MaviMelek
"Çünkü anlamak ortak bir dil gerektirir. Ortak dil ise, ortak yaşam / ortak bilgi / ortak birikim / ortak düş / kimi yerde, ortak düşüş demektir." - O / Ferit Edgü

[Deneme] "Ferit Edgü ve Denizden Uzakta Yazılmış İki Roman" | Arzu Eylem

Kimse | Ferit Edgü

"ÇÜNKÜ ANLAMAK ORTAK BİR DİL GEREKTİRİR"

Hakkâri’de Bir Kimse

Buradalar, diyor Birinci Ses. (Eliyle yüreğini gösteriyor. Ama bu karanlıkta kimse görmüyor bunu.) Herkes burada. Dışardakiler. İçerdekiler. Uzaktakiler. Yakındakiler. Sen, ben, hepimiz buradayız. Bütün dertler. Bütün dertliler.
Kimse / Ferit Edgü

“Ben” bir okurum her şeyden önce. Her okur gibi, bir kitaba dışarıdan katılıyor, sözcüklerin anlamlarını çoğaltıp, kendi dilime çeviriyorum. Eğer o, Kimse üzerine yazdığım bu satırları okusaydı bana “sen” diye seslenirdi. “Ben” de bu yüzden yazarken kendimi “sen” diye çağırıyorum. “Sen olsaydın ne yapardın?” diyorum. “Sen olsaydın nasıl anlatırdın?”

Yazmanın 101 farklı eylemini denemiş bir yazarın, Ferit Edgü'nün kitaplarını okuduktan sonra sorulabilecek en anlamlı soru bu olsa gerek. O; okuyanı, yazanı, yazdığını unutturmayan bir yazar. Yazarlığı ve yazmayı tartışan/tartıştıran bir yazar.

Kimse de bu soruyu sorduran kitaplarından biri. Kendinden sonra gelecek olan bir romanı, Hakkâri'de Bir Mevsim'in yazılma sürecini, anlatan bir metin. Yazıp yazmamaktaki kararsızlığı aşmaya çalışan, nereden başlayacağını tartışan seslerin, durduğu yerde ilerleyen yolculuğu. Bunu yazar-anlatıcıların monologlarından, iki romandaki ortak karakter ve olaylardan çıkarmak zor değil.

PirkanisKimse, modernliğin doğduğu yerden (Paris'ten) bir anda Hakkâri'nin Pirkanis köyüne gelen bir adamın ötekiliğini anlatır. Kimse'nin ayak sesleri, zamanla modern olana ait bir yaşamdan yoksun köylülerin arasına karışır. Sesler, zamanla kabullenmişliğin karşısındaki vicdan muhasebesine dönüşür. Yaşananlara birebir şahit olan 'Kimse', anlamadığı dilin ve hayatın üzerine yazmakta zorlanır. Çünkü yüzleşmekten korkar. Ama ötelediği anılarından kaçamaz. Acının ve acımanın üstüne kurulu bir dünyadan çıkıp gelen Kimse'nin, öteki olana dair hisleri zamanla kendisine döner. O artık ilençli biridir. Yabancıdır. Öteden baktığı yaşamların kabullenmişliği ve bütünlüğü karşısında nasıl tepkiler göstereceğini bilemez.

Kimse'nin ilk satırlarında, anlatıcı içindeki tüm sesleri ortaya çıkarır ve çok sesli bir koro eşliğinde girişini yapar.

“Ama onu çoktan yazdılar, diyor Son Ses.
Bir de sen yazmak isterdin belki, diyor İnatçı Ses.
Benim yazmak istediğimi başkaları yazdı, diyor İnançlı Ses.
Hem de çok önce. Hem de ben bundan şikâyetçi değilim.”
(Kimse, s. 7)

Bunca ses romanın sonraki satırlarında bir anda ikiye düşer. Kendini arayan, metnini arayan bir Kimse'nin monologuna... Daha önce yazılmış olduğu düşünülen bir öyküyü başka türlü yazmanın eylemi başlar... Birinci Ses, Kimse'nin tedirgin, tembel, kendine güvensiz ve boş vermiş yanıdır. İkinci Ses ise sürekli olarak Birinci Ses'i zorlayan, cesaret vermeye çalışan, eleştiren, hareketli, elini belini tutamayan, varlığı zaman zaman işkenceye dönüşen halidir. Romanda bu iki ses bazen iki ayrı kişi gibi durur, bazen “biz” ile aynı benlikte buluşur. Temelde ikisi de aynı kimsedir. Amaç dağ başı diye belirtilen yerde, yalnızlığı alt etmeye çalışan; gördüklerini ve yaşadıklarını yazıp yazmamakta, unutup unutmamakta kararsız olan Birinci Ses'in hikâyesini anlatmaktır. Yöntem olarak diyaloglar kullanılır.

Susmanın bile kelimeleri vardır yazının dünyasında

Romanın ilk bölümünde Birinci Ses'in tuvalet sorunu tartışılmaya başlanır. Böylece kimsesiz Kimse'nin yaşadığı yer ve koşullar hakkında okura bilgi verilir. Etrafı kurtların, köpeklerin sardığı, tek odalı, kar altında bir mekândır orası. İnsanın en temel ihtiyaçlarını bile zor karşıladığı bir yeri anlatmanın bir yolu olabilir tuvalet sorunu. Ama daha çok da yazma sancısı çeken yazarın zihnindekileri kâğıda dökemeyişi... Korku, aidiyetsizlik ve yabancılık hissi... Kente uzak bu dağ köyünde, çoğunlukla karanlıkta, üşüyerek diğer insanlarla ortak bir dil arayandır o. Dış seslere kulaklarını tıkamaya çalışır. Sadece kendine odaklanmak ister. Anlatılmak istenen okurda düş mü gerçek mi kuşkusunu doğurur. Hakkâri'de Bir Mevsim'de de sürecek olan kuşku penceresi, iki kitapta da metnin olanaklarını genişletir. Anlatılan/anlatılacak olan öylesine gerçektir ki, bunları kabullenmek insanı düşsüz kılabilir. Zaten okurun görebileceği ve anlayabileceği düşünceler kadardır.

Kimse'nin de, Hakkâri'de Bir Mevsim'deki öğretmenin de düşlerini saran duvarlar vardır. Düş bir anlamda kurgunun kardeşidir. Çünkü Birinci Ses'in hikâyesi sonradan ansımaya çalıştıklarıdır.

“Buradan söz eden kim? Diyor Birinci Ses. Düşümdeki duvarlardan söz ediyorum. Düşündeki duvarlardan mı? diye soruyor (şaşkın) İkinci Ses. Düşünde duvar mı görüyorsun?
Evet, diyor Birinci Ses. Taş duvarlar. Yıkık duvarlar. Kertenkelelerin güneşlendiği, sarmaşıkların dolandığı, dibinde çocukların bile oynadığı yaz duvarları.” (Kimse, s. 22)

İnsanın yaratıcılığını ve umudunu küçülten bu duvarlar, aynı zamanda erişilmez bir uzaklığı simgeler. Bu insan düşlerinde bile tek başınadır. Her gün ölen ve ertesi gün yeniden doğan... Vuran da, vurulan da aynı Kimse'dir. İşte o an çok sesli başlayan bir senfoninin ikiye düşmüş sesine, okurun, yazarın, kurgunun, kurulanın sesi karışmaya başlar. Zaman zaman düşüncenin sessizliği sarar Kimse'yi. Bunlar yine sözcüklerle anlatılır, yazının sözcükleriyle. Ses de sessizlik de kelimelerde buluşur. Düşünür gibi, düşündüğü gibi anlatmayı dener. Düşünmemek, düşlememek ise suskuyu çağırır. Oysa susmanın bile kelimeleri vardır yazının dünyasında. Her halükârda öykünün bütün yolları anlatıya çıkar.

İki sesin tartışmalı diyalogları ve birbirlerini ikna çabaları romanın ilerleyen bölümlerinde amaca yaklaşmaya başlar. Amaç, hikâyeyi anlatma isteğidir. Tüm bu ön hazırlıkların ardından yazının yoluna ve yolculuğuna karar verilir. İki ses bu yolun sonunda bir Kimse'de buluşmayı, bütün olmayı arzulamaktadır. Bu hissedilir. Fakat burada ironik olan, yazıyı doğuran bu ikiliğin kendisi olmasıdır.

Yaşandığı gibi yazmak, yazıldığı gibi okumak zordur

Kimse'nin, ilerde yazılacak bir hikâyenin bazı bölümlerinden oluştuğunu yazımızın başında belirtmiştik. Hakkâri'de Bir Mevsim'de de geçen kurban, cellât ve seyirci rolleri Kimse'de dağıtılır. Cellât ikinci sesi öldürmek isteyen Birinci Ses midir? O, orada kalıcı olmadığı için seyirci kalmaya çalışır. Fakat karar vermek zorundadır. Sonunda İkinci Ses bağışlanır. Bir seyirci de olsa, durduğu ve baktığı yerden de anlatsa, yazılmamış bir metnin sorumluluğunu taşımaktadır. İkinci Ses ona beğenmediği bir öykü anlatır. Tam burada iki ses birbirine kırılır ve konumlarını belirlerler. Bu konum çatışmadır. Bu nedenle kitabın sonlarına kadar bu iki ses birleşmez.

Kimse'de yazarın yazma anları birebir okuyanın karşısındadır. Yazının kendisi “zaman öldürme” (Kimse, s. 32) amaçlı yazılsa bile, ortaya çıktıktan sonra amacını aşar bir nitelik kazanır. Yazmanın tersi yazmamaktır. Kelimesiz sayfa boş bir sayfadır. Fakat edebiyatta boş kalanı anlatmak için bile sayfalar doldurulabilir. Ferit Edgü bunu kitabın tam orta yerinde şöyle ifade eder:

“Evet
kırık-dökük bir hayatın
çevrilmesi geren
boş
(yani sessiz)
bir sayfası.
Okuyucu
lütfen daha fazla düşünmeden
sayfayı çevir.”
(s. 35)

Okur olarak sayfayı çevirirken 'o'nun yerine soruyorum: “Ben” yaşadığım gibi yazmayı başarsam da, “sen” yazıldığı gibi okuyabilecek misin?

İkinci Ses'in işkencesine maruz kaldığını düşünen Birinci Ses, yazma sürecinin sancısını işaret eder. Sürekli kendi sorularına odaklanmaya çalışır. Cevapsız sorularına... Bu bölümü ansıma çabası izler. Ferit Edgü'nün sessel kahramanları kitap boyunca ansımayı sürdürür. An'ları, anıları ve soruları... Yazar, yazdıklarıyla arasına bir mesafe koymalı ve hiçbir şey yazamıyorsa bile düşünme yoluyla belleğini çalıştırmalıdır. Kendini terk edemiyorsa kalemin ucunu etrafındakilere çevirmelidir. Romanın bütününde betimlemeye çok az başvuran Ferit Edgü, seslerin hatırlama çabası için nesnelerden yardım alarak okurda bu fikri bırakır. Yaşadıklarını tam anlamıyla kelimeye dökemeyeceğinin, sözcüklerle her şeyin anlatılamayacağının, eğer yazacaksa kokuyu bile sözcüklerle hissettirmesi gerektiğinin üzerinde durur. (s. 41). Pek çok kokudan bahsettikten sonra iki ses sözcüklerin acizliğine gülerler. Bu yazarın kendinden çıkıp etrafı anlatma çabası ve yazmayı yazdıkları karşısında yüceltmesi olarak görülebilir. Özetle bir olayı yaşandığı gibi yazmak, yazıldığı gibi okumak zordur...

Kim kime daha yabancıdır?

Romanın ilerleyen bölümlerinde aslında yazmak istediklerini yazarken, kendi savaşını sürdüren Birinci Ses netleşir. Ses bulunduğu yere hâlâ yabancıdır. Aslında yazarın amacı o yerde süren bir iç savaşı ve koşulları anlatmaktır. Oradaki yüzleri... Fakat önce anlatıcı(lar) kendi iç savaşını bitirmelidir.

“Orada durmak bilmeksizin bir iç savaş yaşamıştın, diyor İkinci Ses.
Evet, diyor Birinci Ses. Kendi iç savaşımı.
Ama burası, onların iç savaşlarının izini taşıyordu. Sonradan gelenler, yenenler, bu izi ortadan kaldırmak için ellerinden geleni yapmışlardı. Ama gene de başaramamışlardı. Dört bir yanda görülüyordu bu. Duvarlarda. Yıkık binalarda. İnsanların yüzünde. Konuşmalarında.”
(s. 46)

Buzlar çözüldüğünde ölmesi beklenen İkinci Ses, Birinci Ses'i yormaya başlasa da, İkinci Ses'in varlığı düz bir anlatıya dönüşebilecek metni, sıra dışı kılmayı sürdürür. Ve Kimse, karların erimesiyle ikinci bölüme geçer. Ferit Edgü, diyaloglarla, mastar halindeki fiillerle, kısa cümlelerle kurduğu metni, bu bölümde betimlemelere ve an'lık olaylara bırakır. Sesler birbirinin içinde erimeye başlar. Anlatım tekniği, anlattığı öykünün önünde gitmeye devam eder. Romana yeni kişiler dâhil olmaya başlar.

“Elimde bavulum. Sümbül Palas'a gittim.
Bir yatak vardı, benim için. Beş yataklı bir odada, boş bir yatak. Bana ayrılmış gibi. Bavulumu yatağın altına koymuş, karnımı doyuracak bir yer aramak için dışarı çıkmıştım ki, bana benzeyen (burdan olmayan) genç bir adam yaklaştı yanıma.”
(Kimse, s. 94)
“Buraya mı sürdüler sizi?
Ya sizi?
Rakımı bardağıma doldurdum. Çevremdekilerin bardakları kalktı: Yeni sürgünün şerefine. Biri, Burda yalnız içilir. Burası sürgünler ülkesi, dedi.”
(s. 94)

Yazar artık Hakkâri'de Bir Mevsim'e iyice yaklaşmıştır. Birinci Ses “sen” dilinden başlar dağ köyüne ilk geldiği günleri anlatmaya. Zaman zaman birlikte anlatırlar “biz” diyerek. “Ben de ordaydım” (s. 104) diyen İkinci Ses, objektif bir gözle bazı yerlerde anlatıyı devralır. Anlatıcıların dili de tekniği de farklılaşır. Birinci Ses'in kurduğu uzun cümlelerin yerini, İkinci Ses'in dilinden zaman ve davranışları yansıtan kesik-şiirsel cümleler alır. Kimse'nin biçimsel kurgusu değişir. Yaşananı olduğu gibi aktarma niyetiyle yola çıkan anlatıcı sesler, şiirin imgeselliğine, anlamın çoğalmasına varır. Böylece yazarın asıl meselesi olan ortak dil kaygısı ortaya konmuş olur. Metni var eden diyaloglar tırnak işareti yerine büyük harfle başlar ve virgülle ayrılır. Kitabın sonlarında anlatıcılar tamamen buluşurlar. Noktasız ve virgülsüz cümlelerle “bitmek bilmeyen ölü gece bölük pörçük” (s. 112) sürer gider. İbrahim karakterinin dilinden metinler kendini tamamen şiirselliğe terk eder.

“Kızımın gözleri ceylan gözüdür.
Geceleri ışık saçar.
Geceleri bile dostu düşmandan seçer.”
(s. 118)

Başlanmış bir söz, daha önce de söylenmiş olduğu düşünülen bir söz, sessizlikten öç alma kaygısıyla başlayan bir söz, durduğu yerde ilerleyen seslere dönüşür. Sonra da susar. Böylece Edgü'de bir hikâyenin daha önce yazılmış olup olmaması önemsiz bir hal alır. Neden yazdığına cevap bulamayan her yazar gibi, yazının kendisini doğurduğundan bahseder. İlerlemek, durmak, devam etmek... Yazarın soğuk bir dağ başında neyin ileri, neyin geri olduğuna dair bir tartışması gibi durur.

Kim kime daha yabancıdır? Yalnızlık mıdır anlatılan, sürgünlük mü? Sevdiği insanları mı anlatır yazar? Acımanın iki yüzünü göstermek için mi? Sonunda karara varır anlatıcı. Sayfalarca süren bu diyalogun amacı bir yolculuğun öyküsünü yazmaktır. Nasıl yazıldığı da en az anlattıkları kadar mühimdir.

Okurun anlatılan konuya odaklanması ve yazma sürecine ortak olması için yazılmıştır sanki Kimse. Ferit Edgü okurun sorabileceği soruları yine kendisi sorar. Ve bu soruları mümkün olduğunca cevapsız bırakmaz. Önsözde, sonsözde veya devam eden sözde Edgü, niyetini açıkça ortaya koyar. Yazdığı metinlerin anlaşılmasını dert edindiği açıkça görülür.

Edebiyatta suskunun bile kelimeleri vardır. Bu yüzden yazmak eylemi devam edecektir. Başta yalnızlığı anlatmak için çıkılan yol, başlangıç veya son değil, ancak bir metnin devamı sayılır. Kimse, “Bir deniz kıyısında başlamış olabilir ” (s. 126). Bir dağ başında, isli bir ışık eşliğinde susar. Ve Birinci Ses'in sustuğu yerden sözcükleri başka bir roman devralır.

Kimsesiz Bir Mevsim

“Senden ayrıldıktan sonra sana hiç benzemeyen gerçek kentlere gittim. Uygarlığın büyük kentlerine. O kentlerde de insanlarla konuştum. Yabancı ama bildiğim dillerden. (sen benden, ben senden olduğum halde, garip, yüzyıllar boyu hiç öğrenmemişiz birbirimizin dilini.) Ama her sözcüğümde, senin kokun, senin soluğun, senin yokluğun, senin yoksulluğun ve senin ölümlerinle doğumun vardı.”
O / Hakkâri'de Bir Mevsim / Ferit Edgü

Hakkâri'de Bir Mevsim | Ferit EdgüCarlos Castaneda'nın Ixtlan Yolculuğu(1) kitabında geçen Kızılderili büyücüsü ve genç etnolog arasındaki konuşmayla başlar Hakkâri'de Bir Mevsim. Kısacası düş ile gerçek arasındaki bağ ile düşün gerçekle çarpıştığı anki kırılması... Uluorta yaşanmış bir gerçeğin ansıma sonrası düşsel bir hale bürünmesi... Anlatılanı kendi zihnine çeviren okurun gerçekle düş arasında kaldığı izsiz çizgi.
O çizginin üzerinde duran birinin sorabileceği ilk sorular: “Bir düşü mü okudum, yoksa bunların hepsi gerçek mi? Kurgu mu, anlatı mı?”
Ne çok cümle, ne çok ses, ne çok duygu... bir arada durmaya çalışıyor. Ben de bir Kimse'yim diyen herkesin, görmediği uzakları okuyarak anlamaya çalışması...

“Balığı tanımak için yüzmeye, yıldızı bilmek için parlamaya gerek yok” demişti Mülksüzler'de Ursula K. Le Guin. Gerçekten öyle mi? Sinik ışıkta bekleyen “O”, bir kentin eksik bırakılmışlığını harflerinden çalarak anlatmak isterken hem de...

“Hak. Kentim
Çileli gözlerin
Cüzzamlı derin”
(O / Hakkari'de Bir Mevsim, s. 9) diye başladığı seslenişi, Kafka'nın, Tolstoy'un, Dostoyevski'nin, Avvakum'un metinlerindeki yalnızlık ve acıyla kıyaslar yazar.

“Dostoyevski sürülseydi sana
Yer Üstünden Notları yazardı
ya da Suç ve Suç'u.”
(s. 10)

İnsanların kabullenmiş olduğu bir hayatı sarsmak, kurtarıcılık mıdır?

Yazar-anlatıcı, kitabı okuyanlara kaybolmamaları için bir pusula sunar. Kimse'yi anlatırken de bahsedildiği üzere Edgü metinlerinde önsöz ve sonsöz önemlidir. Anlatıyı belli bir rotada tutmak ister yazar. Çünkü “O” bir kazazede. Bir kez kaybolmayı yaşamış biri. Gemisini kurtaran kaptanken, tayfalarını kaybedip, kilometrelerce uzaktaki bu dağ başına çakılıveren... “Nuh”a benzetse de kendisini, Nuh olamayan.
“Sahte Nuh. Kendini Nuh sanan, Nuhluğu kendine yakıştıran. (Hayvanları mı, insanları mı kurtaracaksın sen? Hangi tufandan?)” (s. 66)

Ortak dil sorunu romanın asıl temasıdır. Hak. Kentinin Pir. köyündeki öğretmen ise bir yabancı. “Deniz nasıl anlatılır?” (s. 17) diye çıktığı yolu, “Bütün öğrettiklerimi unutun” (s. 188) diye tamamlayacaktır. Anlar ki her dil başka bir dünya demektir. Düş düşünce kadardır. İnsanlara gidemeyeceği dünyalar sunmanın, fazladan bilgilerle kuşatmanın onları özgürleştirmeyeceğini, tam tersine unutmanın bir özgürlük olduğuna karar verir.

“bu kitapta yazılı olanları anlamakta güçlük çekebilirsin. Çünkü anlamak ortak bir dil gerektirir. Ortak dil ise, ortak yaşam / ortak bilgi / ortak birikim / ortak düş / kimi yerde, ortak düşüş demektir.” (s. 13)

Onun düşüşü başkadır. Hatta oraya nasıl düştüğünü bile ansımamaktadır. Modern dünyanın merdivenlerinden çıkıp dağ köyüne varan “o”nun kazazedeliği kurtarıcılık misyonuna dönüşür. Bu yüzden roman düş ile gerçek arasında salınır. Orada yaşananlar öğretmenin kendi kurguları ve kendine yüklediği vicdani yükün yansımaları mıdır? İnsanların kabullenmiş olduğu bir hayatı sarsmak, kurtarıcılık mıdır? Tüm bu soruların arasına öğretmenin gördüğü kâbuslar girer. Kâbuslar o yere alışma çabasıdır. Kelimesiz anlaşmaya doğru yol almaya başlar.

Romandaki düş hali, düş-gerçek sürüncemesi aslında biraz da okurda kuşku yaratmak içindir. Öğretmen nasıl gittiği yere yabancıysa, okur da yaşananları anlamaya çalışırken metinle arasında bir mesafe bulur. Ne de olsa okur da 'o'nun gibi yabancıdır. Eline kitabı aldığında orada yaşananları okudukça; cüzamdan, çocuk ölümlerinden etkilendikçe Nuhvari bir kurtarıcı bekleyebilir. Romanda tek istenmeyen ise acıma duygusunu yeşertmektir. Acımak yukardan bir bakıştır. Oysa mutluluk ve yaşam öylesine görecelidir ki, Hakkâri'de yaşayan insanların modern şehir insanına acımayacağını düşünmek ancak bir kibrin ürünü olabilir. Öğretmen bunun farkındadır. Ve onların gözünden yaşamına baktığında, kendisine acır. Çünkü o insanların kabullenmişliklerine, onlarsız, onlara rağmen karşı çıkma hastalığına yakalanmak istemez. Onlar adına konuşmaktan sakınır. Romanın sonundaki sahne O. Çocukları filmini anımsatır. Filmde balıkların suyunu değiştiren Dona, balıkların ölümüne neden olur. Öğretmen de '100 sözcük'le ve kendi dilleriyle yaşamlarını sürdüren çocukların düş ve düşüncelerini değiştirmemesi gerektiğini anlar.

Hiçbir şeyin aynı olmadığını anlatmak ister sanki yazar-anlatıcı

Anlatıcı “o” çoğunlukla ben dilinden konuşmayı tercih etse de, kendisine yabancı kaldığı, dışarıdan baktığı yerlerde “o” diye seslenir. Kimse'dekinin aksine burada Halit, muhtar, Süryani kitapçı, vali, Ebubekir, Mehmet, Alaaddin, Zazi gibi anlatıcı ve kahramanlar da vardır. Onların dünyaları ile hikâye zenginleşir. Hak. kenti ve Pir. köyünün resmi çizilmiş olur. Buna rağmen anlatı dili değişmez. Üst anlatıcı sanki onların hikâyelerini yine kendi diline çevirerek anlatır.

Sırası gelmişken gerçek olmasına rağmen Halit kitaptaki en düşsel karakterdir. Öğretmenin kendisine en yakın hissettiği, o köyden çıkmaya çalışan tek kimsesidir. Felsefe yapan, çevresindekilerce yalancı olarak tabir edilen Halit, öğretmenin zihninde yarattığı bir karaktermiş gibi aktarılır. Hatta bir gece gördüğü rüyayı gerçek sanan öğretmene Halit, “Hocam hepimiz düş görüyoruz” (s. 92) der. Ferit Edgü Halit'i bir röportajında şöyle anlatır:
“Halit garip yalancının biriydi. Arada bir gelir, sonra kaybolur, ortalıkta görünmez. Yalan olduklarını bildiğim bir şeyler anlatıp durur. Ben de onu dinlerim. Yalanlarını severdim onun.”(2)

Röportajın bir yerinde de Halit'e bazı yakıştırmalar yaptığını belirtir. Bununla birlikte Zazi de romanda başka bir aykırı karakterdir. Kocasının üzerine kuma getirmesine karşı çıkar. Bu yönden kabullenmişlik duygusunu aşar. Fakat kocasıyla yaşamaya devam eder. Kitabı okurken Zazi hem köyde kadınların başına gelen sorunları, hem de yazar-anlatıcının gözünden beklenen tepkileri yansıtır. Bu yanıyla da roman gerçek karakterlerine rağmen, o gerçekle arasına mesafe koyar. Çünkü hepsi yazarın gözlerinden düşen kelimelerdir.

Kente ilk indiğin gün tanıştığı Süryani kitapçı bir imgedir. Ondan aldığı harita da... Süryani o bölgedeki tarihi, harita ise kente yeni gelen bir yabancının yaşadığı yeri bilme isteğini simgeler. Bir anlamda kitaplardan okunan hayatların içine girildiğinde, hiçbir şeyin aynı olmadığını anlatmak ister sanki yazar-anlatıcı. Gerçek hayat kitaplarda anlatıldığı gibi değildir. Zaten ilerleyen bölümlerde de harita bir labirente dönüşür.

“Kafamı çelen haritalar, labirent desenleri, oklar yerin dibine! Artık çelmiyorlar kafamı. Kitaplar da yerin dibine!” (s. 87)

Yoksa biz de tüm yazılanları/okuduklarımızı unutalım mı?

Düşsel ilerleyen romanın kuşkulu yanlarından biri de, öğretmene nereden ve kimlerden geldiği bilinmeyen mektuplardır. Belki de hiçbir karşılığı olmayan, yazarın orada yaşadıklarını yazmak için bulduğu bir yol olan mektuplar... İlkinde şunlar yazar:

“Ey benzerim kazazede,
sen de, benim gibi, yüzlercemiz, binlercemiz gibi beklemediğin bir anda, bu dağ başında buldun kendini. Ama biz kazazedeler, sürgünler, vurulmuşlar, vurgun yemişler, atılmışlar, yadsınmışlar, kargınmışlar (sen dilediğin gibi sıfatları eklemekte özgürsün) biliriz birbirimizi.(...) Yaşadığın bir düş mü, gerçek mi, bunu bile ayırt edecek durumda değilsin.” (s. 42)

Ama öğretmen baştan hazırlıklıdır bu duruma. “Öyle durumlar olur ki, adını, öz adını ansıman bile yeterlidir. Bir çiçeğin adını bile yeterlidir” (s. 19) Bu onun gerçekle kuracağı tek bağdır. Adını unutmamak...

Mektuplarda sevgilisine kentin fotoğraflarını çekmekten bahseder öğretmen. Çünkü orayı anlatmak için sözcükleri yetersiz bulur. Onların arasında yaşadığı halde anlamakta güçlük çektiği bir yaşamı, okuyarak anlamanın imkânsızlığına dikkat çeker. Bu bölüm yine okura yazılmıştır.

Mektupların yanı sıra dilekçeler de romanda önemli bir yer tutar. Kente gittiği ve valiyle konuştuğu bölümler, bürokrasiyi ve vurdumduymazlığı anlatır. Sırf yazdığı dilekçelerden dolayı öğretmen suçlanır. Kitabın bir yerinde öğretmen asıl mesleğine sahip çıkar. “Benim görevim bu... Ben yazar durumumu bildiririm” der.

Öyle de olur. Hem kentin hem de kendisinin hikâyesini anlatmak isteyen öğretmen yazınsal türün tüm olanaklarını kullanır. Mektup, dilekçe, şiir, deneme... Çocukların dünyasını anlatmak/anlamak için resimleri, sayıları kullanır sonra. Ötekiliğin simgesi olan ve salgın olarak yayılan cüzamdan bahseder. Ölen çocuklardan, doktorsuz, okulsuz, ışıksız köyden... Buna rağmen betimleme yapmaz, uzun uzun olaylar anlatmaz. An'ların fotoğraflarını çeker gibi yazar. Metni bölümler halinde kurar. Bu bölümlerin arasındaki bağı kurma çabası, anlama çabasının ta kendisidir.

Kafka gibi vardığı o yere nasıl geldiğini bilmeyen yazarın “kırık kaleminden” dökülen cümleler biter. O, kaçtığı şeyden kendini kurtarma ve savunma isteğinin sonucu olarak topraksız, yeşilsiz bir dağ başına yerleşmek zorunda kalan, sonra da o yeri yurt bilen insanları; kitabın yazılmasından yıllar sonra OHAL diye geçecek bir yeri, bundan sonra yoluna nasıl devam edeceğini bilmeden terk eder.

Bize de yeni bir soru kalır. Orada bulunanlar, olağanüstünün ne olduğunu bilmezken, biz yaşananları nasıl olağan sayarız? Nasıl bakarız o yüzlere, gözlere... Kendi yüzümüze sonra, nasıl bakarız aynada? Bu soruya cevap bulmadan... Yoksa biz de tüm yazılanları/okuduklarımızı unutalım mı? Unutmak mümkünse eğer...

Notlar:
(1) Journey To Ixtlan / Ixtlan Yolculuğu (Yaqui Kızılderili Büyücüsü Don Juan'ın Yeni Öğretileri 3. Kitap) Carlos Castaneda; Söz Yayınları.
(2) “Öyküde 1950 Kuşağı Ferit Edgü”, Düşler Öyküler, Ocak 1997, S: 3.

Kaynaklar:
Ferit Edgü, Kimse; Sel Yayıncılık, İstanbul, Aralık 2006.
Ferit Edgü, O / Hakkari'de Bir Mevsim; Sel Yayıncılık, 5. Baskı İstanbul, Eylül 2009.

~~~
Sayı: 48, Yayın tarihi: 19/09/2010

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics