MaviMelek Edebiyat
Hermes Kitap
"Deli eder, böyle sarhoş / At üstünde dolanması! / Belde huzur, başta ağrı, / Toptan kötü ve toptan hoş." "Tahta Atlar" / Paul Verlaine

[Öykü]"Güneş Prenses" | Burkay Dönderici

Stolen Childhood | Danny Nikolova

"PARMAKLARIMLA TUTUYORUM GÜNEŞİ"

Ellerimi paslı musluğun altına sokuyorum. Su, loş bir ışığın aydınlattığı kirli lavaboda kırmızı izler bırakıyor, dönerek kayboluyor. Aynaya bakıyorum. Hayır, ayna yok, yerinde fayanslar kırılmış, çatlamış. Gri topraklı beton görünüyor. Ellerim suyun içinde titrerken, hemen yanımdaki duvara çılgınca karalanmış sevgili isimlerine bakıyorum ve aralarındaki neşeli kalplere. Bir hamamböceği sivrisineğin yanından geçerek geliyor önüme, kalplerin üzerinden yürüyor ve önümden geçerek kayboluyor.

Onun geçtiği delikten geçip erkekler tuvaletinin arkasındaki kurbağa sesli dereye süzülüyorum çalılıkların arasından. Otoban sesi yavaşça kayboluyor; geceyarısı yolculuk konuşmaları ve çay kaşığı seslerini götürerek beraberinde. Koyu yeşil dere beni de sürükleyerek daha hızlı akmaya başlıyor birden, geri dönmeye çalışıyorum fakat ayaklarım kayıyor taşlar üstünde, tuttuğum sazlar elimde kalıyor. Tekrar önüme döndüğümde kırmızı bir göl görüyorum derenin aktığı. Çaresizce haykırıyorum, ne olduğunu hatırlamayacağım bir kelimeyi. Karanlık. Yankılar yavaşça sönüyor ve kayboluyor.

Bir el hissediyorum omzumda. Arkamda şaşkın, göbekli bir adam bana bakıyor "Hemşerim iyi misin?". Elimi kırmızıya boyanmış fayanstan çekiyorum ve suyu kapatıyorum. "Ben iyiyim, bir sorun yok". Adam bana öyle bir bakıyor ki kendi yüzümü onun yüzünden görüyorum, korkup itiyorum tuvaletin kırmızı kapısını, tuvaletin mor aydınlığından karanlığa çıkıyorum. Kapı arkamdan kapanıyor.

Rüzgârı üzerimde kesici bir soğuk olarak hissediyorum birden; üzerimin tamamen ıslanmış olduğumu farkediyorum. Önümde, ışıkların geldiği yüksekçe tesise bakıyorum. Yaramaz bir çocuk kürdanları kırıyor ailesinin uyarılarına rağmen. Bir tokat yiyorum birden ve otobüsün önüne kadar yürüyorum gözlerim önümde. Hayır, gözlerim mutluluğun içimi ısıttığı, uzaklardaki güneşli bir günde. "Güneş o kadar büyük ki herkese yeter" dedi bilge adam denizin ve şekerden bacalı gemilerin karşısındaki yeşil parkın içinden. Çocuk ona baktı, oturduğu banktan zıpladı, ellerini açtı ve hayret etti "Buradaki herkese de mi?" diye sordu. Adam gururluydu, gülümsedi "Tabii, herkese" dedi. Çocuk ekledi "Ama neden insanlar güneşe bakamaz?"

"Abi, abim!" kafamı sesin geldiği yere çeviriyorum. Gülümseyen bir genç elinde hortum bana bakıyor. Hortumu yukarıya aşağıya sallayarak işaret ediyor "Bi atlasan şunun üzerinden". Atlıyorum. Hortumu hızla çekiyor kendine doğru ve otobüsün yan camlarına sıkmaya başlıyor suyu. Bir an otobüsün içinde olmak istiyorum. Ona bakıyorum. O benim ellerime bakıyor, "iyi misin, kötü düşmüşsün be abi" diyor. Dikkat etmeliymişim, geçen ay kendisi de düşmüş, hem de sağ kolu çıkmış, buranın merdivenlerini de yaptıramamışlar gitmiş. Bir gözüyle suyu sıkarken cama, diğeriyle bana bakıyor gülümseyerek. Ama ona gülemiyorum, elimi cebime sokuyorum ve otobüsün merdivenlerini elim cebimde çıkıyorum. Yan yan ilerlerken koridorda, uyuyan yaşlı bir teyzenin, müzik dinleyen uzun saçlı bir çocuğun, annesinin babasının otobüste bıraktığı meraklı gözlü bir bebeğin, derin koyu sohbete dalmış iki güzel kızın ve önlerinde arkalarındaki derin sohbeti dinleyen birbirini tanımayan farklı giyimli iki beyin yanından geçerek yerime oturuyorum. Hayatın zevklerinden mutlulukla bahsedilen sohbet sürerken kafamı cama koyuyorum. Hemen önümden kızgın bir anne ve arkasından sürüklenerek gelen bir çocuk geçiyor. Otobüs sarsılıyor hafifçe, annenin kızgın sesi otobüse doluyor. Bir süre sonra yayla çorbası içmiş, rahatlamış yolcular bir bir oturuyor yerine. Işıklar kapanıyor, otobüs kırmızı loş haline bürünüyor ve renkli gürültülü tesis uzaklaşıyor bir tepenin ardında kaybolarak. İki sıra arkamdaki Pastel, ona baktığımı sanarak kafasını anlamlı bir şekilde eğiyor. Arkamdaki şık bey bana bakıyor.

Beyazlar giymiş bir kız görüyorum tekrar, bembeyaz bir atın üstünde. Ona dokunmak için elimi uzatıyorum, bir anda çekiyor beni, atlıyorum atın üzerine, başlıyoruz göğe doğru yükselmeye. Otobüsler çok aşağıda kalıyor, benzinlikler, küçük evler, birbiriyle kesişen, birbirinin içine giren yollar, tuvalette cüzdanımı çalmış adam, arabalar, üzerlerindeki kırmızı ışıklar ve yuvarlak sarı far ışıkları kayboluyor tek bir renk içinde. Bir anda karanlıkları yırtıyoruz, çıkıyoruz gecenin üstüne. Güneş mutlu mutlu parlıyor tepede.

Gözlerim açılıyor. Karanlığın kaybolmuş olduğunu fark ediyorum. Güneş, pembe pembe, mutlu mutlu parlıyor dağlar arasından. Gülümsüyorum ona, cama dokunuyorum parmaklarımla. Parmaklarımın arasına alıyorum onu. O da bana gülümsüyor.

Elimi indirdiğimde cızırtılı bir müzik başlıyor birden. İnsanlar hareketleniyor, keyifle kokluyorlar kahvelerini, yudumluyorlar, çubuk krakerlerini yiyorlar. Beyaz bir at ağaçların arasına dalıyor. Hızla ayağa kalkıyorum ve ellerimi cama koyuyorum. At kaybolmuş, ağaçlar yavaşça uzaklaşıyor. Yanımdaki uyuyan amcanın üzerinden atlıyorum ve uyku sersemliği ile koltuklara tutunarak koşuyorum yaşlı teyze bana bakarken. Şoföre bir şeyler söylüyorum heyecanla ve otobüs yavaşlıyor, muavin kapının basamaklarını iniyor ve otobüs durduğunda açılan kapıdan atlıyor. Ben de arkasından atlıyorum ve ona bagajım olmadığını söylüyorum mutlu olmasını bekleyerek. Şaşırmıyor, tekrar atlıyor kapıya aynı heyecanla ve şoföre sesleniyor. Otobüs, cam kenarında; yarısı uyuyan, biri cama kafasını koymuş, ikisi sinsi planlar kuran, diğerleri bana uykuyla bakan insanları, kahve kokularını, eğlenceli müziği alıyor ve beni toz içinde bırakarak uzaklaşıyor.

Gözlerim ve ellerim yanarak yürümeye başlıyorum ağaçlara doğru. Yol boyunca dizilmiş rengarenk çiçekler gülümsüyor yanımda. Ve aynı yanımdan güneş bana selam veriyor. Ben de ona el sallıyorum. Rüzgârlı bir araba korna çalarak geçiyor. Tüten asfalt yoldan çıkıp tekrar toprak yola giriyorum ve yol kenarındaki çiçeklerin üzerlerinden atlayarak çimlerin üzerinde koşmaya başlıyorum rüzgârın uğultusunu dinleyerek.

Dört bir yanım yüksek apartmanlarla ve işinden çıkmış insanlarla çevrili. Bir sokağın güneşi gölgelediği gölgeli bir kaldırımda koşarcasına yürüyorum. Yüzümde bir gülümseme var. Gülümseme arkasını dönüyor, geri geri koşmaya başlıyor. Sokağın eğrilip bir yokuş ile birleştiği yerde güneşle buluşmuş, kollarını kavuşturarak yürüyen bir meleğe bakıyor. Bana arkası dönük, uzaklaşıyor fakat onun da gülümsediğini görebiliyorum. Önüme dönüyorum ve deliler gibi koşmaya devam ediyorum.

Tekrar bir rüzgâr geçiyor yakınımdan. Bu sefer daha heyecanlı bir korna çalıyor. Tekrar toprak yola dönüyorum. Ve karşımda ağaçları buluyorum. Otobüsten gördüğüm gibi yüksek, gölgeli. Yavaşça giriyorum gölgeli ormandan içeri. Yapraklar yavaşça sallanıyor. Birinin üzerindeki uğur böceği de yavaşça sallanıyor. Önce yorgun bir tırmanışa başlıyorum, önümdeki küçük tepeye doğru. Sonra da vadi tabanına doğru bir inişe. Ağaçlar kayboluyor birden, kendimi suyu neredeyse yok olmuş, çamurlu bir ırmak yatağının içinde buluyorum. Sıcak havada çamur suyunun içinde keyif yapan küçük böceklere basmamaya dikkat ederek yürüyorum. Terkedilmiş taştan bir köprünün altından geçiyorum. Vadi bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla pembe bulutların altındaki dağlara doğru ilerliyor. Ben de bir yılan gibi kıvrılarak yürüyorum, kıvrılan yılanları görüyorum, yataktaki taşlar üzerine konmuş sıkılgan siyah beyaz kuşları, meraklı köy çocuklarını görüyorum ve beyaz atının üzerinde yan durmuş, bana bakıyor; onu görüyorum beyazlar içinde. Ona doğru koşuyorum kırmızı sıcak tam tepemde. Ben ona koşuyorum, çocuklar bana koşuyor. Bir an hafifliyorum, sıcaklık başımdan tüm vücuduma yayılıyor. Sessiz kırmızı gökyüzü dönüyor kendi etrafında, kırmızı çamurun içine sakince ve kuvvetsizce düşüyorum. Kırmızı çocuklar çekiştiriyorlar beni, ağızları oynuyor fakat hiçbir ses duyamıyorum. Kırmızı kararıyor.

Birisi bir kibrit yakıyor birden karanlığa. Kibrit ilerliyor, ilerliyor ve alevini bir mum ile paylaşıp sönüyor. Birisi gülümsüyor bana. Yüzü önümüzdeki mumun titrek ışığında titriyor. Eli elimi buluyor, gözü gözümü, sevgiyle bir şeyler söylüyor. Ben de bir şeyler söylüyorum ona heyecanla, daha güzel şeyler. Ve gülüyoruz birbirimize. Gülümseyerek kalkıyorum masadan. Mum ışığı solmasın diye fazla aralamıyorum banyonun kapısını. Arkası sabunluklu kapı kapandıktan sonra yüzümü yokluyor aynadaki eller yavaşça. Cebimden küçük bir tüp çıkarıyorum, avucuma üç hap düşüyor. Birini geri itiyorum geldiği yere. Aynadaki gözlerin içine bakarken atıyorum onları ağzıma. Musluktan avucuma dolduruyorum suyu ve haplar kanıma karışmak üzere boğazımdan geçiyorlar. Aynadaki yüz yavaşça soluyor sanki beyazlaşıyor. Her zamanki gibi. Sanki. Hızla yüzümü yıkadıktan, ellerimi havluya sildikten sonra karanlığı bozmadan dönüp oturuyorum sandalyeme. Tüp karanlıktaki cebimde, sıkışmış duruyor.

Tüpü alıyor bir adam, üzerindeki yazıları okumaya çalışıyor heceleyerek, okumayı pek beceremediği belli. Diğeri ağzıma içindeki mavi şeylerden bir tane koyarlarsa iyileşeceğimi söylüyor ve tüpü geri kapıyor. Üzerindeki şekillere anlayamadığı harflere sanki anlayacakmış gibi bakıyor. Bir şey keşfetmiş birkaç çocuk sesi geliyor "Hasan emmi!" "Hasan emmi!" "Gözleri oynuyo". Adamın tüpü ağzıma sokmasını engellemek için elimi uzatıyorum. Bir anda ikisi de tutuyor ve beni ayağı kaldırmak için çekiyorlar yukarıya. Tekrar düşüyorum çamurun içine. "La Mustafa, su getir dedim ya! bak hala duruyo". "La koş". Rüzgârdan gözünü kısıyor. Enseme vuruluyor. Çocuk koşup beyaz bir bidonla getiriyor suyu. Kırmızı kapağını kaldırıyor. Elinden alıyorum ve kafama dikiyorum. Yudumlar boğazımdan geçerken gülümsüyor adam dişlerini göstererek. İçmemi, çok içmemi, kafamdaki bezi yarım saat, bir saat çıkarmamamı söylüyor, öğlen öğlen neden burda güneşte yürüdüğümü de soruyor. Benden konuşmamı bekleyen bir bakışla gülümserken kafamdaki hafifçe yıkanmış makine yağlı bezi kokluyorum. Konuşmadan doğruluyorum çamurun içinde oturarak. Kollarımı siliyorum ellerimle, ellerimdeki yaraların içine girmiş küçük taşları siliyorum ve ayağa kalkıyorum.

Çevremde toplanmış insanların boyları kısalıyor birden. Hepsinin yüzünde gülümseyen bir ifade var. Çocuklar da gülümsüyor. Kafamdaki bezden sular akıyor içime. Ben de gülümsüyorum. Kafası bezli adam yürümeye başlıyor tekrar yatak boyunca. Kimse konuşmuyor ve izliyorlar komik dostlarını. Yürüyorum biraz, bir kaç adım sonra yavaşlıyorum, duruyorum ve arkamı dönüyorum. "Buradan denize nasıl gidilir?"

Rüzgâr'ın uğultusunu duyuyorum tekrar. Traktör yeşil tarlalar üzerinde sarsılarak ilerliyor. Yanımda çocuklar anlayamadığım oyunlar oynuyorlar. Yanıma, tarlalara baktığımda çok uzakta, ufukta, mavimsi dağın altındaki bir yerde bittiklerini görüyorum. Bir an orada olmak istiyorum. Cebimden adamlardan alıp da cebime attığım tüpü çıkarıyorum. Kapağını açıp avucuma boşaltıyorum. İki tane düşüyor. Geri itiyorum, tekrar kapatıyorum ve cebime koyuyorum.

Uzun bir yolculuktan sonra tarlanın önümüzdeki sonu gelmiş gibi görünüyor. Yeşilliklerin arasından sarı kum tepelerini görüyorum. Ayağa kalkıyorum traktörün arkasında, uzaklardaki denizin köpüklü dalgalarını görüyorum. Kum tepelerine yaklaştığımızda yeşillikler bitiyor ve taşlardan kayalardan bir alana giriyoruz. Adam yavaşlıyor ve duruyor. Ona teşekkür ediyorum, traktörden atlıyorum ve beni beklememesini söylüyorum. Bu garip yabancının işi de garip olur diye düşünüyor herhalde ve neden diye sormadan gülümsüyor bana, tekrar sarsıntılı yeşilliklerin arasına dalıyor. Çocuklar arkadan bana el sallıyorlar. Uzaklaşırlarken biri yaramazlık yapıp kovadaki suyu boşaltıyor.

Kumların üzerindeki izler benim izlerim. Ta ki boş, uzun ve geniş kumsalın sonuna kadar gidiyor. Dalgaların okşadığı yere kadar, ama oradaki izler kaybolmuş gelip giden suyla. Ellerimi kavuşturmuş oturuyorum. Güneş, yanımdan, kumsalla denizin birleştiği yerden batıyor. Tam önümde onu görüyorum, beyaz atı ile. O da güneşi seyrediyor. Ona doğru yürüyor hayalim, ama ben yürümüyorum. Kaybolmasını istemiyorum bu sefer. Hava kararıyor.

Öğle vakti. Gözlerimi açıyorum, o gitmiş. Midem bulanıyor birden. Kumların üzerine çıkartıyorum midemdekileri. Gözlerimi açtığımda kumların kırmızıya boyanmış olduğunu görüyorum. Daha da yanıyor midem, kumların üzerinde kıvranıyorum. Tüpü çıkarıyorum zorlukla cebimden, içindekileri elime döküyorum ve ağzıma atıyorum. Acı tadı, kan tadı ile karışarak tüm ağzıma yayılıyor. Yüzüstü uzanmış kalıyorum kumların üzerinde öyle, bir süre. Ve bir el saçıma dokunuyor yavaşça. Kafamı çevirdiğimde onu görüyorum, bana her zamanki gibi gülümseyerek bakıyor. Ona onu sevdiğimi söylüyorum. Eliyle siliyor yüzümü, sakin sakin ve şefkatle. Ben kalktığımda ayağa, o da kalkıyor. Ona bakıyorum titreyerek; beyazlar içerisinde arkasını dönüyor ve kum tepelerinin üzerinde süzülerek yürümeye başlıyor kumsal boyunca. Dalgalar beyaz köpüklerini ayaklarına vuruyor, deniz kabuklarının arasından geçiyor bir deniz yıldızı gibi, martılar toplanıyor dönüyor üstünde, onu deniz kızı sanarak. Arkasından yürüyorum. Kumsaldaki kum tepelerinin arasındaki dümdüz sihirli bir yoldan ilerliyor. Deniz ile kumsalın birleştiği çıkıntıyı aştığımızda bir arabayla karşılaşıyoruz. İçinde bir adam var, endişeyle bakıyor. Sihirli ses bana "burada biraz bekle, olur mu?" diyor ve arabaya doğru yürüyor. Genç adam da arabadan çıkıyor. Tartışıyorlar. Adam ona vuracak gibi oluyor, sonra arabaya yumruk atıyor ve tekrar biniyor. Beyazlar içinde aynı sihirli sesi duyuyorum, yaklaşıyor gülümsüyor ve bana onu takip etmemi söylüyor. Onu takip ediyorum ve arabanın arka koltuğuna oturuyorum.

Araba kumların üzerinde arkasında sarı bir bulut bırakarak süzülüyor biraz ve toprak bir yola çıkıyor. Onların küs olduklarını görüp seviniyorum nedense. Prenses, şoför koltuğunda oturuyor. Arada bir dönüp bana gülümsediğini görüyorum.

Araba yavaşlayıp duruyor. Kapılar açılıyor, kapılar kapatılıyor. Adam halen içeride, prensesin yüzüne bakmadan somurtarak düşünüyor. Prenses güneş gözlüklerini çıkartıp çantasına koyuyor. Gözlerine bakıyorum. Gözleri bana bakıyor. Arkamda sıra sıra apartmanların olduğunu fark ediyorum bir an, önümde ise deniz kenarında bir parkın olduğunu. Birlikte yürüyoruz parka doğru, pamuk helvacıların, çekirdekçilerin, sarılmış sevgililerin yanından geçiyoruz, çimlerde yürüyüp, çim sulama makinesiyle ıslanıyoruz ve deniz kenarındaki sarı banka oturuyoruz. Karşımızda deniz pırıl pırıl parlıyor. Onun saçındaki damlaların da parladığını fark ediyorum. Biri saçından süzülüp düşüyor, gülüyorum. O da gülüyor. Ona atının nerede olduğunu soruyorum. Cevap vermiyor bana, gülüyor. Ben de gülüyorum ona. Ona uzaktaki şekerden bacalı gemileri gösteriyorum elimle işaret ederek. Hayret ediyor. Birlikte gemilere bakıyoruz bir süre. "Güneş o kadar büyük ki herkese yeter" diyorum. Güneşe doğru bakıyor. "Evet, o çok parlak" diyor ve bana bakıp gülümsüyor. Ben de güneşe doğru bakıyorum. Parmaklarımla tutuyorum güneşi. Şaka yapıyor, elime vuruyor."Yapma, o herkesin güneşi". Gülüyoruz birlikte tekrar. Sessizlik oluyor bir an, bana bakıyor. "İnsanlar neden güneşe bakamaz?" diyorum. "Bazı insanlar bakar" diyor bana, gülümsemesi siliniyor. "Bazıları ise onu kendisinde değil de aydınlattığı yerde ararlar". Cebimden içi boş tüpü çıkartıyorum, bir süre bakıyorum ona. O da bakıyor. Tüpü önümüzde parlayan denize bırakıyorum. Yavaş yavaş düşüyor, ve dalgalı suyla buluşuyor sonunda. Dönüp ona sarılıyorum birden. O da bana sarılıyor. Güneş'ten bir tane daha çıkıyor ortaya ve bir tane daha, bütün gökyüzü güneşlerle doluyor.

Bütün gökyüzü güneşlerle doldu. Bir anda ışıklara ağzı kapalı bir adam gölge oluyor. Uzaklardan bir başkası konuşuyor. "Onu kaybediyoruz". "1.50 mg adrenalin verin". "140!" "Çabuk!" "160!", koşma sesleri. Bir an bütün gökyüzü parlıyor. Terli bir adam bağırıyor: "Bir kere daha". İşte orada, onun yüzünü görüyorum son bir kez daha, her zamankinden daha gerçek, bana bakıyor. "Kızım ne bakıyorsun! Yapsana şu iğneyi!" "Durdu." "Çabuk!".

Bana yine gülümsediğini görüyorum prenses. Bir daha görebilecek miyim seni bilmiyorum, ama seni seviyorum.

~~~
Sayı: 36, Yayın tarihi: 30/03/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics