MaviMelek
"Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz / Ne iyiydik ne kötüydük / Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa / Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı." Turgut Uyar

[Öykü]"Hayat Bir Karşı Duruştur" | Leyla Süslü

Karşı Duruş | Ayşegül Büyükarslan

"BU CEHENNEMDEN UZAK HER YERE"

“Ahhh!" diye inleyerek geceyi tamamlıyor Mehmet. Tabii bunu bir orgazm sigarasıyla da kutlaması gerekiyor.
Zaman kaybetmiyor. Bir sigara yakıyor. Dumanı bir süre odada dalga dalga yayılıyor. Yandan yüzüne bakıyorum. Siyah saçları dağınık, kocaman ela gözleri yarı kapalı ve uzak. Bir aykırılık gibi duran dudağının kenarındaki siyah beni anlamını yitiriyor. Bu kadar yakınımda olan bir insanın aramızda kilometreler varmışçasına uzak oluşuna artık şaşmıyorum. Yatak benim için küçülüyor, ufacık kalıyor. Kafamı yastığa gömüyorum. Birden huzursuzlanıyorum. Tüm seviştiğim erkekler geçiyor aklımdan. Yatak kalabalıklaşıyor. Kalabalık arttıkça ıssız bir yalnızlık sarmalıyor tüm ruhumu. Üşüyorum. Yaz sıcağında yorgana sarılıyorum. Kaçıp gitme isteği depreşiyor en derinlerde.
"Gitsem iyi olacak Mehmet," diyorum yorgun bir sesle.
"Nereye?"
"Evime."
"Saçmalama saat gecenin dördü. Sabah gidersin."
İçimdeki bunaltı artıyor. "Hayır, gitmeliyim." Yataktan fırlıyorum.
Mehmet kolumdan yakalıyor. "Lütfen gitme!"
Bir an kendimi çok yorgun ve berbat hissediyorum. Yatağa kendimi bırakıyorum. Kötü bir uçuştan sonra yapılabilecek en güzel şeyi yapıyorum. Sırtımı dönüp uyuma durumuna geçiyorum. Koyun sayıyorum. Çitlerden atlatıyorum. Bir tanesi yanımda uyuyor; ama nedense onu saymadan diğerlerine geçiyorum. Dokunmayı bile bilmeyen bir adamla günü sadece felsefe yaparak geçirmek sanırım kâbusların büyüğü olurdu. İnsanın hani o ağır felsefelerden sonra şöyle gevşeyip öğrendiklerini sindirmesi gerekmez mi? Otuz yedi yaşına gelmiş bir adama, bir kadına nasıl dokunması gerektiğini mi öğretmeliyim?
"Hayır, hayır. Buna ne enerjim ne de tahammülüm var."
"Umarım, beklenen soruyu sormaz da bu gece daha fazla uzamaz," dememe kalmıyor…
"Nasıldı?" diyerek bu en saçma soruyu soruyor.
"Sevişmeye başlarken gözlerini açsaydın benim donuk bir bakışla yüzüne baktığımı ve sıkıldığımı anlayabilirdin. Hatta ben başladık diye düşündüğüm an her şey olup bitmişti. İtiraz hakkım bile doğmamıştı," diyesim geliyor.
Yoksa çoğu kadın gibi "Harikaydın canım" diyerek Mehmet'in bir yalanla yaşamasına izin mi vermeliydim?.
Ya da ona aslında şişme bir kadınla da hayatına devam edebileceğini söylemeli miyim?
Üçünün de risk unsurları taşıdığına kanaat getirip uyuyormuş pozu takınıyorum kısa bir süre.
"Uyudun mu?" diyor alacağı cevaptan ikirciklenmiş.
"Açıklık en güzel şeydir yavrum," diyen arkadaşım, sırdaşım profesör beliriyor zihnimde.
"Şimdi olmaz profesör!" deyip kestirip atıyorum.
"Hayır hayır en iyisi uyumaya devam etmek."
Mehmet yatakta bir o yana bir bu yana dönüyor.
Dayanamıyor.
"Uyudun mu?" diye sorusunu yineliyor.
Duymak istediği cevabı bekliyor. Bense inatla sessizliğimi koruyorum. Odama kilitliyorum kendimi.Derin bir nefes alıyorum. Profesör beni dürtüyor. "Açıklık," diye fısıldıyor. Hiç susmuyor. Boğulur gibi oluyorum. Bunaltıyla birden yataktan fırlıyorum…
"Berbattı Mehmet!"
"Asıl sen berbattın!"
Mehmet'in ana kelimeye eklediği ‘n' harfi söyleyecek bir cümle bırakmıyor bana. Bomboş bir bakışla uzaklara bakıyorum. Mehmet sinirle giyinip odadan çıkıyor.
"Ah profesör ah! Açıklık bu zamanda sen bilmezsin ne ağır bir yük oldu."
Mehmet testosteron krizi bitince odaya giriyor. Yanıma sessizce süzülüyor ve sırtını dönüp uyuyor.

Sabahın köründe kapı ziliyle uyanıyoruz. Kapıya cep telefonu eşlik ediyor. Ardından ev telefonu zırlıyor. Bir an beliren zil sesleriyle delirecek gibi oluyorum. Mehmet yataktan ok gibi fırlıyor. Rengi benzi atmış bir o yana bir bu yana telaşla koşturuyor.
Bense şaşkın ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.
"Eyvah karım!" diyor.
"Neeeeee, senin bir karın mı var?"
"Sana anlatacaktım, biz ayrı yaşıyoruz. Şimdi bunları bırak. Kapı açılmadan buradan gitmen gerek," diyor.
Ve böylece tepemden aşağı bir kazan kaynar su iniyor. Mehmet'i orada tekmeleyerek öldürmek istiyorum. Profesör beni durduruyor.
"Şimdi bunların sırası değil. Buradan çıkman gerek!" diyor.
"Yani kaçmam lazım. Kaçacak ne yaptım ki profesör?" diyorum öfkeyle. Öfkenin ardından içimi bir utanç dalgası sarıyor. Utancın bedenimde adım adım yayılışını izliyorum.Yüzüm kızarıyor. Kalp atışlarım hızlanıyor.
Yere çöküyorum. Ellerim başımda ne yapacağımı düşünüyorum. Bir dakikalık sürede aklımdan neler neler geçiyor.
Profesör tepemde dikilmiş bana bakıyor.
"Bu utanç sana ait değil, sahiplenme" diyor bağırarak.
Profesörün sesiyle fırlıyorum. Hızla giysilerimi giyiniyorum. Mehmet çoktan giyinmiş çaresiz odada dört dönüyor.
Kadın sinir krizleri içinde bağırıyor.
"Aç kapıyı Mehmet! Yoksa çilingir çağıracağım."
Şimdi kadına desem ki, "Bayan, inanın ben de bilmiyordum. Bu adi adam beni de bir aydır ayakta uyutuyor."
İnanır mı?
Kıskançlık krizine girmiş bir kadın neler yapmazdı ki?
Tüm zil sesleri ısrarlarını sürdürüyor.
"Aç kapıyı, içerde biri olduğunu biliyorum," diyor kadın.
Kadın bağırdıkça Mehmet korku ile titriyor. Yatağa oturmuş Mehmet'in saçmalayarak geçirdiği dakikaları izliyorum.
"Gidip o kapıyı açması gerektiğini bal gibi biliyor. Sadece yaşam süresini artırmaya çalışıyor. Oysa, Mehmet zaten ölmüş."
Odanın arka tarafındaki bahçeye gözünü dikiyor. Yaklaşık 2.30 metrelik çit alanına bir süre baktıktan sonra bana dönüyor.
"Oradan çıkabilir misin?"diyor kararsız bir sesle. Şaşkınlıkla ve acıyarak Mehmet'e bakıyorum.
"Doğrusu tırmanmam gerektiğinde sanırım tırmanabilirim ama bu durumda bunu kesinlikle denemeyeceğim bile. Şimdi gidip karına kapıyı aç!" diyorum biraz da akıl sağlığından şüphe ederek.
"Tamam, onu salona alacağım. Sen de kapıdan hızla çık," diyor karar vermenin rahatlığı ile.
Kadın kapıyı tekmeliyor.
"Hazır mısın?" diyor Mehmet.
Sessiz kalmayı yeğliyorum.
Mehmet kapıyı açıyor. Karısını zar zor salona alıyor. Ben de ok gibi fırlıyorum. İçerden yüksek bir gürültü yayılıyor sokağa.
Sabahın erken saatlerinde bir sinir krizinin eşiğinden dönmenin tek çaresi gözlerimi kapatıp kendimi bir boşluğa salmak ve koşmak. Çocukken gözlerimi kapatıp rüzgâra karşı koştuğum günlerdeki coşkudan uzak bu dürtü gece kadar karanlık. Nereye koştuğumun ayrımında değilim. Sokakta beliren birkaç insanın garip bakışları karşısında hızımı kesiyorum. Bir an elimdeki ayakkabılarımı fark ediyorum. Ayakkabılarımı giyiniyorum. Issız sokakta beliren taksilerden birine biniyorum.
Terden sırılsıklam ve kireç gibi yüzümü gören taksici, "İyi misiniz hanımefendi?" diyor.
"İyiyim, teşekkür ederim," diyorum ağlamaklı bir ses tonuyla.
"Nereye hanımefendi!" diyor.
"Bu cehennemden uzak her yere."
Taksici şaşkın bana bakıyor.
"Şişli."
Kafamı koltuğa dayıyorum.Yaşadıklarımı düşünüyorum.
"Geçti," diyor profesör. Sırtımı sıvazlıyor.
"Nasıl anlayamadım profesör? Nasıl göremedim?" diyorum kendi kendime kızarak.
"Bilemezdin," diyor şefkatle."
"Söylesene profesör. Kelimeler bu kadar boşalmış, zihinler bu kadar kirlenmişken ben nasıl yaşayacağım? Terk mi etmeli her şeyi? Dilsiz bir münzevi mi olmalı insan?"
"Asla! Bu hayattır, neyin nerden çıkacağını tahmin edemediğin. Önemli olan hayata karşı duruşundur," diyor profesör.
"Evet, haklısın…"

"Çok haklısın, tut beni profesörrrrrrrrrr!"

 

Sayı: 30, Yayın tarihi: 22/09/2008

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics