MaviMelek
"Ah Gül, sen hastasın! / Uğuldayan fırtınada / Geceleyin uçan / Görünmez böcek" Hasta Gül / William Blake

[Öykü]"Hayaletlerle Yehud" | Duygu Altın

William Blake | Ksiega Urizena, 1794

"SAYDAM CİSİM UÇTU UÇTU"

Her gece denizden çıkıp gelen hayaletlerle sevişen bir adam vardı . Evi, bomboş bir sahilin orta yerindeydi. Büyük, tahta, beyaz evin arkasındaki tepeden bakıldığında, kumsalda tek başına duran bir martıya benziyordu. Evinin ön camları, sahilden kat be kat daha uçsuz bucaksız olan denize bakardı. Adamdan başka kimsecikler olmazdı civarda.

Adam her sabah evinin beyaza boyadığı verandasına çıkar, hasır koltuğunda canı doyana kadar denizi seyrederdi. Bu esnada kıpırdamaz, yemez, içmezdi. Sadece seyrederdi. Verandasının beyazlığı denizin mavisinde birleştiğinde, kumsalla deniz yer değiştirdiğinde, midesi bulanmaya başladığında, sallantı hissinden yorulduğunda veya uykusu geldiğinde bırakırdı denizi öylece. Ansızın evin içine girer, tüm perdeleri kapardı sıkı sıkı. Saatlerce gözleriyle sevip okşadıktan sonra sırf canı istediği veya sıkıldığı için, denizin hiç ummadığı bir anda öksüz gibi, piç gibi maviyi ortada bırakıverirdi. Bundan büyük haz alıyordu. Sadece onun istediği olurdu. Deniz onu bırakmadan, adam denizi bırakmasını biliyordu. Bir şey onu bırakmadan ya da tam bırakacakken önce davranmak, onurunu kurtarmak, üstünlüğü daima sağlayan, canının istediğini yapan olmak ona hastı. Her sabah denizle oynadığı bu üstünlük oyunundan sonra akşamüzeri köpek öldüren şarabını açıp demlenerek içerdi. Her yer kapalı, her yer karanlık olurdu böyle zamanlarda, ama ışığı yakmaya zaman vardı daha. Işığı yakmanın da bir zamanı olurdu. Yaktı mı ışığı, bilirdi denizden çıkıp gelecek hayaleti.
Önce uyurdu. Şarap içer, denizle üstünlük oyununda ıskalamadan, saatlerce, pür dikkat kazanmak için beklerdi. Yorardı bu durum insanı, elim sende misali hep göz göze, tedirgin kalmak, anında çekmek elini. Birçok mazereti vardı adamın uyumasına sebep. Her şey sırasına göre olurdu. Şaşmazdı sıra. Yoksa denizden hayaletin gelmeyeceğini bilirdi. Adamın kendi isteğiyle gelip yerleştiği bu ev, kurduğu bu düzen, günlük rutin işler; uyanması, saatlerce denize karşı oturması, şarabını içmesi, hepsini adam, kendi hayatına yerleştirdi, sıralamaya koydu. Fakat düzen onu ele geçirdi. Kutsal bir tören gibi önemli, vazgeçilmesi mümkün olmayan bir hal aldı. Mesela denizi seyretmeden önce, şarap içemezdi ya da uyandıktan sonra denizi seyredemezdi. Yeni bir alışkanlık da artık eklenemezdi eskilerine, sabah uyandığında kahvesini yapıp elinde fincan, denizi seyretmesi gibi.

Çocukluk yıllarında annesi, migreni olduğu için sürekli odasında yatardı. Sessizlikten sağır olmuş koca evin kapıları daima yavaş açılıp, yavaş kapanırdı. Kimse bu evde büyük heyecanlar, ortak paylaşımlar, eğlencelerde de bulunmazdı. Yılbaşı, doğum günü, bayramlar bile sağır, dilsiz yaşanırdı. En fazla annesi odasından çıkar, Yehud'u, ablasını, babasını evin büyük salonuna toplayıp, onlara mum ışığında kutsal metinler okurdu. Burası içinde dört ruh barındıran fakat yaşamayan bir evdi. Sokaktaki diğer dört evden yüksek duvarlarla ayrılan bu ev, kimse tarafından ziyaret edilmezdi. Komşuları kapısından geçerken ürker, adımlarını hızlandırırdı. Evin büyük bahçesi, evden çok daha yaşanılası bir alan gibi gelirdi Yehud'un gözüne. Evde büyük vazolara, içinde kristallerin saklandığı cam dolaplara, biblolara yanlışlıkla çarpıp, kıracak diye ödü kopardı. Kış da olsa vaktinin çoğunu bahçede çukur kazarak, ağaçların yapraklarını sallayarak, solucan yuvalarına çomak sokarak geçirirdi. Bahçede özgürdü; kırılacak, dökülecek hiçbir şey yoktu. Odasında ise camın önüne kurduğu kuş kapanını ablası yakaladıktan sonra, kuşları yakalayıp canlı canlı kanatlarını kesme seansları da son bulmuştu. Evde en büyük eğlencesi tavan arasının keşfinden sonra, içinde bulduğu büyük bez parçalarından dikilmiş garip kıyafetleri giymesiydi. Dedesine ait olan bu ayin kıyafetleri neredeyse vücudunun her yerini örtüyordu. Babası asık suratlıydı ve hep çalışırdı. Hiç mi gülmezdi? Hayır, hiç gülmezdi. Ancak dudağının kenarında hafif bir çıkıklık belirdiğinde, bir şeyin hoşuna gittiği anlaşılırdı. Tebessüm yok, kahkaha mümkün değildi. Sürekli iş getirirdi eve. Saatlerce bilgisayarının başından kalkmazdı. Yehud, babasının kamburunu seyrederdi arkadan. Yanına yaklaştığında babası eliyle sinek kovarmışçasına gitmesini, aklını karıştırdığını, hesabın en ince yerinde olduğunu söylerdi. Sürekli aynı hareket. Eve ağır piyona sesi yayılıyorsa, bilirdi ki annesi o gün daha iyiydi. Annesinin odasına çıkar, sessizce kapıyı açıp, kapının yanındaki pufa otururdu. Annesi isterse, konuşurdu oğluyla. Anlattıkları da kutsal kitaplardaki cehennem tasvirleri, rüyalarındaki ölüler, bazen de gerçekte gördüğünü iddia ettiği ruhlardan ibaret olurdu. Genelde dedesinin ruhuyla konuştuğunu söylerdi.
"Sevgili oğlum, bu gece günahkâr dedenle konuştum. Bana çektirdiği acılar yüzünden cehennemde irin içtiklerinden ve birbirlerini acıdan parçaladıklarından bahsetti bana. Tanrıya bu gece yalvaracağım seni, babanı ve ablanı affetmesi için. Sizleri cehennemin kör kuyularından koruması için!"
Sonra da korkudan grileşen gözlerini kocaman açıp, garip duaları sesli sesli okumaya başlardı.

Bazen saatlerce piyano çalar, bazen saatlerce camın önünde dikilir ve tek kelime etmeden yatağına girip tekrar uyurdu. Kendinden yaşça büyük bir ablası vardı. Bakımı onun ellerindeydi. Ablası da evdeki herkes gibi sessiz ve içine kapanıktı. Kardeşinin tüm ihtiyaçlarını, yemesi, yıkanması, uyuma saatini listelemiş, robot gibi uyguluyordu. Bir tekini bile atlamadan, şaşırmadan, unutmadan, sırasını değiştirmeden. Daima siyah olan kıyafetini evin içinde süre süre gezerdi. Büyük siyah tokalar takardı, bazen siyah duvak takıp gezdiği de olurdu. Büyük tuvallere, saatlerce böcek, siyah koyun, beş kollu insan figürleri çizerdi. Yehud bu resimlerin karşısına geçip, onları incelemekten büyük haz alırdı. Ablasının gerekmedikçe ağzını bıçak açtığını görmemişti. Yehud, daima çevresinde dolanır, fakat konuşmazdı. Sadece ne yaptığını izlerdi. Ablası da Yehud'un sürekli eteklerinde gezinmesinin farkında olmazdı. Kardeşi var olan bir şeyin sürekli etrafında olması, evden çıkıp gitmeyen bir sinek gibiydi. Ablasıyla susarak anlaşacağını Yehud çoktan öğrenmişti. Bir gün çok ısrar etmişti, ilk kez; "Benim de resmimi yapar mısın, lütfen yapar mısın?"
Saatlerce oturdu sandalyede. Nefes bile almadı, ablası vazgeçmesin diye. Saatlerce çalıştırdı ablası uzun, ince parmaklarını. Çizdi, çizdi. İki ay sonra bileklerini, o incecik bileklerini maket bıçağıyla çiziverdi. Yehud uyanınca ablasının ona kahvaltısını çoktan hazırlamış olmasına alışkındı. Yazdı. Çok sıcak ve sessiz bir yaz. Aşağı indiğinde, kahvaltı masasının hazırlanmamış olduğunu görüp çok şaşırmıştı. Anlamıştı, sezmişti. Ablasının odasına koştu. İncecik bedeni, siyah kıyafetler içinde kaybolmuştu. Yüzü çarpık bir hal almış, gözleri aynı hayattaki gibi donuktu. Yerde yatan ablasını, sıcaktan tahtalara yapışmış bir böceğe benzetti. Aynı resimlerindeki gibi.

Okul çağına geldiğinde ablasının yaptığı portresini alıp, yatılı bir okula gitti. Sessiz bir yaşamın kabuklarından kendini bu kadar kalabalıkta bulunca nereye sığınacağını bilemedi. Dilsiz, oldu lakabı. Sınıftan çilli bir çocuğun; "Dilsiz olsun bunun lakabı ya!" demesiyle tüm sınıf, hatta okul ona dilsiz demeye başladı. Evet dilsizdi, sağırdı, kördü. Kökleri hiç olmamıştı ki bir yerlere salsındı. Elinde kalanlar ablasının yaptığı portresi, çizim defteri, bir aile fotoğrafından ibaretti; siyah beyazından, bahçede çektirdikleri. Babasının suratı asık, ablası siyahlar içinde donuk, kendisi pijamalarla duruyordu. Annesi bir elini Yehud'un omzuna koymuş, bir elinde gümüş şamdan tutuyordu. Hepsinin ortak noktası gözlerindeki anlamsız ifadeydi. Fotoğrafçıyı özel olarak eve çağırmıştı annesi. Tüm aile ve fotoğrafçı annesini bahçede bekliyorlardı. Yehud, uykulu gözlerle annesinin gecenin bir vakti fotoğrafçıyı evlerine çağırmasına bir anlam verememişti. Babası homurdanarak bahçeyi adımlıyordu. Ablası siyahlar içinde, bankta porselen bebekler gibi kıpırdamadan oturuyordu. Annesi bornozuyla, elinde şamdan, bahçe kapısında belirdi; "Sevgili ailem, yarın öleceğimi bana aziz ruhlardan Pertoks bu gece bildirdi. Bu fotoğrafı mezar taşıma monte edin. Benim için daima dua edin."
Fotoğraf çekiminden sonra annesi ölmemişti. Hafta sonları eve gitmedi. Zaten kimse de gelmesini evde beklemiyordu. Büyük bir boşluğu oydu durdu denize bakan yatakhanenin camları önünde. Camın önüne kurduğu kuş kapanıyla kuş kanadı kesme eğlencesine de devam etti. Daima sessiz kaldı: derslerde, teneffüslerde, yatakhanede... Bir iki kişi arkadaşlık kurmak istediğiyse de, Yehud arkadaşlık kurmak için bir adım dahi atmamış, daha sonra onlar da yanından uzaklaşmışlardı. Herkes normal ve sıradandı bu okulda gözünde. Çocukların o kadar aptal dünyaları vardı ki, derslerde hocanın sorusuna cevap vermek için yarışmaktan, teneffüslerde maç yapmaktan, yatakhanede ödevlerini ertesi güne yetiştirmekten başka amaçları yoktu. Hiçbirinde onda olan hayal dünyasının zerresi bile yoktu. Bu yüzden tekiyle bile konuşmaya değmezdi. Alt katında yatan arkadaşı da Yehud gibi sessizdi. Yatakhanede yalnız kaldıkları bir gün, cam kenarında duran Yehud'un yanına yaklaşıp ne yaptığını sormuş, Yehud kanadı parçalanmış kuşu gösterince korkudan koşa koşa yanından uzaklaşmıştı. Müdüre anlatacak, onu ele verecek diye çok korkmuş, ama hiçbir şey olmamıştı. Çocuğun ailesi de yarı yıldan sonra okuldan kaydını aldırmıştı. O hafta sonu, uzak şehirden gelen yatakhane arkadaşları da evlerine gidince, yapayalnız kaldı otuz yataklı, sıralı, altlı üstlü yatakhanede. Seviniyordu bu duruma. Biliyordu, o gece ablası gelecekti. Çünkü bir gece rüyasında, "Sen yalnız kaldığında geleceğim" demişti. Camın önünde saatlerce denize baktı. Gece karanlıkta denizde beliren kıpırtı, göz kapaklarının üstüne binen uyku cinlerini kovaladı. Saydam cisim uçtu uçtu. Camın önüne geldi, durdu.
Camın önündeki hayalet, Yehud'a işaret parmağını gösterdi. Yehud, camın ağır çerçevesini yukarı sürdü. Camın pervazına çıktı. Hayalet, şen kahkahalarla boğaz sularının üstünde uçtu. Yehud kollarını açtı. Hayalet onu çağırıyordu, rüzgâra kendini bıraktı. Silkinerek uyandı adam. Bir süre karanlıkta poyrazın tahta evde çıkardığı sesleri, ritimleri dinledi. Her uykuya yattığında aynı rüyada buluyordu kendini. Işığı yakma vakti geldi diye düşündü. Ayağa kalkmak isterken şarabın etkisiyle sendeledi karanlıkta az biraz. Işığı yaktı. Kapalı tüm perdeleri tekrar açtı, koltuğunu camın kenarına çekti. Her şeyi tüm ciddiyeti ve kutsallığıyla yapıyordu. Yoksa her şey hayatındaki gibi berbat olabilirdi. Beklemeye başladı. Denizdeki en ufak değişikliği fark edecek kadar önündeki manzaraya dikkat kesildi. Kaçırmamalıydı, onun denizden çıkıp gelme ânını. Yüreğindeki değişimi, ateşinin yükselişini, terlemesini, korkmasını, heyecanlanmasını, yaşadığı her duyguyu iliklerine kadar hissetmek istiyordu. İşte oradaydı. Deniz kabardı. Dalgalar hırçınlaştı, poyraz daha da çılgına dönerek kafasını evin her yerine vurmaya başladı. Işıklar cızırdadı, yanıp söndü. Adamın sevişeceği hayalet hızla, uça uça denizin bitiş çizgisinden, camın önüne geldi. Çırılçıplak hayaletin, diri göğüsleri, ince beli, ayak topuklarına kadar uzanan saçları vardı. Adam heyecandan, arzudan, tutkudan titriyor, gözleri alev alev yanıyordu. Parmak uçlarını cama değdirdi. Parmak ucundaki terler cama sinek ölüsü gibi yapışıp kaldı; bedenini on ikisinde okulun pervazından attığında, bahçe duvarına yapıştığı gibi.

Sayı: 31, Yayın tarihi: 22/10/2008
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics