MaviMelek
Hermes Kitap
"Tangolar kendisiymiş, kim kime ne deseymiş / Her yer tanrı gibiymiş, bir sonsuz pistmiş." - "Tangolar Kendisiymiş" / Edip Cansever

[Öykü]"Hayalet Başbakan" | Ziya Alpay

Hayalet Başbakan

"SANKİ HİÇ DOĞMAMIŞIM"

Bir zamanların en güzel başbakanı, gençlik günlerinde öğrencilik yapmış olduğu Kara Melek Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler fakülte binasının girişindeki basamakları ağır ağır çıktı. Boyu diz kapaklarının üzerine kadar uzanan kırmızı renkli deri pardösüsü, bacaklarını güzel gösteren elmas desenli ince, siyah külotlu çorabı ve topuklu siyah ayakkabısıyla hoş bir uyum içinde; kuğu gibi nazikçe süzülerek fakülte binasına girdi. Yüzüne takındığı sert ve soğuk ifadeyle meme uçlarında ve cinsel organında duyduğu acıyı bastırmaya çalışıyordu.

Girişteki büyük salonun buz gibi taş döşemesinde bir an durdu. Okul zamanı olmadığı için çevrede çok az insan vardı. Onu tanıyan kimse çıkmadı. Birkaç dakika öylece kaldı. Danışma masasında oturan adamın kelleşen başı, önündeki iskambil kâğıtlarına gömülmüştü; onu görmedi. Adam onu fark edince ona ne diyeceğini düşündü bir müddet. Herhalde kendisinin Başbakan Zeynep Kara olduğunu, on yıl kadar önce bu fakültenin İktisat Bölümü'nde okuduğunu ve yalnızca duygusal bir ziyaret amacıyla buraya geldiğini söyleyebilirdi.

Aslında bu okulda pek mutlu günler geçirmemişti. Erkeklerin ona yiyecekmiş gibi bakmalarından, güzel olduğu için hocalarının not verirken ona iltimas geçtiği, hatta bu hocalarının birkaçıyla birlikte olduğu rivayetlerinden çok bunalmıştı. Ayrıca kız arkadaşlarının da ona kıskanç gözlerle bakmaları sebebiyle kendi içine kapanıp yalnızlığı tercih etmişti.

Geçen yıllardan sonra yine yalnızdı. Yeni ve alışkın olmadığı statü yokluğunu anımsayınca yüzünde hüzünlü bir ifade belirdi. Tüm bunların nasıl olduğunu hâlâ anlayamıyordu. Kendini ne kadar zorlarsa zorlasın olayların sırasını kesin olarak hatırlayamıyordu. Onun için, gerçek başbakanlığından tutuklanıp hapse atılan bir başbakana geçiş belirsizliğini koruyordu. Otel odasında ne kadar oturup hatırlamaya çalıştıysa da aklı ermiyordu olanlara bir türlü. Yoksa şizofrene mi dönüşüyorum demekten kendini alamamıştı.

Bir dış geziye çıkmak için makam arabasına bindiğini hatırlıyordu. Mercedes onu havalimanına götüreceği yerde şehrin dışındaki metruk bir evin önünde bırakmıştı. Siyah takım elbiseli, güneş gözlüklü üç adam koluna girerek “Lütfen hiçbir şey sormadan bizimle gelin” dediklerini ve sol kalçasına batan bir iğnenin acısını duyduğunu hatırlıyordu. Sonrası zifiri bir karanlıktı. Kendine geldiğinde çok acımasız bir şekilde tecavüze uğradığını anladı.

Fakülte binasının katlarında kaybolmuş bir çocuk gibi oradan oraya yürüyor, merdivenleri çıkıyor, etrafına şaşkın gözlerle bakıyordu. Binanın içindeki kasvetli duvarlar, nem kokan koridorlar bıraktığı gibi kalmış sadece sınıflar ve bölümler yer değiştirmişti. Bir zamanlar önemli ekonomi derslerine girdiği sınıfın kapısının önünde bir müddet durdu.

Neden şimdi buraya gelme ihtiyacı hissetmişti? Sınıf arkadaşlarının çoğu gibi o da büyük bir başarı kazanarak Başbakan olmuştu. Arkadaşları ülkenin üst düzey mevkilerinde çalışıyor ve tabiri caizse paraya para demiyorlardı. Bitirme tezini verdiğinde profesör, teze şöyle bir bakmış ve sınıfın içinde, “Bu tez dört sene önce bir öğrencimin verdiği teze şaşılacak derecede benziyor,” demişti. Doğal olarak, şaşırmış ve olanları anlamıyormuş gibi yapmıştı. Oysa gerçekten de, tezini kütüphanede dolaşırken görüp beğendiği bir tezden bazı değişiklikler yaparak olduğu gibi kopyalamıştı. Tüm erkek hocalarının ona karşı duydukları zaaftan çok iyi faydalanıp “A” almayı başararak yüksek şerefle mezun olmuştu.

Mezuniyetten sonra bir akşam toplandıkları bir barda arkadaşlarına dert yanarak; iki tez arasındaki benzerliğin sıra dışı ve tesadüften ibaret olduğunu haklı gösteren bir öfkeyle açıklamış, onlar da dinlemiş ve içlerinden küfürler ederek derdini paylaşmışlardı. Ona göre profesör kadın düşmanlığı yaparak onu küçük düşürmek, aşağılamak için bir oyuna başvurmuştu.

Sonraki yıllar baş döndürücü bir hızla geçmiş, birçok şirkette müdürlük, danışmanlık gibi görevlerde başarılı olarak milletvekilliğinden, bakanlığa ve nihayet başbakanlığa kadar yükselmişti. Ülke sorunlarını bizatihi görmek adına şehirlere, kasabalara, hatta köylere kadar gittiği için kendisiyle gurur duyardı. Tuhaf olan “devletin büyük adamları” ve şirket patronlarıyla çok iyi bir ilişki içinde olmasına rağmen, konumundan hiç emin olamamasıydı. Kendisini şarlatan gibi hissediyordu. Bunun, yaklaşık on beş yıldır onu iktidarda tutan şaibeli seçimlerle hiçbir ilgisi yoktu. Bu şaibeler o kadar çoktu ki: Yaşayanların değil ölülerin verdikleri oylarla seçimi kazandığı; büyük baş ve küçük baş hayvanların oylarıyla; bilgisayarlardan verilen oyları kendisinin tuttuğu bir “hacker”la değiştirttiği; Samanyolu galaksisindeki henüz keşfedilememiş bir gezegende yaşayan varlıkların ona yardım ettiği vs.

Babası, Uzay Araştırmaları Bakanlığı'nda çalışan bir astrofizik uzmanıydı. Fakat Zeynep'in gözünde tam bir kaçıktı. Evde olduğu zamanlarda sürekli Kuran okuyor, ebcet hesapları yapıyor, arada bir kendini kaybedip, “Ey Allah'ım bir gün seni bulacağım ve seni tüm insanlığın karşısına çıkartıp herkese göstereceğim,” diyordu. Zeynep'e ve annesine öyle bir baskı uyguluyordu ki ondan izinsiz oturup çay bile içemiyorlardı. Dışarıya tepeden tırnağa siyah çarşaf giymeden çıkmaları mümkün değildi. Sonunda sinirleri bozulan annesi dayanamayarak 23. kattaki dairelerinin balkonundan kendisini aşağı bıraktı. Babası beklemediği bu olaydan sonra iyice zıvanadan çıktı. Hemen her gün eve geldiğinde Zeynep'i dövmeye ona orospu, kaltak, yosma… gibi hakaretler savurmaya başladı. Neyse ki bu durum çok uzun sürmedi. Babasının işyerindeki arkadaşları dengesiz davranışlarından dolayı bir hastaneye kapatılmasını sağladılar. İşte Zeynep bu sayede üniversiteye gidebilmişti.

Buraya gelmekteki amacı, geçmişe bir yolculuk yapıp bütün olup bitenlere bir anlam verebilmekti; fakat şimdi her şey gözünde olduğundan daha anlamsız dahası son derece saçma görünüyordu. Kendi kendine “Saçma, saçma, çok saçma” diyerek binadan ayrıldı. Akşam şehre yavaş yavaş çökerken üşümeye başladığını hissetti. Ama yine de bunun çok sevdiği denize karşı bir bankta oturup, hüzünlü bakışlarla uzaklara dalmasına engel olamazdı.

Nasıl bu kadar yükseklere çıkabilmiş ve nasıl birdenbire düşmüştü. Kendi kendine “Evet,” dedi. “Öncelikle büyüleyici bir güzelliğim var. Beni gören anında âşık olur. Çekim gücüme kimse karşı koyamaz. Sonra, çok iyi bir konuşmacıyım. Söylediklerim ne kadar mantıksız, saçma ve yalan olsa da dinleyenler bunu asla fark edemez, aksine her kelimem onlar için bir elmas değerinde görülürdü." Hitabet sanatı dedikleri, insanlara yalan söyleyip inandırabilmekten başka bir şey değildi. Gerçekliği iyi kavrayan biri için yalan söylemek çok kolaydır. Zihninde mide bulantısına benzeyen bir şey duydu. Çünkü artık ona gerçek kelimesi hiçbir şey ifade etmiyordu. Gerçek diye bir şey var mıydı? “Acaba ben gerçek miyim?” diye sordu kendine. “Olsa olsa gerçekmiş gibi görünen bir hayaletim. Hiçbir şeyim. Beni şarlatan bakanlarım şöyle dursun babam bile tanımıyor, hatırlamıyor. Üzerimde hiçbir kimlik yok. Sanki hiç doğmamışım.”

Havanın iyiden iyiyi kararmasıyla birlikte rüzgâr çıktı. Yüzü ve bacakları daha çok üşüyordu. Birkaç damla yağmur düştü etrafına ve saçlarına. Kıyıya vuran dalgaların sesi yükseldi. Yağmur çok şiddetli yağmaya başladığında korkunç bir gök gürültüsü duydu. Oturduğu yerden kalktı ve denize doğru kararlı ve kendinden emin adımlarla yürüdü.

~~~
Sayı: 37, Yayın tarihi: 09/05/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics