal kitabın pek çok yerinde geyikler, taylar, kuzular şefkatle anılır. Mesih de sonsuz yaşama kavuşturacaklarını koyun adıyla anar; oysa koyun hayvanların en aptalıdır. Aristoteles'e kulak vermek gerekirse, koyun Greklerde alay etmek amacıyla kalın kafalılara, budalalara takılan addır. Yine de İsa, ‘Ben bir koyun sürüsünün çobanıyım' diyor. Bununla da kalmıyor, kendisine kuzu adı verilmesinden hoşlanıyor. Aziz Jean onu halka tanıtırken, 'İşte Allah'ın kuzusu!' diye tanıtmıştır.”(8)
Ortaçağ boyunca böyle bir görüş çok olağan karşılanıyor; insanlar birer kuzu olmayı benimsiyor; böylece Kilise istediği parayı topluyor; insanlar krallara ve beylere kuzu kuzu boyun eğiyor. Oysa Rönesans'a gelindiğinde, insana koyun ya da kuzu gözüyle bakılması, insanın bu kadar edilgen bir varlık yerine konması artık rahatsızlık uyandırıyor. İnsanlar bireysellik kazanıyor; parlamenter yönetimlere yeniden dönüş başlıyor.

Erasmus filozofları da sevmiyor, özellikle Stoacıları. Çünkü Stoacılar da, din adamları gibi, kendini dünya zevkine kaptırmamış, Hıristiyanlık inancına bağlı din adamları ve dindarlar gibi bedensel zevklerden, dünyadan uzak, çileci denilebilecek bir yaşam sürüyorlar.
Yaşam bakımından da Erasmus, Hıristiyanlıktan ayrılıyor; Yunan ve Latin geleneğini sürdürüyor: “Kadınlar olmadan güzel bir yemek yenebilir mi?” diyor.
Gerçi Latin kültürü içinde doğan Hıristiyanlık, kadın dünyasını dışlamıyor, haremlik, selamlık bilmiyor, kiliseye bile kadın erkek birlikte gidiyor. Yemeklerde her zaman şarap hazır oluyor.

Hümanist kültür, sadece dinsel inancı bırakıp dünyaya, insana dönmek değil; aynı zamanda dünya zevkine de dönmek.
Oysa Arap dininde ve geleneğinde durum bunun tersi. Tarih boyunca bu iki din arasında süren çatışmalarının arkasında yalnız dinsel inanç yatmıyor; yaşam biçimleri ve kültür de yatıyor.
Osmanlının 1839'daki Tanzimat Fermanı, Atatürk'ün gerçekleştirdiği Cumhuriyet Devrimi ve günümüzde Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girme çabaları bu açıdan anlamlıdır. Kültür ve yaşam biçimi temelden değişiyor.

Erasmus | Leon van DievoetErasmus, dinsel inanca bağlı kalmakla birlikte, gerçekte dinin insan üzerindeki etkilerini eleştiriyor. Çünkü özellikle Hıristiyanlık insanın suçlu olarak dünyaya geldiğine inanır. Dünya, güzel güzel yaşama ortamı değil, suçlardan arınma ve ölüme hazırlanma yeridir. İşte bu suçluluk duygusu yüzünden insan kendi kendisiyle çatışır, kötü yürekli olur. Hıristiyanlığa göre tensel istek kötülük kaynağıdır (Gerçekte böyle bir anlayış Sokrates'ten kaynaklanır; Sokrates ile İsa arasında bir benzerlik kurulabilir.)
Bu nedenle yeniden Erasmus'u dinleyelim:
“Lütfen söyler misiniz bana, kendinden nefret eden bir kişi başka birini sevebilir mi? Kendi kalbi ile barışık olmayan birisinin başkalarıyla geçinmesi olası mıdır? Kendi kendisinden canı sıkılan, kendinden yorulmuş birisi, içinde yaşadığı topluma mutluluk verebilir mi? Bu sorulara evet diyebilmek için delilikten deli olmak gerekir. Eğer ben toplumdan aforoz edilirsem, başkalarına katlanmak şöyle dursun, insan kendi kendisine bile katlanamayacaktır.”(9)
Bize kalırsa, Deliliğe Övgü, insana övgüdür.

***

Deliliğe Övgü, Hans Holbein'in (1497-1543) güzel desenleriyle de süslenmiş. Holbein'in babası da ressam. Almanya'da doğan Holbein, daha sonra İngiltere Kralı VIII. Henry'in portre ressamı oluyor.
Benim elimde Deliliğe Övgü'nün iki ayrı yayınevinden çıkan iki çevirisi var. Kabalcı Yayınevi, Holbein'in desenlerini kitaba alırken, Cem Yayınevi bu güzel ve özgün desenlere kitapta yer vermemiş. Dileriz kitabın yeni basımında bu desenler de yer alır.

Notlar:
(1) Bu kral, İlyada'yı kendi diline çevirtiyor.
(2) Franz Funk-Brentano, La Renaissance, Bl 6, s.121
(3) Erasmus, Deliliğe Övgü, s.15; Türkçesi Vildan Kamer, Cem Yayınevi.
(4) Erasmus; A.g.y, s.19
(5) Erasmus; A.g.y, s.81-82
(6) Erasmus; A.g.y., s. 92
(7) Frantz Funk-Bretano; A.g.y., s.109
(8) Erasmus; A.g.y., s.118
(9) Erasmus; A.g.y, s.34

~~~
Sayı: 38, Yayın tarihi: 03/06/2009

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics